Sabah olmuş, gün başlamış, yapılabilecek şeyler de belli. Masada yarım kalmış bir iş var. Mutfağa gidilebilir, dışarı çıkılabilir, bir arkadaş aranabilir, alışveriş yapılabilir. İnsan bunların hepsini biliyor ama yine de yerinden kalkmak istemiyor. “Bugün hiçbir şey yapmak istemiyorum,” diyor.
Bu cümle çoğu zaman basit bir isteksizlik ifadesi gibi duyulur. Oysa içinde birkaç farklı durum birbirine karışabilir. İnsan gerçekten dinlenmek istiyor olabilir. Yapması gereken işlerden kaçıyor olabilir. Ne istediğini bilmiyor olabilir. Bedeni yorgun olabilir. Bir süredir yaptığı şeylerle bağını kaybetmiş olabilir. Önündeki görevler fazla ağırlaşmış olabilir. Ya da “hiçbir şey” dediği şey aslında yalnızca kendisinden beklenen şeylerdir.
Bu yüzden “hiçbir şey yapmak istemiyorum” cümlesini hemen tembellik, motivasyon eksikliği ya da psikolojik bir sorun diye adlandırmak aceleci olur.
Önce daha temel bir ayrım gerekir: Bir şeyi yapabilecek durumda olmak ile onu yapmak istemek aynı şey değildir.
İstememek ile yapamamak arasındaki sınır
Gündelik dilde isteksizlik çoğu zaman irade meselesi gibi anlatılır. “Kendini zorlasan yaparsın”, “başlamak istemiyorsun”, “biraz disiplinli ol” gibi cümleler bu varsayıma dayanır.
Bazen gerçekten de mesele budur. İnsan yapmak istemediği bir işe başlar ve birkaç dakika sonra devam edebilir. İlk direnç aşılmıştır.
Fakat her isteksizlik böyle değildir.
Bir gece doğru dürüst uyumamış birinin sabah çalışmak istememesi ile aylardır aynı işi yapan birinin masaya baktığında hiçbir hareket hissetmemesi aynı şey değildir. Birinde bedenin kapasitesi azalmıştır. Diğerinde yapılan işin kişi için taşıdığı anlam zayıflamış olabilir.
Bir üçüncü durumda ise kişi yapmak istediği şeyi bilir ama başlamakta zorlanır. Bilgisayarı açması gerektiğini düşünür, açmaz. Mesajı cevaplaması gerekir, erteler. Evden çıkmak ister ama hazırlanma fikri bile yorucu gelir.
Burada “istemiyorum” sözcüğü gerçekte birkaç farklı şeyi örtebilir:
“Enerjim yok.”
“Bununla uğraşmak istemiyorum.”
“Nereden başlayacağımı bilmiyorum.”
“Yapmam gerektiğini biliyorum ama başlayamıyorum.”
“Bunun artık neden önemli olduğunu bilmiyorum.”
Bu cümlelerin hepsi dışarıdan aynı davranışa yol açabilir: hiçbir şey yapılmaz.
Fakat davranışın aynı olması, nedenin de aynı olduğu anlamına gelmez.
“Hiçbir şey” gerçekten hiçbir şey midir?
“Hiçbir şey yapmak istemiyorum” diyen birine biraz daha dikkatli baktığımızda bazen ilginç bir durum ortaya çıkar. İnsan işe gitmek istemiyordur ama saatlerce bir arkadaşıyla konuşabilir. Ders çalışmak istemiyordur ama mutfakta yemek yapabilir. Evden çıkmak istemiyordur ama bütün gün internette dolaşabilir.
O halde gerçekten hiçbir şey istemiyor değildir.
Daha çok belirli şeyleri istemiyordur.
Fakat bu ayrımı çoğu zaman kendimiz de fark etmeyiz. Çünkü yapılması gereken işler zihnimizde “hayat”ın kendisi gibi yer kaplar. İş, okul, ev işleri, randevular, başkalarına verilen sözler ve sürekli ertelenen görevler üst üste geldiğinde bunları yapmak istememek kolayca “hiçbir şey yapmak istemiyorum” cümlesine dönüşür.
Burada sözcüklerin yaptığı küçük bir kayma vardır.
“Kendimden beklenenleri yapmak istemiyorum” yerine “hiçbir şey yapmak istemiyorum” deriz.
Bu değişiklik önemsiz değildir. Çünkü ilk cümle ilişkiseldir. Kimin ne beklediğini, neden beklediğini ve bu beklentinin kişi için ne anlama geldiğini sormaya izin verir. İkinci cümle ise sorunu doğrudan kişinin içine taşır.
Artık mesele işin kendisi değil, “isteksiz bir insan” olmaktır.
Bir öğrenci sürekli sınavlara hazırlanmak istemiyorsa bunun tek açıklaması öğrencinin motivasyonsuzluğu değildir. Sınavın hayatındaki yeri, başarı baskısı, yaptığı çalışmanın anlamı, başarısızlığın sonuçları ve kendi geleceği üzerinde ne kadar söz sahibi hissettiği de deneyimin parçasıdır.
Aynı şey çalışma hayatı için de geçerlidir. İnsan yaptığı iş üzerinde hiçbir karar veremiyor, yalnızca kendisine verilen görevleri yetiştiriyor ve yaptığı şeyin sonucuyla ilişki kuramıyorsa zamanla “çalışmak istememesi” şaşırtıcı değildir.
Burada isteksizlik yalnızca içsel bir eksiklik olmayabilir. Kişinin yaptığı faaliyetle kurduğu ilişkinin göstergesi de olabilir.
İstek nereden gelir?
İstek hakkında konuşurken çoğu zaman onun insanın içinde hazır bulunduğunu varsayarız. Sanki herkesin içinde belli miktarda motivasyon vardır; bazı insanlar bunu iyi kullanır, bazıları kullanamaz.
Gündelik deneyim pek böyle işlemez.
Bir şeyi istememiz çoğu zaman o şeyle kurduğumuz ilişki içinde oluşur. Bir arkadaşımızla konuşurken yeni bir fikir gelir ve birden çalışmak isteriz. Bir işi tek başımıza yapamadığımız halde biri yanımıza oturduğunda başlayabiliriz. Aylarca ilgilenmediğimiz bir konu, yeni bir bağlama girdiğinde tekrar çekici hale gelebilir.
İstek yalnızca “içimizden çıkan” bir enerji değildir.
Başka insanların ilgisi, bir işin anlamı, sonuç üzerinde söz sahibi olma duygusu, yapılabilir görünmesi, geçmiş deneyimler ve bulunduğumuz ortam isteğin oluşmasına katılır.
Bu yüzden “motivasyonum yok” cümlesi bazen açıklama olmaktan çok yeniden sorulması gereken bir sorudur.
Neye yönelik motivasyon yok?
Hangi koşullarda yok?
Her zaman mı yok?
Birisiyle birlikteyken değişiyor mu?
İşin sonucu size ait olduğunda değişiyor mu?
Zorluk arttığında mı kayboluyor, yoksa anlamsızlık arttığında mı?
Bu sorular kişiyi suçlamaktan çok deneyimin yapısını açar.
Çünkü aynı insan bir alanda son derece hareketli, başka bir alanda tamamen isteksiz olabilir. Bu durumda “motivasyon sahibi olmak” sabit bir kişilik özelliği gibi düşünülemez.
İstek ilişkisel olarak kurulur.
Yapmak istemediğimiz şey bazen fazla büyümüştür
Bazı günler bir işin kendisinden çok onun zihnimizdeki büyüklüğü hareketi durdurur.
Bir rapor yazılacaktır. İlk adım aslında bilgisayarı açıp birkaç not toplamaktır. Fakat kişi artık yalnızca ilk adımı görmez. Raporun tamamını, yetişme süresini, hata ihtimalini, patronun değerlendirmesini ve başarısızlık durumunda olacakları aynı anda düşünür.
Tek bir görev bütün geleceği üzerine toplamış olur.
Böyle durumlarda “başlayamamak” kolayca “istememek” gibi hissedilir.
İnsan kendisini görevin karşısında bulur ve hareket etmez. Sonra bu hareketsizliği kendi karakterine bağlar: “Ben üşengecim.” Oysa aynı kişi daha küçük ve sınırları belli işler karşısında rahatlıkla hareket edebilir.
Burada yapılan şey yalnızca zor değildir; sembolik olarak fazla yük taşımaktadır.
Bir telefon görüşmesi yalnızca telefon görüşmesi değildir. Bir reddedilme ihtimalidir.
Bir başvuru yalnızca form doldurmak değildir. Kendi değerinin sınanması gibi yaşanabilir.
Bir ödev yalnızca ödev değildir. “Başarılı biri miyim?” sorusuna bağlanabilir.
Görev büyüdükçe hareket küçülür.
Bu yüzden bazen “istemiyorum” dediğimiz şeyin içinde “başaramazsam ne olacak?” sorusu bulunabilir. Fakat bunun her isteksizliğin gizli nedeni olduğunu söylemek de doğru olmaz. Mesele yeniden aynı yere gelir: davranışı görüp nedeni otomatik olarak çıkaramayız.
Dinlenmek istemek neden suçluluk yaratır?
Bir gün boyunca hiçbir şey yapmak istememek bazen yalnızca dinlenme ihtiyacıdır.
Fakat bunu kabul etmek her zaman kolay değildir.
Çünkü dinlenmenin kendisi de ölçülmeye başlanmıştır. Hafta sonu “iyi değerlendirilmeli”, tatilde “bir şeyler yapılmalı”, boş vakit “verimli kullanılmalı”dır. Dinlenme bile sonraki çalışma döneminde daha üretken olmanın aracı olarak meşrulaştırılır.
“Bugün hiçbir şey yapmayacağım” dediğimizde bile bunun gerekçesini vermek isteriz.
“Çok yoruldum.”
“Buna ihtiyacım vardı.”
“Yarın daha iyi çalışırım.”
Sanki hiçbir şey yapmamanın kendi başına geçerli olabilmesi için başka bir amaca hizmet etmesi gerekir.
Bu durumda dinlenme isteği kolayca ahlaki bir soruna dönüşür. İnsan koltukta otururken bile kendisini boşa zaman geçiriyormuş gibi hisseder. Bir süre sonra dinlenemez de. Yapmadığı işler zihninde dolaşmaya devam eder.
Ne çalışıyordur ne dinleniyordur.
Çalışma düzeninin ilginç yanlarından biri budur: iş bittikten sonra bile ölçüleri insanın içinde çalışmaya devam edebilir.
Althusser’in özneleşme dediği şeyi burada gündelik düzeyde görebiliriz. Kişiye sürekli dışarıdan emir verilmesi gerekmez. “Üretken olmalıyım”, “zamanımı iyi kullanmalıyım”, “boş durmamalıyım” gibi ölçüler kişinin kendi kendisiyle konuşma biçimine yerleşebilir.
Bu durumda “hiçbir şey yapmak istemiyorum” yalnızca hareketsizlik değil, bu ölçülere karşı küçük bir direnç de olabilir.
Elbette her dinlenme isteğini siyasal bir direniş olarak romantikleştirmek anlamsız olur. Bazen insan yalnızca yorulmuştur.
Ama yorgunluğun nedenini sormak yine de gerekir.
İsteksizlik her zaman aynı süre boyunca kalmaz
Bazı sabahlar hiçbir şey yapmak istemeyiz ve öğleden sonra bu durum kendiliğinden geçer. Bir arkadaş gelir, yürüyüşe çıkarız, bir işe başlarız ve gün başka türlü devam eder.
Böyle geçici dönemler insan hayatının olağan parçalarıdır.
Fakat isteksizlik uzun süre devam ettiğinde başka bir soru ortaya çıkar.
Kişi yalnızca işe değil, daha önce sevdiği etkinliklere de yönelmekte zorlanıyorsa; bu durum haftalar boyunca sürüyorsa; uyku, iştah, dikkat, sosyal ilişkiler ve günlük işlevlerde belirgin değişiklikler oluşuyorsa, “biraz motivasyonsuzum” demek artık deneyimi açıklamak için yeterli olmayabilir.
Burada tanı koymak başka bir iştir. Aynı belirtiler farklı nedenlerle ortaya çıkabilir ve kişinin bütün durumunun değerlendirilmesi gerekir.
Önemli olan gündelik bir isteksizliği hemen hastalık saymamak kadar, uzun süren ve hayatı belirgin biçimde daraltan bir durumu da yalnızca irade meselesine çevirmemektir.
“Biraz kendini zorla” cümlesi bazı günlerde işe yarayabilir.
Bazı durumlarda ise kişiye zaten yapmakta zorlandığı şeyi neden yapamadığını açıklamak yerine yalnızca yeni bir yük ekler.
Belki soru “Neden hiçbir şey istemiyorum?” değildir
Sabahki masaya geri dönelim.
Yarım kalmış iş hâlâ orada. Telefon, mutfak, dışarıdaki sokak, yapılacak işler aynı yerde. Kişi hâlâ kalkmamış olabilir.
İlk bakışta sorulacak en doğal soru şudur:
“Neden hiçbir şey yapmak istemiyorum?”
Ama belki bu soru fazla geniştir.
Çünkü insanın hiçbir şey istememesi ile mevcut seçeneklerden hiçbirini istememesi aynı değildir. Dinlenme ihtiyacı ile bir faaliyete yabancılaşmak aynı değildir. Yapmak istememek ile başlayamamak da aynı değildir.
Bazen isteksizliğin kendisine bakmak yerine hangi faaliyetin karşısında ortaya çıktığına bakmak daha açıklayıcıdır.
İnsan ne zaman hareket ediyor?
Ne zaman duruyor?
Hangi işte zaman geçmiyor?
Hangi ilişkide enerjisi değişiyor?
Yapması gereken şey kendi seçimi olduğunda durum aynı mı?
“Hiçbir şey yapmak istemiyorum” cümlesi böyle bakıldığında insan hakkında verilmiş genel bir hüküm olmaktan çıkar.
Belki de daha doğru soru şudur:
Hiçbir şey yapmak istemiyor muyum, yoksa önümde duran şeylerin hiçbiri şu anda benim hareketimi kuramıyor mu?


