Tesisatçı ve Radikal Filozof Slavoj Usta
Geçen gün, sabahın sekizinde, elimde ingiliz anahtarıyla Macarona patlamış bir logara gidiyordum. Hafif bir lağım kokusu, uzaktan gelen martı sesi, bir esnafın “usta bi’ çay iç” çağrısı… Ve sonra aniden — BAM! — yol kapanıyor. Devasa bir karavan. Kablo yığınları. Yüzünde kronik panik ifadesi taşıyan genç bir yönetmen “Oyun!” diye bağırıyor. Yine bir Ayvalık dizisi çekiliyor.
Esas oğlan yine o dandik figür: Babası zeytinyağı fabrikatörü, kendisi ise “ruhu özgür”. Yani kapitalizmin içinde doğmuş ama üç tane şiir okuyup kendini sisteme yabancı sanan klasik küçük-burjuva melankolisi. Karşısında ise keten gömlekli, seramik yapan, muhtemelen İzmir’den yeni taşınmış bir kadın. Birbirlerine bakıyorlar. Ama gerçekten birbirlerine bakmıyorlar. Hayır! Aslında ikisi de kameranın arkasındaki fantaziye bakıyor.
“Ah ne güzel hayat… taş evler… sahilde rakı… eski Rum mahallesi…” Ve tam burada ideoloji devreye giriyor. Çünkü ideoloji size doğrudan yalan söylemez. Arzunuzu estetik bir biçimde organize eder.
Ayvalık artık bir kasaba değil. Bir ekran koruyucu.
Bakın, ben tesisatçıyım. Ben kameranın görmediği yere giriyorum. O tarihi taş evlerin içinde ne var biliyor musunuz? Çatlamış borular. Kireç bağlamış tesisat. Kırk yıllık pissu hattı. Ve korkunç olan şu: bütün kasaba aslında çok ince bir yüzey gerilimiyle ayakta duruyor. Ama dizilerde bunu göremezsiniz.
Dizide kimse sıçmaz.
Bu çok önemli! Gerçekten önemli! Çünkü medeniyet dediğimiz şey tam da bokun görünmez hale getirilmesiyle başlar. Uygarlık, atığın sembolik yönetimidir. Dizilerde herkes aşk acısı çeker ama kimsenin sifonu bozulmaz. Çünkü sifon bozulduğu anda fantezi çöker.
Televizyon ekranı, seyirci ile Gerçek arasına çekilmiş parlak bir duş perdesidir. Ve Gerçek her zaman geri döner.
Geçen hafta bir sete çağırdılar beni. Tarihi bir evde çekim yapıyorlar. Başrol oyuncusu üst katta “yalnızlık” hakkında çok derin bir sahne oynuyor. Tam o sırada alt kattaki mutfaktan kanalizasyon taşıyor. Yönetmen bana diyor ki: “Usta sessiz çalışabilir misin?” İşte budur! Kapitalizmin bütün özeti budur! Altyapı çöküyor ama üst katta estetik devam etmek zorunda.
Marx bunu görseydi kesin tesisatçı olurdu. Çünkü gerçek sınıf mücadelesi artık fabrikada değil; gider borularında yaşanıyor. Burjuvazi görüntüyü yönetiyor, biz ise akışı. Onlar hikâyeyi kontrol ediyor, biz bokun hangi yöne gideceğini.
Ve dikkat edin: bu dizilerdeki bütün çatışmalar sahte. “Kız balıkçıyı mı seçecek, holding sahibini mi?” Saçmalık.
Asıl çatışma şudur: yazın nüfusu beşe katlanan bir kasabanın yüz yıllık altyapısı bu yükü daha ne kadar taşıyabilir? Ama bunu çekemezsin. Çünkü kimse TikTok’ta “çöken kanalizasyon medeniyeti” görmek istemiyor. İnsanlar kendi çürümesini pastoral filtreyle izlemek istiyor.
Ayvalık burada bir metaya, filtreye dönüşüyor.
Tıpkı İtalya’nın bir pizza logosuna indirgenmesi gibi. Tıpkı Paris’in sadece bir kahve fincanı ve Eyfel’den ibaret olması gibi. Ayvalık artık yaşayan bir yer değil; tüketilebilir bir nostalji paketi. Bir dekor. Ve en komik olan ne biliyor musunuz?
Set gittikten sonra gerçek Ayvalık tekrar ortaya çıkıyor. O karavanlar gidiyor. Işıklar kapanıyor. Ama o taş evlerin içinde su hâlâ damlıyor. Logarlar hâlâ taşıyor. Deniz suyu hâlâ şebekeye karışıyor.
Çünkü gerçeklik her zaman sızdırır. İdeolojinin boruları hiçbir zaman tamamen sağlam değildir.
Ve gecenin bir yarısı biri yine beni arar:
“Usta, evi su bastı.”
Yorum Yok! İlk yorumu siz yapın.