Bakışını Kaybeden Kentin Hayalet Özneleri
Ayvalık Akademisi Manifestosu I: Çıkmaz Sokak, Algoritma ve Verimsiz Sıkıntı
Bu dosya, çıkmaz sokağa girince fotoğraf çekmeden geri dönemeyen insanlar hakkında.
Navigasyonun önerdiği rotadan çıkınca huzursuz olanlar hakkında.
Bir kahveyi içmeden önce fotoğrafını çekip sonra soğutanlar hakkında.
Kısacası biraz hepimiz hakkında.
Asıl mesele şu:
Bir gün bütün ekranlar kapanırsa, hâlâ nereye bakacağımızı biliyor olacak mıyız?
Bu soruyu fazla büyütmeden, ama hafife de almadan ciddiye almak gerekiyor. Çünkü kent dediğimiz şey yalnızca taş evlerden, dar sokaklardan, eski kapılardan ve güzel ışık alan köşelerden oluşmaz. Kent aynı zamanda bir bakıştır. Bizi durduran, bize yönümüzü kaybettiren, kendi yabancılığımızla karşı karşıya bırakan bir dış dünyadır.
İnsan bazen bir sokağa yalnızca yürümek için girmez. Bir duvarın önünde durmak, bir köşeyi dönememek, bir çıkmazın içine düşmek, kendi içinde de bir şeylerin yolunu keser. Kentin asıl gücü de buradadır: Bizi planladığımız yere götürmemesinde.
Oysa bugün algoritmik optimizasyon düzeninin kente yaptığı şey tam olarak bu bakışı ortadan kaldırmaktır. Navigasyon sistemleri, sosyal medya akışları ve gezi önerileri, kentin kendi tekinsiz bakışını bizim yerimize önceden hesaplanmış bir rota ile değiştirir. Kent artık bizi sınayan, bizi bozan, bize direnç gösteren bir dış dünya olmaktan çıkar; geçmiş tercihlerimizden, arama kayıtlarımızdan, beğenilerimizden ve alışkanlıklarımızdan türetilmiş pürüzsüz bir yansıma alanına dönüşür.
Algoritma bize şunu söyler:
Buradan git.
Şurada dur.
Bunu gör.
Bunu paylaş.
Bunu beğenecekler.
Böylece kent, bilinmeyenle karşılaşma alanı olmaktan çıkıp, narsisistik bir dolaşım yüzeyine indirgenir. Artık Ayvalık sokaklarında yürümeyiz; Ayvalık imgesinin içinde kaydırırız. Taş duvara bakmayız; taş duvarın telefonda nasıl göründüğüne bakarız. Bir sokağa girmeyiz; o sokağın paylaşılabilirliğini ölçeriz.
İnsan kente değil, telefona poz verir.
Bu yeni düzende insan, kurucu bir özne olmaktan çok algoritmik bir hayalete benzer. Kentle karşılaşmaz; onu belgeler. Kaybolmaz; kaybolmuş gibi yapar. Deneyimlemez; deneyimlediğini kanıtlamaya çalışır. Bakışı daima bir ekranın arkasında asılı kalır. Mekân, kendisiyle ilişki kurulacak canlı bir varlık olmaktan çıkar; potansiyel bir dijital paylaşımın ham maddesine dönüşür.
Bu düzleştirme operasyonunun en trajik kurbanı ise çıkmaz sokaktır.
Çıkmaz sokak, modern verimlilik aklı için kusurlu bir mekândır. Seni bir yere götürmez. Rota üretmez. Akışı keser. Harita mantığına göre verimsizdir. Bir yere bağlanmayan, bir hedefe hizmet etmeyen, seni başladığın yere geri dönmeye zorlayan tuhaf bir fazlalıktır.
Ama tam da bu yüzden değerlidir.
Çünkü insan bazen yalnızca bir yere vararak değil, bir yere varamayarak da kendine gelir. Çıkmaz sokak, kentin “dur” deme biçimidir. İnsanı kendi hızından, kendi niyetinden, kendi planından ve kendi görüntüsünden koparır. Seni bir duvarın önünde bırakır. Artık ilerleyemezsin. Artık akış yoktur. Artık yön yoktur.
Sadece sen ve duvar varsındır.
Ayvalık’ın çıkmaz sokakları bu yüzden yalnızca mimari ayrıntılar değildir. Onlar kaybolma, duraksama ve hata yapma özgürlüğünün son sığınaklarıdır. Fakat bugün bu sokaklar bile algoritmik dolaşımın dekoruna dönüşmüş durumda. Bir zamanlar insanı kendi eksikliğiyle karşılaştıran o dar geçitler, şimdi fotoğraf fonu olarak işliyor. Çıkmaz sokak artık çıkmaz değildir; sosyal medya akışına açılan küçük bir sahnedir.
Sahne neredeyse her gün aynıdır.
Bir taş duvar.
Dar bir geçit.
Eskimiş bir kapı.
Biraz gölge.
Biraz begonvil.
Bir telefon kamerası.
Aynı “tesadüfen oradaymışım” pozu.
Altına iliştirilen etiketler de bellidir:
#yavaşyaşam
#kayıpAyvalık
#anıyaşa
#eskiSokaklar
#ruhumBuradaKaldı
Ama ruh genellikle orada kalmaz. Veri kalır.
Burada mesele fotoğraf çekmek değildir. Fotoğraf çekmek insanın dünyayla kurduğu en güzel ilişkilerden biri de olabilir. Mesele, bütün bir karşılaşmanın yalnızca paylaşılabilir bir imgeye indirgenmesidir. Mesele, insanın kendi bakışını kaybedip algoritmanın beklediği bakışı taklit etmeye başlamasıdır.
Kişi önce başkalarının Ayvalık paylaşımlarına bakar. Hangi sokağın “otantik”, hangi duvarın “iyi ışık aldığı”, hangi kapının “daha sahici” göründüğü öğrenilir. Sonra aynı sahnenin içine kendi bedenini yerleştirir. Böylece kişi kendi deneyimini üretmez; daha önce dolaşıma girmiş bir imgeyi kendi yüzüyle yeniden paketler.
Bu, kaybolmak değildir.
Bu, kaybolma ihtimalinin estetik olarak taklit edilmesidir.
Ve tam da burada yeni bir özne biçimi belirir: Hayalet özne.
Hayalet özne, oradadır ama tam olarak orada değildir. Sokağın içindedir ama bakışı ekrandadır. Duvarın önündedir ama duvarla karşılaşmaz. Kentin içinde yürür ama kentin ona bakmasına izin vermez. Çünkü kent ona baktığı anda görüntü bozulabilir. Sıkıntı başlayabilir. Sessizlik duyulabilir. Kontrol kaybedilebilir.
Algoritmik çağın insana sunduğu konfor tam da budur: Karşılaşmayı ortadan kaldırmak.
Artık yanlış sokak yoktur.
Kötü fotoğraf yoktur.
Boşa geçirilmiş zaman yoktur.
Verimsiz sıkıntı yoktur.
Her şey bir deneyime, her deneyim bir içeriğe, her içerik bir etkileşime, her etkileşim de ölçülebilir bir değere çevrilebilir.
Oysa insanın elinde kalan son özgürlüklerden biri, ölçülemeyen bir sıkıntıya sahip çıkabilmesidir.
Bir çıkmaz sokakta durup hiçbir şey yapmamak.
Telefonu çıkarmamak.
Poz vermemek.
O duvarın ne anlama geldiğini hemen açıklamaya çalışmamak.
Sadece orada kalmak.
Bu basit hareket, çağımızın pürüzsüz işleyişi açısından küçük ama gerçek bir sabotajdır. Çünkü sistem her şeyimizi işleyebilir: konumumuzu, yüzümüzü, beğenimizi, öfkemizi, arzumuzu, alışverişimizi, yürüyüş rotamızı, fotoğraf açımızı. Ama bazen ne yapacağını bilemeyen, sıkılan, paylaşmayan, açıklamayan, kendini hemen dolaşıma sokmayan insanı işlemekte zorlanır.
O çıkmaz sokakta, elindeki telefonu cebinden çıkarmayan, poz vermeyen, sadece o duvara bakıp saf saf sıkılan insan, algoritmanın hazmedemediği yegâne posadır.
Ya da fotoğrafı çekip paylaşmayan kişi.
O hazzı sisteme fırlatmadan, kendi içinde eksik bırakan kişi.
Çünkü bazen deneyimin hakikati, onun paylaşılmamasında saklıdır.
Bugünün küçük direnişi büyük sloganlardan, keskin devrim reçetelerinden ya da kahramanca kopuşlardan başlamayabilir. Belki de sadece bir duvarın dibinde, kısa bir anlığına, görünür olmayı reddetmekten başlar. Kente yeniden bakmak için önce telefonun bakışından çıkmak gerekir.
Bu dosyada büyük bir kurtuluş vaadi sunmuyoruz. Sistemin nasıl yıkılacağını tarif etmiyoruz. Kimseye yeni bir hayat reçetesi vermiyoruz. Yalnızca hepimizin bildiği ama üzerine konuşmaya üşendiği bir sıkıntıyı, Ayvalık’ın çıkmaz sokaklarından birinin duvarına bakarak yeniden düşünmeye çalışıyoruz.
Çünkü belki de en önemli insani duruş tam olarak budur:
Büyük anlatılar kurmadan, pürüzsüz çözümler sunmadan, yalnızca bir boşluğun yanında durmayı göze almak.
Algoritmanın işleyemediği, piyasanın paketleyemediği, sosyal medyanın hemen dolaşıma sokamadığı o verimsiz sıkıntıyı sahiplenmek.
Ayvalık Akademisi’nin ilk meselesi burada başlıyor.
Çıkmaz sokakta.
Duvarın dibinde.
Sinyal kesik.
Sessizlik yeterince yüksek.
Yorum Yok! İlk yorumu siz yapın.