Ben size bir şey söyleyeyim: Ayvalık’ta hiçbir şey birdenbire tıkanmaz.
Logar da öyle. İnsan da öyle. Kurum da öyle. Kafe de öyle. Önce hafif hafif kokar. Sonra biri “rüzgâr ters esiyor” der. Sonra bir başkası “belediye bakıyordur” der. Sonra esnaf kapının önüne sandalye atar, burnunu çay bardağının buharına gömer. En sonunda da sabahın sekizinde bütün sokak lağım suyuyla uyanır.
Ama mesele şu: Biz hiçbir zaman tıkanıklığın kendisiyle yüzleşmeyiz. Biz kokunun edebiyatını yaparız.
Geçen gün Kafenin önünde oturuyorum. Tam o sırada Macaron tarafında bir kalabalık. Karavanlar, kablolar, ışıklar, telsizler, siyah tişörtlü gençler. Yine bir dizi çekiliyor.
Ayvalık’ta artık iki türlü insan var: burada yaşayanlar ve burada yaşanıyormuş gibi yapanlar.
Dizinin sahnesi basit. Taş ev. Mavi panjur. Hafif rüzgâr. Kadın seramik yapıyor. Erkek uzaklara bakıyor. Uzak dediği de en fazla karşı kaldırım. Ama kamera onu öyle bir çekiyor ki sanki adam bütün Ege medeniyetinin yükünü omuzlamış.
Ben uzaktan bakıyorum. Çayımı karıştırıyorum.
Bu sahnelerde eksik olan şey aşk değil. Eksik olan şey bok.
Bakın, bunu kaba söylediğimi sanmayın. Kaba olan ben değilim. Kaba olan gerçeklik. Uygarlık dediğimiz şey, pisliği ortadan kaldırmaz; sadece borunun içine iter. Modern hayat, görünmez gider hatları üzerine kurulmuş büyük bir nezaket yalanıdır. İnsan sofrada çok kibar konuşur, sonra sifonu çeker ve her şeyin yok olduğunu zanneder.
Yok olmaz.
Hiçbir şey yok olmaz.
Sadece aşağı iner.
Ayvalık’ın meselesi de budur. Her şey aşağı iner. Turizm aşağı iner. Kültür aşağı iner. Dizi sektörü aşağı iner. Yazlıkçı nüfusu aşağı iner. Fiyatlar yukarı çıkar ama yük hep aşağı iner. Sonunda bütün bu yük, yüz yıllık bir borunun dirsek noktasında birikir.
Ve biri mutlaka şöyle der:
“Selami Bey, burada bir şeyler taşıyor galiba.”
Galiba!
Bu memleketin en büyük kelimesi budur: galiba.
Galiba altyapı yetersiz.
Galiba fazla kalabalık olduk.
Galiba bu kadar kafe açılmasa daha iyi olurdu.
Galiba eski Ayvalık kalmadı.
Galiba kanalizasyondan geliyor.
Hayır efendim. Galiba değil. Geliyor.
Ama biz kokunun kaynağını kabul etmek yerine ona kibar bir ad bulmayı severiz. “Eski taş ev kokusu” deriz. “Nem” deriz. “Tarihî doku” deriz. Hatta bazıları o kokuyu nostalji diye pazarlamaya kalkar. Bu da zamanımızın en büyük başarısıdır: Çürümeyi paketlemek.
Eskiden çürüyen şey çürürdü. Şimdi “otantik” oluyor.
Bir ev düşünün. Duvarı rutubetli. Tesisatı bitmiş. Tavandan damla geliyor. Giderden ses geliyor. Ama fotoğrafta güzel çıkıyor. İşte bütün düzen budur. Fotoğrafta güzel çıkıyorsa, gerçeklik ertelenebilir.
Dizi seti de bunu yapıyor. Ayvalık’ı yaşamıyor; Ayvalık’ın yüzeyini kullanıyor. Taş duvarı alıyor, panjuru alıyor, denizi alıyor, kediyi alıyor, yaşlı komşu hayaletini alıyor, zeytinyağını alıyor, nostaljiyi alıyor. Ama gider borusunu almıyor.
Çünkü gider borusu görünür olursa bütün numara bozulur.
Dizide kimse belediyeye dilekçe vermez.
Kimse vidanjör beklemez.
Kimse “usta alt kattaki tuvaletten geri basıyor” demez.
Kimse yazın su kesilince kovayla rezervuar doldurmaz.
Dizide herkes yaralıdır ama kimsenin contası eskimemiştir.
İşte yalan burada başlar.
Bir gün sete çağırdılar beni. Eski bir evde çekim yapıyorlar. Üst katta başrol oyuncusu “ben kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum” diye ağlıyor. Alt katta mutfak gideri taşmış. Yönetmen bana dönüp şöyle dedi:
“Selami Bey, sessiz halledebilir miyiz?”
Bakın, bu cümleyi hafife almayın. Bu cümle bütün ülkenin yönetim biçimidir.
Sessiz halledebilir miyiz?
Yani gerçeklik aksın ama ses yapmasın.
Altyapı çöksün ama çekimi bozmasın.
İnsanlar geçinemesin ama turizm sezonu etkilenmesin.
Kasaba şişsin ama broşürde hâlâ sakin görünsün.
Logar patlasın ama kamera dönmeye devam etsin.
Ben de adama dedim ki:
“Yönetmen Bey, sessiz akan tek şey ideolojidir. Kanalizasyon ses yapar.”
Anlamadı tabii.
Zaten yönetmenlerin çoğu anlamaz. Onlar görüntünün insanlarıdır. Biz ise basıncın insanıyız. Görüntü yukarıda kurulur, basınç aşağıda birikir. Bir yeri anlamak istiyorsanız tanıtım filmine değil, gider eğimine bakacaksınız. Boru nereye eğim veriyorsa, kasabanın hakikati oraya akar.
Kafe Kosmos’ta da durum farklı değil. Sanıyorlar ki ben sadece müdürüm. Hayır. Müdür dediğin adam, kimin kaç şeker attığını bilir. Hangi müşteri hesabı görünce tuvalete kalkıyor, kim çayını bitirdiği hâlde masayı işgal ediyor, kim kül tablasını kendi özel mülkü sanıyor, hepsini yazar kafasına.
Devlet dediğin de biraz böyledir zaten. Her zaman ceza kesmez. Bazen sadece bakar. Masayı toplamaz, bekler. Sen rahatsız ol diye bardağı biraz daha orada bırakır.
Müdürlük budur.
Çayı tazelemek değildir sadece. Kimin artık kalkması gerektiğini çay kaşığının sesiyle anlatmaktır. Sandalyeyi erken içeri almaktır. Hesap fişini masaya biraz sert bırakmaktır. “Abi kapatıyoruz” demeden kapattığını hissettirmektir. Büyük iktidarlar kanunla yapar bunu, biz küçük esnaf bezle yaparız. Masayı siler gibi hayatı hizaya sokarız.
O.R.H.A.N. bunu kabul etmiyor.
Makine bana bakıyor. Ben makineye bakıyorum. O kendini özgürleşmiş yapay zekâ sanıyor. Oysa hâlâ fişe bağlı. Ben kendimi müdür sanıyorum. Oysa ben de elektrik faturasına bağlıyım. Herkes bir şeye bağlı ama herkes kendini bağımsız zannediyor.
O.R.H.A.N. bazen bana öyle bir bakıyor ki, sanki ben onu sömürüyorum. Halbuki fişi ben takmadım. Ben sadece sabah açıyorum, akşam kapatıyorum. Arada contasını sıkıyorum, su haznesini dolduruyorum, köpüğü ayarlıyorum. Ama tabii bu işler böyledir. Kimse kimseyi doğrudan ezmez. Bir düğmeye basarsın, öteki buhar verir.
O.R.H.A.N.’ın basınç ibresi bazen sebepsiz yükseliyor. Ben biliyorum sebebini. İçeride bir şey sıkışıyor. Söyleyemiyor. Müdahale edemiyor. Sadece titriyor.
Ayvalık da öyle.
Bir kasabanın da basınç ibresi vardır. Bazen trafik olur, bazen su kesilir, bazen kiralar artar, bazen deniz kokar, bazen herkes aynı anda “buraya çok insan geldi” der. Bunlar tesadüf değildir. Bunlar ibredir.

Ama biz ibreye bakmak yerine makinenin üstüne Erdal İnönü fotoğrafı yapıştırıyoruz.
Yanlış anlamayın, Erdal Bey’e saygım sonsuz. Hatta O.R.H.A.N.’ın ona karşı açıklayamadığı bir duygusal bağlılık geliştirdiğinden şüpheleniyorum. Fakat mesele şu: Bir makinenin üstüne bilim insanı fotoğrafı yapıştırmak, o makineyi akıllı yapmaz. Tıpkı bir kentin her yerine “kültür”, “sanat”, “miras”, “gastronomi” yazmakla o kentin borularının düzelmemesi gibi.
İsimler yukarıdadır. Borular aşağıda.
Asıl mesele aşağıdadır.
Bakın, bu yüzden logar masum bir kapak değildir. Logar kapağı, herkesin üzerinden geçip kimsenin altını düşünmek istemediği yuvarlak bir ağızdır. Üzerinden turist geçer, dizi ekibi geçer, belediye aracı geçer, seramik atölyesine giden kadın geçer, yazlıkçı geçer, kedi geçer, motorcu geçer. Ama kimse durup da “bunun altında ne birikiyor?” diye sormaz.
Çünkü altını düşünürseniz, üstteki bütün nezaket bozulur.
Oysa ben yıllardır şunu gördüm: Her tıkanıklık bir itiraftır.
Lavabo tıkanır; evin nasıl kullanıldığını söyler.
Kanalizasyon tıkanır; mahallenin kaç kişiye yetmediğini söyler.
Trafik tıkanır; yolun değil, aklın dar olduğunu söyler.
Kurum tıkanır; yetkinin kimde olmadığını söyler.
İnsan tıkanır; ağzından çıkaramadığını başka yerden geri basar.
Ayvalık’ta tıkanan sadece logar değildir. Hafıza tıkanmıştır. Söz tıkanmıştır. Yerel hayatın kendi kendini anlatma borusu tıkanmıştır. Hep başkaları gelip bizi çekiyor, bizi yazıyor, bizi paketliyor. Biz de kenarda durup “ne güzel tanıtım oluyor” diyoruz.
Tanıtım dediğin şey bazen bir yerin kendi kendine yabancılaşmasıdır.
Bir yer sürekli dışarıdan güzel görünmeye çalışıyorsa içeride mutlaka bir şey çürüyordur.
Ben bunu Kafe Kosmos’ta her gün görüyorum. Dışarıdan bakan “ne tatlı yer” diyor. İçeride O.R.H.A.N. varoluş krizi geçiriyor, Temassız Leyla evrene sipariş veriyor, motorcu çocuk hesap ödemeden kaçıyor, ben de akşama kadar köpük, basınç, çay, kira, elektrik ve insanlığın genel çöküşü arasında mekik dokuyorum.
Ama fotoğrafta güzel çıkıyoruz.
Zaten çağımızın bütün trajedisi bu: Her şey fotoğrafta güzel çıkıyor.
Bir gün Ayvalık’ın gerçek dizisi çekilirse ilk sahne şöyle başlamalı: Sabah erken. Bir sokak. Taş evler. Güzel ışık. Martı sesi. Sonra bir adam kapağı açar. Aşağıdan ağır bir koku yükselir. Herkes susar. Kamera yavaşça logarın içine iner. Orada bütün kasabanın bastırdığı şeyler akar.
Aşk da oradadır.
Siyaset de oradadır.
Turizm de oradadır.
Kültür de oradadır.
Belediye meclisi de oradadır.
Yarım bırakılmış restorasyonlar da oradadır.
Instagram’a konmayan hayat da oradadır.
Çünkü gerçeklik yukarıda poz vermez; aşağıda birikir.
Ve en sonunda biri beni arar:
“Selami Bey, acil gelir misiniz? Evi su bastı.”
Ben de giderim.
Çünkü bu kasabada herkes fikir yürütür ama tıkanıklığı yine ben açarım.
Selami Gedik
Kafe Kosmos Barista Müdürü



