Fail Nerede? 6 Şehir Bunu Bana Neden Yapıyor?
Kira, trafik, turizm ve kentsel dönüşüm arasında niyet sahibiymiş gibi deneyimlenen kent
“Bu şehir artık bizi istemiyor.” “Mahalle elimizden gidiyor.” “Ayvalık yaşanmaz hale geldi.” “İstanbul insanı öğütüyor.” “Şehir seni dışarı atıyor.” Kent hakkında konuşurken sık sık canlı bir varlıktan söz eder gibi konuşuyoruz. Şehir karar veriyor, ödüllendiriyor, cezalandırıyor, insanı içine alıyor ya da dışarı itiyor. Kira yükseldiğinde, trafik yoğunlaştığında, eski dükkân kapandığında, mahallede yaşayanlar değiştiğinde ya da bir ev artık erişilemez hale geldiğinde bütün bu süreçlerin toplamı tek bir öznenin davranışı gibi deneyimlenebiliyor.
Bu dil bütünüyle mecaz sayılmaz. Kent gerçekten hayatımız üzerinde güçlü etkiler yaratıyor. Nerede yaşayabileceğimizi, işe ne kadar zamanda gideceğimizi, çocukların hangi okula ulaşabileceğini, yaşlıların sokağa çıkıp çıkamayacağını, bir dükkânın ayakta kalıp kalamayacağını belirleyen koşulların önemli bölümü mekânsal olarak örgütleniyor. Aynı gelirle iki farklı şehirde iki farklı hayat yaşanabiliyor. Aynı mahallede bile birkaç yıl içinde kiralar, ulaşım, nüfus, ticaret ve gündelik ilişkiler değişebiliyor. İnsan bütün bunları kendi bedeninde hissediyor; fakat değişimin karar merkezi çoğu zaman görünmüyor.
Bir evin kirasının neden arttığını düşünelim. Ev sahibi fiyatı yükseltmiş olabilir, fakat onun kararını çevredeki emlak fiyatları, turizm talebi, kısa dönem kiralama imkânı, kredi koşulları, yeni ulaşım bağlantıları, mahallede açılan işletmeler, bölgenin medyada görünürlüğü ve gelecekteki değer artışı beklentisi etkileyebilir. Belediye imar kararı verir, merkezi yönetim başka bir yatırım yapar, özel şirket yeni proje açar, turist gelir, ikinci konut talebi artar, mülk sahipleri davranışlarını değiştirir. Sonuç kiracının kapısına tek bir rakam olarak gelir. Kiracı açısından sistemin bütün karmaşıklığı bir anda sadeleşir: “Bu mahallede artık yaşayamıyorum.”
Faili ev sahibi olarak göstermek kimi zaman doğru olabilir. Ev sahibi somut bir karar vermiştir ve bundan sorumludur. Fakat yalnızca onu görmek, aynı kararın neden yüzlerce ev sahibi tarafından benzer zamanlarda verildiğini açıklamaz. Tam tersine, “piyasa böyle” diyerek kişisel sorumluluğu tamamen silmek de başka bir kolaycılıktır. Kentin güç ilişkileri iki uç arasında çalışır. İnsanların kararları vardır, ama bu kararların önüne çıkan teşvikler, sınırlar ve beklentiler de vardır.
Kentin kişileşmesi biraz da bu karmaşıklığı taşıyamamamızdan doğuyor. Şehir tek bir özne değildir; fakat sonuçları tek bir yüzeyde toplar. Trafik, kira, gürültü, kalabalık, boşalan dükkân, yeni otel, kapanan okul, taşınan hastane ve değişen sahil aynı gündelik mekânda üst üste gelir. İnsan bunları ayrı ayrı kurumların ve ilişkilerin ürünü olarak değil, yaşadığı yerin genel davranışı olarak algılar. “Şehir bana bunu yapıyor” cümlesi, birbirinden farklı nedenleri tek bir muhatapta birleştirir.
Bu muhatap arayışı anlaşılırdır. Bir sorunla karşılaştığımızda kime döneceğimizi bilmek isteriz. Sokak bozuksa belediye, elektrik kesildiyse dağıtım şirketi, kira yükseldiyse ev sahibi, ulaşım yetersizse ilgili kamu kurumu vardır. Fakat kent ölçeğindeki değişimlerin çoğu bu kadar temiz bölünmez. Belediye bir sokağı düzenleyebilir ama o düzenleme çevredeki ticari değeri artırabilir; yeni işletmeler gelir, kiralar değişir, eski kullanıcılar çekilir. Belediye gentrifikasyon emri vermemiştir, fakat aldığı karar sürece katılmıştır. Mülk sahipleri tek tek çıkarlarını izler, yatırımcılar fırsat görür, ziyaretçiler yeni alanları keşfeder, sosyal medya belirli mahalleleri görünür kılar. Ortaya kimsenin tek başına tasarlamadığı ama birçok kişinin katkıda bulunduğu bir sonuç çıkar.
Ayvalık gibi turizmin kent hayatıyla iç içe geçtiği yerlerde bu ilişki daha açık görülebiliyor. Turizm yalnızca yazın gelen ziyaretçilerden ibaret değil; konut değerini, ticaretin türünü, çalışma ritmini, trafik yoğunluğunu, kıyı kullanımını ve hangi dükkânların ayakta kalabileceğini etkileyen geniş bir düzen. Kentin “turistikleşmesi” tek bir kurulda alınmış karar olmayabilir. Birbiriyle bağlantılı binlerce küçük karar, zamanla kentin kullanım değerini başka bir yöne çekebilir. Sonuçta yıllardır aynı sokakta yaşayan biri, hiçbir yere gitmediği halde kendi mahallesinde yabancılaşabilir.
“Mahalle bizi istemiyor” sözü bu deneyimin yoğun bir ifadesidir. Mahallenin elbette arzusu yoktur. Fakat mekânın maddi koşulları artık belirli insanların yaşamını zorlaştırırken başkalarının yaşamını kolaylaştırabilir. Bir emeklinin, öğrencinin ya da düşük ücretli çalışanın erişemediği konut aynı anda başka biri için yatırım aracına dönüşebilir. Eski bakkal kapanırken yerine daha yüksek kira ödeyebilen bir işletme açılabilir. Değişen yalnızca insanlar değildir; mekânın kimlere hitap ettiği de değişir.
Mülkiyet ilişkisi kentin bu sessiz eleme mekanizmasında belirleyici bir rol oynar. Kentte kalabilmek yalnızca orayı sevme meselesi değildir. Barınma maliyetini karşılayabilmek, işe ulaşabilmek, temel hizmetlere erişebilmek ve gündelik hayatı sürdürebilmek gerekir. “Kent hakkı” soyut bir aidiyet cümlesinden ibaret kaldığında, mülkiyetin bu maddi ağırlığı gözden kaçabilir. İnsan yaşadığı yere ait hissedebilir ama o yerde kalma güvencesine sahip olmayabilir.
Bir mahallede yıllardır yaşayan kiracının aidiyeti ile yeni ev alan kişinin mülkiyet hakkı karşı karşıya geldiğinde şehir kimin tarafındadır? Soruyu böyle kurduğumuz anda yine şehri hakem konumuna getiriyoruz. Oysa hakların ve imkânların dağılımını belirleyen hukuk, piyasa, kamu politikası ve toplumsal güç ilişkileridir. Kent bu ilişkilerin gerçekleştiği zemindir; bazen de onların en görünür sonucu.
Ulaşımda da benzer bir yanılsama vardır. “Bu şehir arabaya mahkûm ediyor” dediğimizde çoğu zaman gerçek bir deneyimi tarif ederiz. Evlerin, işyerlerinin, okulların, hastanelerin ve alışveriş alanlarının birbirinden uzak kurulması gündelik yaşamı otomobile bağımlı hale getirebilir. Yine de bu sonucu tek bir kişinin planladığını düşünmek çoğu zaman mümkün değildir. Yıllar boyunca alınmış imar kararları, arazi fiyatları, yol yatırımları, toplu taşıma tercihleri ve özel sektör yatırımları birbirini besler. Bir nesil sonra ortaya çıkan kent biçimi kimsenin tek başına çizmediği ama insanların içinde yaşamak zorunda olduğu bir düzene dönüşür.
İktidarın en güçlü biçimlerinden biri de böylesi bir düzende görünür. İnsanlara sürekli emir vermek gerekmez; mekân onların seçeneklerini önceden daraltabilir. Toplu taşıma yoksa otomobil kullanırsın. Merkezde konut karşılanamıyorsa çepere taşınırsın. Okul uzaktaysa çocuğu servisle gönderirsin. Sağlık hizmeti kent dışına taşındıysa oraya ulaşmanın yolunu bulursun. İnsan kendi tercihlerini yapıyor gibi görünür, fakat tercihlerin açıldığı alan önceden biçimlenmiştir.
Kent özneyi yalnızca sınırlandırmaz, ona belirli yaşam biçimlerini de normal gösterir. İki saatlik işe gidiş geliş zamanla olağanlaşabilir. Gelirin yarısını kiraya vermek kişisel bütçe problemi gibi yaşanabilir. Çocuğun okula ulaşabilmesi için araç sahibi olmak aile sorumluluğu sayılabilir. Kamusal altyapının eksikliği özel çözüm satın alma zorunluluğuna çevrilebilir. Şehir bütün bunları “istememiştir”; yine de ortaya çıkan düzen, insanları belirli özne konumlarına iter.
“Sistem Çökerse Ben Hazırım” yazısındaki küçük egemenlik alanı da kentte yeniden karşımıza çıkıyor. Ortak ulaşım kötüleştiğinde özel araç, kamusal alan yetersiz olduğunda site içi sosyal alan, devlet okulu sorunlu görüldüğünde özel okul, ortak güvenlik zayıf hissedildiğinde kapalı site satın alınır. Kentin ortak sorunları kişinin kendi bütçesiyle çözmeye çalıştığı özel hizmetlere dönüşür. İmkânı olan kendi küçük kentini satın alırken, olmayan ortak altyapının koşullarına daha fazla bağımlı kalır.
Bu ayrışma kentin sınıfsal haritasını yalnızca mahalleler arasında değil, aynı sokak içinde bile görünür hale getirebilir. Aynı elektrik kesintisi bir evde karanlık, diğerinde jeneratör sesi olarak yaşanır. Aynı ulaşım problemi biri için otobüs beklemek, diğeri için trafik sıkışıklığında otomobil kullanmak anlamına gelir. Aynı kira artışı birini taşınmaya zorlarken mülk sahibi için gelir artışıdır. “Şehir pahalılaştı” dediğimizde aslında aynı değişimin farklı toplumsal konumlarda birbirinden tamamen farklı sonuçlar ürettiğini unutabiliriz.
Kentin fail gibi deneyimlenmesi siyasal sorumluluğu da garip biçimde dağıtır. Her sorun belediyeye yüklenebilir veya hiçbir sorun belediyenin sorumluluğunda değilmiş gibi “piyasa koşulları”na bırakılabilir. İki tutum da rahatlatıcıdır, çünkü karmaşık ilişkiyi tek cevaba indirger. Oysa belediyenin hangi alanda yetkisi olduğunu, merkezi yönetimin hangi kaynakları kontrol ettiğini, mülkiyet rejiminin neleri mümkün kıldığını, özel sermayenin hangi teşviklerle hareket ettiğini ve yurttaşların hangi araçlara sahip olduğunu ayrı ayrı görmek gerekir.
Muhataplık meselesi tam da bu ayrımda önem kazanıyor. Kentteki her sonucun tek faili olmayabilir ama kamusal kurumların “Ben yapmadım” diyerek geri çekilmesi kabul edilebilir değildir. Bir kurum sorunun tek nedeni olmayabilir; yine de kendi yetki alanında cevap vermek zorundadır. Fail ile muhatabı aynılaştırmadığımızda siyasal sorumluluğu daha açık kurabiliriz. Belediyeden kira artışının bütün nedenlerini ortadan kaldırmasını istemek başka şeydir, elindeki planlama ve konut araçlarını nasıl kullandığını açıklamasını istemek başka.
“Şehir bunu bana neden yapıyor?” sorusunu böylece biraz değiştirmek mümkün olur. Şehir ne yaptı sorusundan önce, bu sonucu hangi ilişkilerin ürettiğini sormak gerekir. Hangi kararlar alındı, kim hangi karardan kazandı, kim bedelini ödedi, hangi kurum neyi yapabilirdi, hangi davranışlar birbirini güçlendirdi? Kent bir anda gizemli bir özne olmaktan çıkar ve yeniden okunabilir hale gelir.
Bu okuma kişisel deneyimi küçültmez. Tam tersine, “artık burada yaşayamıyorum” diyen insanın deneyimini daha ciddi hale getirir. Onun yaşadığı şey yalnızca duygusal yabancılaşma değildir; kira, ulaşım, mülkiyet, turizm, çalışma ve kamusal hizmetlerle örülmüş maddi bir değişimin sonucudur. “Şehir seni dışarı atıyor” mecazının arkasında gerçekten dışarı itilme mekanizmaları bulunabilir. Fakat bunları görebilmek için şehrin kendisini fail ilan etmek yetmez.
Bir kenti niyet sahibi bir varlık gibi düşünmenin tuhaf bir rahatlığı vardır. Şehir kötüyse ondan kaçabiliriz, iyiyse ona sığınabiliriz. “İstanbul beni tüketti”, “Ayvalık beni iyileştirdi”, “bu mahalle artık bana göre değil” derken mekânla kişisel bir ilişki kurarız. Bu ilişkinin gerçekliği küçümsenemez; insanlar mekânlardan etkilenir ve onlara bağlanır. Sorun, toplumsal ilişkileri yalnızca kentin karakteriyle açıklamaya başladığımızda ortaya çıkar.
Kentlerin karakteri olabilir ama karakter tek başına açıklama değildir. Bir şehrin pahalı, kalabalık, sakin, turistik ya da erişilemez hale gelmesinin arkasında tarihsel olarak birikmiş kararlar ve mücadeleler vardır. Bazıları planlıdır, bazıları beklenmedik sonuç üretir, bazıları birbirini güçlendirir. Kent dediğimiz şey zaten bu birikimin maddi biçimidir.
“Fail Nerede?” sorusu şehirde tek bir kapıya çıkmıyor. Belediye, merkezi yönetim, mülk sahibi, yatırımcı, turist, ulaşım şirketi, planlamacı, kullanıcı ve piyasa aynı kentsel sonucun içinde farklı ağırlıklarda bulunabilir. Hiçbirini görmek istememek kadar hepsini tek bir gizli iradenin parçaları saymak da yanıltıcıdır.
Şehir bize bir şey yapıyormuş gibi hissedebiliriz, çünkü bütün bu ilişkilerin sonuçlarını aynı sokakta, aynı evde ve aynı bedende yaşıyoruz. Fakat kent konuşmaz, karar vermez ve bizi sevmez. Onun yerine insanlar, kurumlar ve ekonomik ilişkiler konuşur; karar verir; bazen birbirini destekler, bazen çatışır, bazen de hiç kimsenin açıkça istemediği bir sonucu birlikte üretir.
Asıl güçlük şehrin ne istediğini anlamak değil, kimsenin tek başına istemediği bir şehrin nasıl ortaya çıktığını anlayabilmek.



