Akşam evdesiniz. Yapmanız gereken bir iş yok. Bir süre telefona bakıyor, sonra kapatıyorsunuz. Film açmayı düşünüyorsunuz ama hiçbir şey ilginizi çekmiyor. “Canım sıkılıyor,” diyorsunuz. Birkaç gün sonra benzer bir akşam daha yaşanıyor. Bu kez durum biraz farklı. Oturmak zor geliyor, kalkıp mutfağa gidiyorsunuz, geri dönüyorsunuz. Telefonu elinize alıyor, neden aldığınızı unutup tekrar bırakıyorsunuz. Göğsünüzde belli belirsiz bir ağırlık, midenizde hafif bir huzursuzluk var. Ortada açıkça kötü bir şey yok ama sanki bir şey olması gerekiyormuş gibi hissediyorsunuz.
İki durumda da gündelik dilde “sıkıntı” sözcüğünü kullanabiliriz. Fakat yaşanan deneyimler aynı değildir.
Can sıkıntısında çoğu zaman dünyanın bize sunabileceği şeyler çekiciliğini kaybetmiş gibidir. İç sıkıntısında ise dünya tamamen ilgisiz görünmeyebilir; tam tersine, ortada henüz belirlenemeyen bir şey fazla önem kazanmış gibidir. Birinde “Ne yapsam?” sorusu öne çıkarken diğerinde “Neyim var?” sorusu belirir.
Bu ayrım kesin bir psikolojik sınıflandırma değildir. Gündelik konuşmada iki ifade birbirinin yerine kullanılabilir, hatta aynı anda yaşanabilir. Yine de aralarındaki farkı düşünmek yararlıdır. Çünkü “sıkıntı” dediğimiz her deneyimi aynı nedenle açıklamaya başladığımızda, birbirinden oldukça farklı durumları tek bir sözcüğün içine kapatırız.
Can sıkıntısında dünya çekmez
Önceki derste can sıkıntısının yalnızca yapacak iş bulunmaması olmadığını görmüştük. İnsan çok sayıda seçenek arasında da sıkılabilir. Film vardır, kitap vardır, arkadaşlar vardır, dışarı çıkılabilir; ama hiçbir seçenek yeterince çekici görünmez.
Can sıkıntısında zaman özellikle görünür hale gelir. Dakikalar geçmek bilmez. Saat birkaç kez kontrol edilir. Yapılan şeyin kendisinden çok ne zaman biteceği önem kazanır. İnsan bir faaliyetle meşgul olsa bile onunla ilişki kuramıyorsa sıkılabilir.
Bu nedenle can sıkıntısını dünyadaki nesnelerin geçici olarak çekim gücünü kaybetmesi gibi düşünebiliriz.
Bir kitabın kapağı açılır ama birkaç sayfa sonra bırakılır. Müzik değiştirilir. Televizyon kanalları dolaşılır. Sosyal medyada aşağı doğru kaydırılır. Her yeni nesne kısa süreliğine “belki bu” dedirtir ve birkaç saniye sonra etkisini kaybeder.
Can sıkılan kişi çoğu zaman bir nesne arar.
İç sıkıntısında ise bazen tam tersine bir nesneden kurtulmak isteriz fakat onun ne olduğunu bilmiyoruzdur.
Ortada bizi açıkça meşgul eden bir mesele bulunmayabilir. Buna rağmen beden rahat değildir. Dikkat herhangi bir faaliyete yerleşmez. İnsan odada dolaşabilir, pencereye gidebilir, nefesini kontrol edebilir, birine mesaj atmayı düşünüp vazgeçebilir.
Can sıkıntısında “hiçbir şey beni çekmiyor” duygusu ağır basarken iç sıkıntısında “bir şey beni rahat bırakmıyor” duygusu belirginleşebilir.
Aradaki fark küçük görünür ama önemlidir.
İç sıkıntısının nesnesi neden kolay bulunmaz?
Birinden kötü bir haber aldığımızda neden üzüldüğümüzü söylemek kolaydır. Bir tartışmadan sonra öfkeliysek öfkenin bağlandığı olay bellidir. İç sıkıntısında ise bazen neden ile duygu arasındaki bağlantı görünmez hale gelir.
Sabah uyanırız ve bir ağırlık hissederiz. “Bugün bir şey olacakmış gibi” gelir. Sonra neden aramaya başlarız.
İş mi?
Para mı?
Dün söylediğimiz bir şey mi?
Sağlığımız mı?
Birinden cevap beklememiz mi?
Zihin, bedendeki huzursuzluğa uygun bir açıklama bulmaya çalışır.
Burada önceki dersteki ayrım yeniden önem kazanır: Bir duyguyu hissetmek ile onun nedenini bilmek aynı şey değildir. İç sıkıntısı özellikle bu farkın belirginleştiği deneyimlerden biridir. Çünkü duygu güçlüdür fakat nedeni aynı açıklıkta değildir.
Bu durum insanı rahatsız eder. Nedeni belli olan bir sorunla uğraşmak, bazen nedeni belli olmayan bir huzursuzluktan daha kolaydır. “Yarınki sınav için kaygılıyım” dediğimizde en azından duygunun bir adresi vardır. “İçimde bir sıkıntı var ama neden bilmiyorum” dediğimizde ise duygu açıkta kalır.
Böyle zamanlarda rastladığımız ilk açıklama kolayca fazla güçlü hale gelebilir.
Bir arkadaşımız mesajımıza kısa cevap vermiştir. “Demek ki bunun yüzünden böyle hissediyorum” deriz. İşyerinde küçük bir sorun vardır; sıkıntıyı ona bağlarız. Vücudumuzda fark ettiğimiz sıradan bir belirti bütün dikkatimizi üzerine çekebilir.
Bu açıklamaların bazıları doğru olabilir. Mesele onların yanlış olduğunu varsaymak değildir. Sorun, açıklamayı yalnızca duygunun kuvvetinden çıkarmaktır.
İç sıkıntısı bir neden aramamıza yol açar; bulduğumuz ilk nedenin gerçekten bütün tabloyu açıkladığını garanti etmez.
Beden bazen cümleden önce gelir
İç sıkıntısını yalnızca düşünceler üzerinden açıklamaya çalışınca başka bir şeyi kaçırırız: Çoğu zaman beden, kişi ne düşündüğünü henüz söylemeden önce bir şey yaşamaya başlamıştır.
Omuzlar gergindir. Nefes biraz yüzeyselleşmiştir. Mide hareketlidir. Uyku yeterli olmamıştır. Gün boyunca çok fazla kahve içilmiş olabilir. Uzun süre gürültülü bir yerde bulunulmuştur. Birkaç gündür sürekli yetişilmesi gereken işler vardır. İnsan bunların hiçbirini tek başına “sorun” olarak görmeyebilir.
Fakat beden bütün bu günü birlikte taşır.
Akşam sakin bir odaya geçildiğinde dışarıdaki hareket durur ama bedendeki hareket hemen durmayabilir. Gün boyunca yetişmeye çalışan kişi artık hiçbir yere yetişmek zorunda değildir; yine de bedeni hâlâ yetişmesi gerekiyormuş gibi davranabilir.
Böyle bir durumda iç sıkıntısını “yanlış düşünce” diye açıklamak tuhaf olur. Henüz açık bir düşünce bile olmayabilir.
Aynı şekilde onu yalnızca biyolojik bir mekanizmaya indirgemek de eksiktir. Çünkü bedenin taşıdığı gerilim de bir hayatın içinde oluşmuştur. Çalışma temposu, ekonomik belirsizlik, bakım yükü, ilişkiler, uykunun düzeni, çevresel gürültü, sürekli ulaşılabilir olma zorunluluğu bedenden ayrı şeyler değildir.
İç sıkıntısı bu nedenle bazen ne yalnızca “kafamızdadır” ne de yalnızca “bedenimizde”. İkisini ayırmaya çalıştığımız sınırın kendisinde oluşur.
Bir toplantıda saatlerce kendimizi tutarız. Patronun söylediği bir söze cevap vermeyiz. Bir yakınımızı üzmemek için konuşmayı erteleriz. Para sorununu gün boyunca düşünmemeye çalışırız. Yapılması gereken işler olduğu için bedenin verdiği işaretleri duymayız.
Akşam bütün görevler ortadan kalktığında geriye yalnızca “içimde bir sıkıntı var” cümlesi kalabilir.
Duygunun nedeni tek bir olay olmayabilir. Gün boyunca söylenmeyen, ertelenen, taşınan ve bastırılan birçok küçük şey aynı deneyimin içine yığılmış olabilir.
Can sıkıntısı ile iç sıkıntısı birbirine dönüşebilir
İki deneyim ayrı olsa da aralarında duvar yoktur.
Uzun süre canı sıkılan biri giderek huzursuzlaşabilir. Hiçbir şeyin ilgisini çekmemesi önce zamanın geçmemesi olarak yaşanırken sonra “Bende bir sorun mu var?” sorusuna dönüşebilir. Böylece can sıkıntısı iç sıkıntısını beslemeye başlar.
Tersi de olabilir.
İçinde belli belirsiz bir huzursuzluk taşıyan kişi bir filme dikkat veremez, kitabı okuyamaz, sohbetten keyif alamaz. Sonra bunu “Bugün canım hiçbir şey yapmak istemiyor” diye adlandırır. İlk bakışta can sıkıntısı gibi görünen şeyin altında başka bir gerilim bulunabilir.
Bu nedenle davranışa bakarak duyguyu doğrudan çıkarmak mümkün değildir.
Aynı kişi koltukta hiçbir şey yapmadan oturuyor olabilir. Bir durumda yalnızca sıkılıyordur; başka bir durumda zihni yaklaşan bir sorunla meşguldür; bir diğerinde ise nedenini henüz söyleyemediği bedensel bir huzursuzluk yaşıyordur.
Dışarıdan görüntü aynıdır.
İçerideki ilişki farklıdır.
Bu ayrım aynı zamanda neden her sıkıntının aynı yöntemle ortadan kalkmadığını da açıklar. Can sıkıntısı bazen yeni bir faaliyetle gerçekten dağılabilir. İç sıkıntısında ise faaliyet yalnızca geçici bir örtü oluşturabilir. İnsan filmi açar, telefonu eline alır, temizlik yapar veya yürüyüşe çıkar; hareket ettiği sürece rahatlar. Durduğu anda huzursuzluk geri gelir.
Bu, yapılan şeylerin yanlış olduğu anlamına gelmez. Yalnızca bir duyguyu bastırmak ile onu doğuran koşulların değişmesi arasındaki farkı gösterir.
“Bir şey olacakmış gibi” hissetmek
İç sıkıntısının ilginç yanlarından biri geleceğe doğru açılmasıdır.
Ortada henüz gerçekleşmiş bir olay bulunmaz ama kişi yaklaşmakta olan bir şey varmış gibi hissedebilir. Telefon çalacakmış, kötü bir haber gelecekmiş, bir şey unutulmuş veya önemli bir sorun gözden kaçmış gibi.
Gündelik dilde “İçime doğdu” dediğimiz durumlarla burası kolayca karışabilir.
Sonradan gerçekten kötü bir şey olduğunda önceki sıkıntıyı hatırlarız: “Ben zaten hissetmiştim.” Hiçbir şey olmadığında ise o günü çoğunlukla hatırlamayız. Böylece iç sıkıntısı geçmişe dönük olarak bir işarete dönüşebilir.
Oysa sıkıntının gerçek olması, geleceği haber verdiği anlamına gelmez.
İnsan belirsizliği yalnızca boşluk olarak yaşamaz; ona anlam vermeye çalışır. Özellikle huzursuz olduğumuzda çevredeki ayrıntılar işaret niteliği kazanmaya başlayabilir. Birinin ses tonu, gelen bir bildirim, alışılmadık bir sessizlik, bedendeki küçük bir değişiklik… Bunlardan herhangi biri sıkıntının nedeni veya yaklaşan olayın belirtisi gibi görülebilir.
Burada zihin saçma bir şey yapmıyor. Belirsiz bir deneyime biçim vermeye çalışıyor.
Fakat biçim verme ihtiyacı ile bulunan biçimin doğruluğunu birbirine karıştırmamak gerekir.
Serinin ilerleyen derslerinde işaret bekleme ve belirsizlik meselesine ayrıca döneceğiz. Şimdilik korunması gereken ayrım daha basit: İç sıkıntısı bize bir şey yaşadığımızı söyler; ne olacağını haber vermek zorunda değildir.
Her huzursuzluğu hastalık saymak gerekmez
“İç sıkıntısı” gündelik dilin geniş ifadelerinden biridir. Kısa süreli gerginlikten yoğun kaygıya kadar çok farklı deneyimleri anlatmak için kullanılabilir. Bu yüzden yalnızca bu ifadeden hareketle psikolojik bir tanı çıkarmak mümkün değildir.
İnsan zaman zaman nedeni açık olmayan huzursuzluk yaşayabilir. Uykusuzluk, yoğun çalışma dönemi, çatışmalı ilişkiler, maddi sorunlar, bedensel rahatsızlıklar veya hayatın içinde biriken belirsizlikler bunun parçası olabilir.
Önemli olan tek bir anı hemen adlandırmak değil, deneyimin nasıl seyrettiğine bakmaktır.
Sıkıntı uzun süre devam ediyor, giderek yoğunlaşıyor, uykuya, işe, ilişkilere veya günlük işlevlere belirgin biçimde zarar veriyorsa artık yalnızca geçici bir ruh hali olarak düşünülmemesi gerekebilir. Böyle bir durumda profesyonel değerlendirme anlamlıdır. Bu sınırın varlığı, gündelik her huzursuzluğun hastalık olduğu anlamına gelmez; yalnızca aynı sözcüğün çok farklı yoğunlukları örtebildiğini gösterir.
Gündelik psikoloji dilinin sorunlarından biri tam da budur. Aynı kelimeyle hem yarım saatlik bir huzursuzluğu hem de aylar süren ciddi bir sıkıntıyı anlatabiliriz.
Kelime aynıdır ama deneyim aynı değildir.
Aynı “sıkıntı”nın içinde iki farklı soru
Akşamki odaya geri dönelim.
İlk akşam insan pencereye bakıp “Ne yapsam?” diye düşünüyor. Önünde birçok seçenek var ama hiçbirisi çekmiyor. Zaman boşalmış, fakat onu dolduracak bir yön oluşmamış.
İkinci akşam ise aynı kişi “Neden böyleyim?” diye soruyor. Yapacak şey bulamamaktan çok, içine yerleşmiş huzursuzluğa bir anlam arıyor. Bir faaliyet seçse bile mesele tamamen ortadan kalkmayabilir.
Gündelik dil ikisine de sıkıntı diyor.
Belki de ayrımı korumanın en kolay yolu, sıkıntının bizi hangi soruya ittiğine bakmaktır.
Can sıkıntısı çoğu zaman dünyaya yönelir: Ne yapabilirim, ne ilgimi çeker, zamanımı neyle geçirebilirim?
İç sıkıntısı ise daha çok yaşanan durumun kaynağını arar: Beni rahatsız eden nedir, neden rahat değilim, hangi şey henüz adını koyamadığım biçimde beni meşgul ediyor?
Bazen bu iki soru birbirine karışır. Zaten insan deneyiminin büyük kısmı böyle karışıklıkların içinde oluşur.
Ama her ikisine de yalnızca “sıkıntı” deyip geçtiğimizde önemli bir ayrımı kaybederiz: Bazen sorun dünyanın bize hiçbir şey sunmaması değildir; dünya aynı yerde dururken bizim içimizde henüz nereye bağlanacağını bilmediğimiz bir hareket başlamıştır.


