Gece gökyüzüne baktığımızda ilk izlenim yanıltıcı derecede güçlüdür. Dünya hareketsizmiş gibi durur; yıldızlar bizim çevremizde dönüyormuş gibi görünür. Ufuk her yönde bizden eşit uzaklıktadır. Başımızı kaldırdığımızda gökyüzü üzerimize kapanan dev bir kubbeyi andırır. Duyularımızın sunduğu dünya, bizi doğal olarak merkeze yerleştirir.
Bu yalnızca eski insanların yaptığı bir hata değildi. İnsan bedeni açısından bakıldığında oldukça makul bir görüntüdür. Ayaklarımızın altındaki zemin hareket etmiyor gibi hissedilir. Dünya’nın kendi ekseni çevresinde saatte bin kilometreyi aşan hızlarla döndüğünü bedenimiz doğrudan algılamaz. Güneş çevresindeki hareketimizi de hissetmeyiz. Güneş’in Samanyolu içinde hareket ettiğini, Samanyolu’nun başka galaksilerle birlikte daha büyük yapılarda yer aldığını ise gündelik deneyimden çıkarmamız mümkün değildir.
Evreni anlamanın tarihi bu yüzden yalnızca daha uzaklara bakmanın değil, kendi bulunduğumuz yeri ayrıcalıklı sanmaktan vazgeçmenin de tarihidir.
Dünya evrenin merkezi değildir.
Güneş Sistemi’nin bile merkezi Dünya değildir.
Güneş de Samanyolu’nun merkezinde bulunmaz.
Samanyolu da evrendeki özel bir merkez değildir.
Bu cümleler bugün okul bilgisinin sıradan parçaları gibi duruyor. Fakat hepsini bir araya getirdiğimizde insanın dünya hakkındaki sezgisinde oldukça büyük bir değişiklik yaratırlar. Bizi çevreleyen şeyin haritasını çıkarırken haritanın ortasına kendimizi koyabiliriz; bundan evrenin gerçekten bizim çevremizde kurulmuş olduğu sonucu çıkmaz.
Önce Dünya’nın ölçeğini düşünelim. Yarıçapı yaklaşık 6.371 kilometredir. Bize devasa gelir; çünkü bütün hayatımız onun çok küçük bir bölümünde geçer. Dünya’yı Güneş’in yanına koyduğumuzda ise ölçek değişir. Güneş’in çapı Dünya’nınkinin yaklaşık 109 katıdır ve içine hacim bakımından yaklaşık 1,3 milyon Dünya sığabilir.
Güneş gündelik hayatımız açısından olağanüstü önemlidir. Dünya üzerindeki yaşamın kullandığı enerjinin büyük bölümünün kaynağıdır. İklimi, fotosentezi ve gezegenin enerji dengesini derinden etkiler. Fakat evren açısından Güneş çok özel bir yıldız değildir. Samanyolu’ndaki yüz milyarlarca yıldızdan biridir.
Samanyolu’nun tamamını düşünmeye başladığımızda Güneş bile küçülür. Güneş Sistemi galaksimizin merkezinden yaklaşık 26 bin ışık yılı uzakta, Orion Kolu diye adlandırılan daha küçük bir spiral yapı çevresinde bulunur. Samanyolu’nun çapı kabaca yüz bin ışık yılı ölçeğindedir. Işık, saniyede yaklaşık 300 bin kilometre ilerlemesine rağmen galaksimizin bir tarafından diğer tarafına ulaşmak için yaklaşık yüz bin yıl harcar.
Bu ölçeklerde bir insan hayatı neredeyse nokta kadar küçülür.
Ama Samanyolu da tek değildir.
Gökyüzüne yeterince güçlü teleskoplarla baktığımızda yıldız sandığımız şeylerin ötesinde galaksiler görürüz. Her biri milyarlarca, bazen yüz milyarlarca yıldız barındırabilir. Samanyolu, Andromeda Galaksisi ve onlarca daha küçük galaksi Yerel Grup dediğimiz kütleçekimsel yapının içindedir. Bu gruplar daha geniş galaksi kümeleri ve büyük ölçekli kozmik ağların parçalarıdır.
Evren büyük ölçekte homojen ve izotropik görünür. Yeterince geniş ölçeklerde belirli bir yönün veya belirli bir bölgenin evrenin geri kalanına göre ayrıcalıklı olduğu yönünde bir kanıt görmeyiz.
Burada “evrenin merkezi nerede?” sorusu ilginçleşir.
Çünkü gündelik hayatta her genişleyen şeyin bir merkezi olduğunu düşünürüz. Bir bomba patladığında parçalar belirli bir noktadan dışarı doğru dağılır. Bir balonu şişirdiğimizde onu dışarıdan gördüğümüz için merkezini gösterebiliriz. Büyük Patlama’yı da benzer biçimde hayal etmek kolaydır: Evrenin bir yerinde büyük bir patlama olmuş ve galaksiler oradan boşluğa doğru fırlamış gibi.
Modern kozmolojinin anlattığı şey bu değildir.
Büyük Patlama, önceden var olan boş bir uzayın belirli bir noktasında gerçekleşmiş bir patlama olarak düşünülmez. Uzayın kendisinin geçmişte çok daha sıcak ve yoğun olduğu bir evrimden söz ediyoruz. Evren genişlerken galaksilerin arasındaki büyük ölçekli uzaklıklar artar.
Bu yüzden Büyük Patlama’nın “evrende nerede gerçekleştiğini?” sormak, çoğu zaman yanlış kurulmuş bir soru olur.
Bugün gözlediğimiz uzayın her bölgesi geçmişte çok daha sıcak ve yoğun durumun parçasıydı.
Bu fikri bir balonun yüzeyiyle anlatmak mümkündür, fakat benzetmenin sınırlarını bilmek gerekir. Balonun iki boyutlu yüzeyinde yaşayan küçük canlılar düşünelim. Balon şiştikçe yüzeydeki bütün noktalar birbirinden uzaklaşır. Yüzey üzerinde “genişlemenin merkezi” diye gösterebilecekleri özel bir nokta yoktur. Balonun merkezi vardır ama bu merkez yüzeyin içinde değildir; bizim dışarıdan eklediğimiz üçüncü boyuttadır.
Evrenin gerçekten bir balon yüzeyi olduğunu söylemiyoruz. Benzetme yalnızca merkezi olmayan genişleme fikrini düşünmemize yardım eder.
Bu noktada tuhaf bir şey ortaya çıkar. Nerede olursak olalım uzak galaksilerin genel olarak bizden uzaklaşıyor gibi görünmesini bekleriz. Başka bir galakside yaşayan gözlemci de genişlemeyi kendi çevresinde görürdü.
O halde yeniden merkeze mi döndük?
Hayır.
Bir gözlemcinin kendisini gözlenebilir evreninin merkezinde görmesi ile fiziksel olarak evrenin ayrıcalıklı merkezinde bulunması aynı şey değildir.
“Gözlenebilir evren” dediğimiz şey, evrenin tamamı anlamına gelmez. Işığın sonlu bir hızı ve evrenin sonlu bir yaşı bulunduğu için yalnızca ışığı bize ulaşabilecek kadar zaman geçmiş bölgeleri görebiliriz. Bizim gözlenebilir evrenimiz doğal olarak bizim bulunduğumuz noktaya göre tanımlanır. Andromeda’daki varsayımsal bir gözlemcinin gözlenebilir evreni ise çok az farklı bir merkezden tanımlanacaktır.
Bu geometrik durum bize kozmik ayrıcalık vermez.
Bir denizin ortasında sis içinde duran gemiden ancak belirli bir mesafeye kadar görebildiğimizi düşünelim. Görüş ufkumuzun dairesi bizi merkeze koyar. Bundan denizin merkezinde bulunduğumuz sonucu çıkmaz.
Evrenin ölçüsünü biraz daha genişlettiğimizde sayıların kendisi sezgimizi zorlamaya başlar. Gözlenebilir evrenin yarıçapı, genişlemenin etkileri nedeniyle yaklaşık 46 milyar ışık yılı ölçeğindedir. “Evren 13,8 milyar yaşındaysa nasıl 46 milyar ışık yılı uzağı görebiliyoruz?” sorusu ilk bakışta haklıdır. Çünkü gördüğümüz ışık yaklaşık 13,8 milyar yıldan daha uzun süredir yolda değildir. Fakat ışık yol alırken uzayın kendisi genişlemiştir; ışığı yayıldığında bize çok daha yakın olan bölgeler bugün çok daha uzaktadır.
Bu da gündelik mesafe sezgimizin kozmolojiye doğrudan taşınamadığı başka bir noktadır.
05.15’te ölçek değiştiğinde dünyanın neden başka göründüğünü konuşmuştuk. İnsan ölçeğinde metre ve kilometre yeterlidir. Güneş Sistemi’nde astronomik birimler kullanmaya başlarız. Yıldızlar arasında ışık yılı gerekir. Galaksiler ve kozmolojiye geçtiğimizde milyonlarca ve milyarlarca ışık yılı devreye girer.
Aynı evrendeyiz.
Ama ölçek değiştikçe anlamlı hale gelen ilişkiler de değişiyor.
Bütün bu rakamların ardından kolayca başka bir sonuca sıçranabilir:
“Demek ki insan önemsizdir.”
Fakat bu sonuç bilimsel verinin kendisinden çıkmaz.
İnsan küçük olabilir.
Merkezde olmayabilir.
Evrenin yaşına kıyasla çok kısa süre yaşamış olabilir.
Bunların hiçbiri “önemsiz” kelimesini fiziksel bir sonuç haline getirmez.
Önem bir uzunluk birimi değildir.
Kilometreyle ölçülmez.
Kütleyle de ölçülmez.
Bir galaksinin insandan büyük olması, galaksinin daha değerli olduğunu göstermez. Güneş’in Dünya’dan çok daha büyük olması Güneş’i etik veya kültürel bakımdan daha önemli bir varlığa dönüştürmez.
Burada yine iki farklı açıklama düzeyini birbirine karıştırma riski vardır.
Fizik bize büyüklük, kütle, enerji, yaş ve uzaklık hakkında bilgi verir.
“Değer” ise başka bir sorudur.
Bir insanın çocuğunun hayatında taşıdığı önem ile Jüpiter’in kütlesini aynı cetvelle karşılaştıramayız.
Kozmik küçüklükten varoluşsal değersizlik çıkarmak, fiziksel bir bulgudan felsefi bir hükme atlamaktır.
Tersi de aynı derecede sorunludur. İnsan kendisini önemli bulduğu için evrenin onun çevresinde kurulmuş olması gerekmez. Değerli olmak için merkezde bulunmak zorunda değiliz.
Bu ayrım tarih boyunca kolay kurulmadı. Dünya’nın evrenin merkezinden çıkarılması bazen insanın aşağılanması olarak anlatıldı. Kopernik’in Güneş merkezli modeli, ardından Dünya’nın sıradan bir gezegen olduğunun anlaşılması, Güneş’in sıradan bir yıldız olduğu fikri, Samanyolu’nun sayısız galaksiden yalnızca biri olduğunun keşfi, insanı adım adım tahtından indiriyormuş gibi sunuldu.
Buna bazen “Kopernikçi ilke”nin daha geniş kültürel hikâyesi eşlik eder: bulunduğumuz yerin özel olduğunu kanıt olmadan varsaymamalıyız.
Fakat bu düşüncenin sonucu “insan hiçbir şeydir” değildir.
Daha mütevazı bir sonuç çıkar:
Evrenin yapısını açıklarken insanı başlangıçta ayrıcalıklı kabul etmemeliyiz.
Bu bilimsel olarak çok verimli bir ilkedir. Dünya’nın özel bir merkez olduğunu varsaymak yerine başka gezegenlerin de aynı fizik yasalarına tabi olduğunu düşünürüz. Güneş’i eşsiz bir gök cismi kabul etmek yerine diğer yıldızlarla karşılaştırırız. Samanyolu’nun bütün evren olduğunu varsaymak yerine diğer galaksileri inceleriz.
Her seferinde insanın bulunduğu nokta olağanüstü bir istisna olmaktan biraz daha çıkar.
Fakat “sıradan” kelimesinin de sınırları vardır.
Dünya kozmik ölçekte merkezde değildir ama bildiğimiz kadarıyla yaşam barındırdığı kesin olarak bilinen tek gezegendir. Bunun evrende yaşamın yalnızca Dünya’da bulunduğu anlamına gelmediğini özellikle ayırmak gerekir. Henüz başka bir yerde yaşam keşfetmedik. Evrenin büyüklüğü ve gezegenlerin bolluğu düşünüldüğünde başka yaşam biçimlerinin bulunması mümkündür, belki de olasıdır; fakat elimizde doğrulanmış ikinci bir örnek henüz yoktur.
Dolayısıyla Dünya’yı “kozmik olarak sıradan bir taş” diye küçümsemek de bilgiye ek bir hüküm olur.
Dünya’nın ilginçliği merkezde olmasından değil, üzerinde gerçekleşmiş süreçlerden kaynaklanabilir.
Bir gezegende sıvı suyun bulunması, karmaşık kimyanın gelişmesi, kendi kopyalarını üretebilen sistemlerin ortaya çıkması, milyarlarca yıllık evrimin sonunda algılayan, öğrenen ve çevresini değiştiren canlıların oluşması bilimsel olarak olağanüstü araştırma konularıdır.
Bunların hiçbiri gezegenin evrenin amacı olduğunu göstermez.
Ama onları önemsiz hale de getirmez.
İnsan açısından daha da ilginç bir durum vardır: Evrenin içinde ortaya çıkan bir madde örgütlenmesi, şimdi evrenin kendisini inceleyebiliyor.
Bu cümle kolayca spiritüel hale getirilebilir:
“Evren insan aracılığıyla kendisini seyrediyor.”
Şiirsel bir ifade olarak kullanılabilir ama bilimsel anlamda dikkat etmek gerekir. Evrenin bütünüyle bir özne olduğunu veya kendisini görmek istediğini gösteren hiçbir şey yoktur. İnsan beyninin evrenin maddesinden oluşması, evrene bütünsel bir bilinç vermemizi gerektirmez.
Daha sade söylediğimizde gerçek zaten yeterince ilginçtir.
Belli fiziksel ve biyolojik süreçlerin sonunda sinir sistemleri ortaya çıktı.
Bazı canlılar çevrelerinin modellerini kurabilecek bilişsel yetenekler geliştirdi.
İnsanlarda dil, kültür, matematik, araç kullanımı ve kuşaklar arası bilgi aktarımı olağanüstü bir ölçekte birikti.
Sonunda teleskoplar yaptık.
Spektroskopi geliştirdik.
Atomların özelliklerini araştırdık.
Yıldızların içindeki süreçleri doğrudan içine girmeden çözmeye başladık.
Kozmik mikrodalga arka planını ölçtük.
Milyarlarca ışık yılı uzaktaki galaksilerden gelen fotonları kaydettik.
Bedenimizin içindeki demirin nerede oluşabileceğini hesaplayabildik.
Bunların hiçbiri bize evrenin hedefi olduğumuzu göstermez.
Ama maddenin bazı örgütlenmelerinin ne kadar sıra dışı yetenekler kazanabileceğini gösterir.
Serinin başında bir ekmek kırıntısıyla başlamıştık. Bir karıncanın taşıdığı küçük parçanın içindeki maddenin nereden geldiğini sorduk. Atomlara indik. Protonları ve elementleri gördük. Yıldızların neden parladığını ve elementleri nasıl ürettiğini izledik. Ölen yıldızların maddesinin uzaya karıştığını, bu eski maddeden Güneş Sistemi’nin oluştuğunu gördük. Dünya’nın maddesinin kaya, hava, su ve canlılar arasında dolaştığını konuştuk.
Sonra daha zor bir eşik geçtik.
Canlı maddeyi cansız maddeden ayıranın özel bir “yaşam maddesi” olmadığını gördük. Yaşamın sıradan kimyanın belirli örgütlenmelerinden çıkmış olabileceğini tartıştık. Evrimin bir merdiven olmadığını, insanın hedef olarak beklenmediğini gördük.
Ölçeği değiştirdik.
Milyarlarca yılı düşünmeye çalıştık.
Entropiyi “her şey bozuluyor” fikrinden ayırdık.
Neden ile amacı birbirinden ayırdık.
Tesadüf ile nedensizliğin aynı şey olmadığını gördük.
Son olarak “yıldız tozu” cümlesini açıp maddenin ortak geçmişini gizli bir kozmik bağa dönüştürmeden okumaya çalıştık.
Bütün bu derslerin sonunda insanın evrendeki yerini tek bir koordinatla gösteremiyoruz.
Çünkü “nerede?” sorusunun kendisi birkaç farklı soruyu taşıyor.
Fiziksel olarak Dünya üzerindeyiz.
Dünya Güneş Sistemi’nin üçüncü gezegeni.
Güneş Sistemi Samanyolu’nun sıradan bölgelerinden birinde.
Samanyolu Yerel Grup’un parçalarından biri.
Yerel Grup kozmik ağın küçük yapılarından biri.
Bütün bunlar gözlenebilir evrenin akıl almaz büyüklüğü içinde son derece küçük bir bölge.
Ama maddi tarih açısından baktığımızda evrenden ayrı değiliz.
Bedenimizin hidrojeninin önemli bir bölümü erken evrene kadar uzanıyor.
Karbonumuz ve oksijenimiz yıldızsal süreçlerle ilişkili.
Dünya’nın maddesi daha eski kozmik yapıların devamı.
Biyolojik olarak yaşam ağacının küçük bir dalıyız.
Tarihsel olarak ise yalnızca birkaç yüz bin yıldır var olan bir türüz.
Kozmik ölçekte yeni geldik.
Bir anlamda insanın evrendeki yerine verebileceğimiz en iyi cevap budur:
Merkezde değiliz ama dışarıda da değiliz.
Evrene yukarıdan bakan yabancı bir madde değiliz.
Evrenin içinde oluşmuş maddi süreçlerden biriyiz.
Bu cümle insanı ne tahta çıkarır ne de siler.
Bizi doğru ölçeğe yerleştirir.
Belki insan-merkezcilikten çıkmanın en güç tarafı da budur. İnsan yalnızca “özel değil” diye küçültülmez; diğer varlıklarla ve maddi tarihle yeniden ilişkilendirilir. Dünya insan için kurulmuş bir sahne olmaktan çıkar. İnsan da Dünya’ya dışarıdan bırakılmış bir seyirci olmaktan çıkar.
Gezegen bizden milyarlarca yıl önce vardı.
Bizden sonra da başka biçimlerde var olmaya devam edecek.
Bakteriler bizden çok daha uzun süredir burada.
Bitkiler, mantarlar, hayvanlar ve mikroorganizmalar yaşam ağacının bizim dışımızdaki dev bölümünü oluşturuyor.
Dünya’nın tarihi insan tarihine indirgenemiyor.
Evrenin tarihi ise Dünya tarihine hiç indirgenemiyor.
Bunu kabul etmek insan yaşamını değersizleştirmek yerine bazı sorumlulukları daha görünür bile kılabilir. Dünya kozmik olarak merkezde olmayabilir fakat yaşamlarımızın gerçekleşebildiği tek yer şu anda burasıdır. Başka gezegenlerin bulunması Dünya’yı kullanılıp atılabilir hale getirmez. Evrenin büyüklüğü, yaşadığımız ekolojik ilişkilerin önemini azaltmaz.
“Nasıl olsa evrende milyarlarca gezegen var” cümlesi de “Dünya evrenin merkezi” cümlesi kadar insan-merkezci bir rahatlığa dönüşebilir.
Büyüklük bolluk anlamına gelmez.
Uzaklık erişilebilirlik anlamına gelmez.
Başka dünyaların var olması, bu dünyanın yerine kolayca yenisini koyabileceğimiz anlamına gelmez.
Ölçek dersinin son bir kez işe yaradığını görebiliriz. Kozmik ölçekte Dünya çok küçüktür. İnsan yaşamı açısından ise bütün bilinen tarihimizin, biyolojimizin, ilişkilerimizin ve maddi varoluşumuzun gerçekleştiği çevredir.
İki cümle aynı anda doğrudur.
Bir şeyi küçük gösteren ölçek, onun başka bir ölçekte önemini ortadan kaldırmaz.
Gece yeniden gökyüzüne baktığımızda görüntü değişmedi.
Dünya hâlâ hareketsiz gibi.
Yıldızlar hâlâ başımızın çevresindeki kubbeye serpilmiş gibi görünüyor.
Ama artık gördüğümüz şeyin tamamının duyularımıza doğrudan verildiğini sanmıyoruz.
Altımızdaki gezegen dönüyor.
Güneş’in çevresinde hareket ediyor.
Güneş Samanyolu’nun içinde ilerliyor.
Galaksimiz başka galaksilerle kütleçekimsel ilişkiler içinde.
Uzay büyük ölçekte genişliyor.
Gökyüzündeki ışıkların bir bölümü bize ulaşmak için milyonlarca veya milyarlarca yıl yol aldı.
Ve o gökyüzüne bakan bedenin içindeki maddelerin bir bölümü, baktığımız yıldızlardan çok daha eski bir tarihe sahip.
Serinin başında sorduğumuz soru böylece başka bir biçimde geri geliyor.
Elimizdeki madde nereden geldi?
Evrenin tarihinden.
Peki insan evrenin neresinde?
Tam içinde. Ama merkezinde değil.
05 — Evren, Madde ve Yaşam dizisinin temel cümlesini de burada bırakabiliriz:
İnsan evrenin hedefi ya da merkezi değildir; evrenin maddi tarihi içinde ortaya çıkmış, onu kısmen anlayabilen geçici bir örgütlenmedir. Merkezde olmamak, önemsiz olmak demek değildir.


