Bir evin önünde durup “Bu ev Ayşe’nin” dediğimizde, cümle bize son derece doğal gelir. Evin taş olduğunu, iki katlı olduğunu veya beyaza boyandığını söylerken nasıl bir özelliğini tarif ediyorsak, sanki “Ayşe’nin olması” da aynı türden bir özellikmiş gibi konuşuruz. Oysa biraz önceki Meta Fetişizmi dersinde geliştirdiğimiz bakışı bu cümleye uyguladığımızda tuhaf bir durum ortaya çıkar. Evin taşını, betonunu, kapısını, penceresini, büyüklüğünü ve rengini gösterebiliriz; fakat “Ayşe’ye ait olma” özelliğini evin herhangi bir fiziksel parçasında bulamayız. Evi söküp bütün malzemelerini laboratuvarda incelesek içinden “Ayşe’nin mülküdür” diye bir madde çıkmaz.
Buna rağmen mülkiyet hayalî değildir. Ayşe evi satabilir, kiraya verebilir, miras bırakabilir, belirli sınırlar içinde değiştirebilir ve başkalarının kullanımını engelleyebilir. Başka biri “Ev şu anda boş, ben de barınmak istiyorum” diyerek kendiliğinden eve yerleşemez. Demek ki evin fiziksel yapısında bulunmayan bir özellik, insanların davranışları üzerinde son derece gerçek sonuçlar doğurabilmektedir. Mülkiyet sorununu anlamaya başlayacağımız yer tam burasıdır: Mülkiyet nesnenin doğal bir özelliği değil, nesne üzerinden insanlar arasında kurulmuş toplumsal bir ilişkidir.
Bu ayrım ilk bakışta gereksiz bir kelime oyunu gibi görünebilir. Sonuçta gündelik hayatta “Bu ev benim”, “Bu tarla onun”, “Bu şirket onların” diyerek ne demek istediğimizi biliriz. Fakat Marx açısından tam da bu kendiliğinden anlaşılır görünen ifadeler araştırmanın başlangıç noktalarıdır. Bir önceki derste fiyat etiketine bakıp “500 TL zaten bu ürünün fiyatıdır” demekle yetinmemiştik. Şimdi de “Bu ev zaten sahibinindir” demekle yetinmeyeceğiz. “Sahibi olmak” dediğimiz şeyin hangi toplumsal ilişkileri içerdiğini soracağız.
Mülkiyeti yalnızca “bir şeye sahip olmak” diye tanımlamak bu nedenle yetersizdir. Çünkü “sahip olmak” sözcüğünün kendisi açıklanması gereken şeyi tekrar eder. Bir şeye sahip olmak ne demektir? Onu kullanabilmek mi? Satabilmek mi? Başkasının kullanmasını engelleyebilmek mi? Ondan gelir elde edebilmek mi? Üzerinde değişiklik yapabilmek mi? Miras bırakabilmek mi? Yok edebilmek mi? Bu yetkilerin hepsi her durumda aynı kişide toplanmak zorunda değildir.
Bir apartman dairesini düşünelim. Dairenin sahibi başka şehirde yaşayabilir ve eve yıllardır hiç girmemiş olabilir. Kiracı ise her gün o evde yaşar, odalarını kullanır, mutfağında yemek yapar, kapısını kilitler ve gündelik hayatını orada sürdürür. Fiziksel kullanım kiracıdadır; fakat kiracı evi satamaz. Ev sahibi ise evi fiilen kullanmadığı halde satabilir, belirli koşullar altında kira ilişkisini sona erdirebilir veya mülkiyeti miras bırakabilir. Eğer ev banka kredisiyle alınmış ve ipotekliyse, malikin tasarruf imkanları ayrıca başka bir hukuki ilişkiyle sınırlandırılmış olabilir. Apartman yönetimi de binanın ortak alanları üzerinde tek tek maliklerden farklı yetkilere sahiptir. Bir tek evin çevresinde bile kullanım, sahiplik, denetim, borç ve tasarruf birbirinden ayrılabilir.
Bu nedenle ilk ayrımımız açık olmalıdır:
Mülkiyet kullanım değildir.
Bir şeyi kullanmak ona sahip olmak anlamına gelmediği gibi, bir şeye sahip olmak da onu fiilen kullanmak anlamına gelmez. Bu fark yalnızca konutlarda görülmez. Bir şirketin fabrikasının sahibi üretim hattının yanına hayatında hiç yaklaşmamış olabilir; makineleri her gün kullanan işçiler ise onların sahibi değildir. Bir tarla sahibi toprağı başka birine kiralayabilir. Bir araç kiralama şirketinin otomobillerini müşteriler kullanırken araçlar şirketin mülkiyetinde kalır. Kullanım ile mülkiyetin ayrılabilmesi bize mülkiyetin fiziksel temas veya fiilî kullanım üzerinden tanımlanamayacağını gösterir.
İkinci ayrım da buradan çıkar:
Mülkiyet, kişi ile nesne arasındaki basit bir bağ değildir.
“Bu ev benim” cümlesi görünüşte iki unsur içerir: ben ve ev. Fakat cümlenin toplumsal etkisi aslında üçüncü bir unsur olmadan anlaşılamaz: diğer insanlar. “Bu ev benim” dediğimde yalnızca evle kendi ilişkimi tanımlamam; başkalarının o evle hangi ilişkileri kuramayacağını da belirtmiş olurum. Başkası iznim olmadan evi satamaz, kiraya veremez veya kullanamaz. Dolayısıyla görünüşte:
kişi → nesne
şeklinde duran ilişki, daha yakından bakıldığında:
kişi → diğer insanlar → nesne
biçiminde görünmeye başlar.
Bu nedenle mülkiyetin en önemli unsurlarından biri dışlama yetkisidir. Bir nesneye sahip olmak çoğu zaman yalnızca “Ben bunu kullanabilirim” demek değildir; “Başkaları bunu benim belirlediğim koşullar dışında kullanamaz” demektir. Mülkiyetin toplumsal gücü önemli ölçüde burada ortaya çıkar.
Boş duran bir ev bunun çok açık örneğidir. Evin kullanım değeri barınma sağlamaktır. Fakat ev yıllarca kullanılmasa bile barınmaya ihtiyacı olan başka biri, sırf kullanım değeri gerçekleştirilmiyor diye eve kendiliğinden yerleşemez. Kullanım ihtiyacı ile mülkiyet hakkı aynı mantığa göre işlemez. Böylece daha önce Kullanım Değeri ve Değişim Değeri dersinde gördüğümüz ayrım başka bir düzeyde yeniden karşımıza çıkar. Bir nesnenin insan ihtiyacını karşılayabilecek olması, o ihtiyaca sahip kişinin nesneyi kullanma hakkına sahip olduğu anlamına gelmez.
Bir zeytinlik üzerinden de aynı şeyi görebiliriz. Zeytin ağacının biyolojik özelliklerini inceleyebiliriz: kaç yaşında olduğunu, ne kadar ürün verdiğini, hangi toprakta yetiştiğini, suya ne kadar ihtiyaç duyduğunu öğrenebiliriz. Fakat ağacın ürününü kimin toplayacağı, araziye kimin girebileceği, zeytinliğin satılıp satılamayacağı, mirasın nasıl bölüneceği veya başkasının orada üretim yapıp yapamayacağı ağacın biyolojisinden çıkmaz. Bunlar toplumsal ve hukuki ilişkilerdir. Ağaç aynı ağaç olarak kalırken mülkiyet biçimi, kullanım biçimi ve üretim ilişkisi değişebilir.
Bu nedenle mülkiyetin gerçek olması ile doğal olması birbirinden ayrılmalıdır. Tapu gerçek bir hukuki belgedir. Mahkeme kararı gerçek sonuçlar doğurur. Bir kişinin mülkünden çıkarılması fiziksel olarak gerçekleştirilebilir. Fakat bütün bunların gerçek olması, mülkiyet biçimlerinin insan topluluklarından bağımsız doğal yasalar olduğu anlamına gelmez. Tersine, mülkiyetin etkili olabilmesi belirli toplumsal tanıma, hukuk, kurum ve güç ilişkilerini gerektirir.
“Bu tarla benim” demek yalnızca kişinin kendi zihninde taşıdığı bir inanç değildir. Eğer çevresindeki herkes bu iddiayı reddediyorsa, hiçbir kurum bunu tanımıyorsa ve kişi başkalarının araziyi kullanmasını engelleyemiyorsa, gündelik anlamda güçlü bir mülkiyet ilişkisinden söz etmek zorlaşır. Modern toplumlarda tapu kayıtları, mahkemeler, sözleşmeler, miras hukuku, icra mekanizmaları ve kamu otoritesi mülkiyet ilişkisinin devamlılığında önemli roller oynar. Mülkiyet bu nedenle yalnızca “benim olduğu için benim” biçiminde kendi kendini açıklayan bir ilişki değildir.
Fakat buradan “mülkiyeti devlet icat eder” gibi başka bir basitleştirmeye de geçmemeliyiz. İnsan toplulukları modern devlet ve tapu sicillerinden çok önce de toprak, hayvanlar, araçlar ve ürünler üzerinde çeşitli sahiplik, kullanım, ortaklaşma ve tasarruf biçimleri geliştirmişlerdir. Üstelik bu biçimler tarih boyunca aynı değildir. Ortak kullanım hakları, aile veya soy temelli düzenlemeler, müşterekler, feodal yükümlülükler, köy topluluklarının kolektif hakları, özel mülkiyet ve devlet mülkiyeti birbirinden farklı tarihsel örgütlenmelerdir. Asıl önemli olan, mülkiyetin tek ve değişmez bir doğal biçimi olmadığını görebilmektir.
Bu nokta Marx açısından özellikle önemlidir. Çünkü Marx’ın kapitalizmi incelerken sorduğu soru genel olarak “İnsanların bir şeylere sahip olması iyi midir, kötü müdür?” değildir. Daha özgül bir soruya yönelir:
Üretim araçlarına kim, hangi toplumsal ilişki içinde sahip ve başkaları bu üretim araçlarına hangi koşullarda erişebiliyor?
Üretim araçları dediğimizde yalnızca fabrikaları düşünmemek gerekir. Toprak, makineler, atölyeler, hammaddeler, lojistik altyapı ve üretim sürecinin örgütlenebilmesi için gereken çeşitli araçlar bu başlık altında düşünülebilir. Kapitalist üretim ilişkisinde önemli olan, bu araçların belirli ellerde bulunması ile başka insanların yaşamlarını sürdürebilmek için emek güçlerini satmaları arasındaki ilişkidir.
Emek Gücü Neden Bir Metadır? dersinde bu ilişkinin bir tarafını görmüştük. İşçi hukuken özgürdür ve emek gücünü satabilir; fakat yaşamını bağımsız biçimde sürdürecek üretim araçlarına yeterli erişimi yoksa emek gücünü piyasaya çıkarması gerekir. Şimdi aynı ilişkinin diğer tarafına bakıyoruz. Emek gücünü satın alabilen taraf, üretim araçlarına erişimi ve bunlar üzerindeki denetimi sayesinde üretim sürecini örgütleyebilir.
Dolayısıyla işçi ile kapitalist arasındaki iş sözleşmesine yalnızca imza anında bakarsak iki hukuki özne görürüz. Biri belirli bir ücret karşılığında çalışmayı, diğeri ücreti ödemeyi kabul eder. Hukuki biçim açısından iki taraf da sözleşme yapabilen kişilerdir. Fakat bir adım geriye çekilip bu iki kişinin sözleşmeye hangi koşullardan geldiğine baktığımızda aynı görüntü bozulmaya başlar. Birinin üretim araçlarına erişimi vardır; diğerinin temel ekonomik kaynağı emek gücüdür.
Bu nedenle:
Hukuki eşitlik ile toplumsal konumların eşitliği aynı şey değildir.
Bu ayrım, mülkiyetin neden yalnızca hukuk kitabındaki bir haklar listesi olarak ele alınamayacağını gösterir. Hukuk mülkiyet ilişkisini tanımlar, düzenler ve güvence altına alabilir; fakat Marx’ın ilgilendiği mesele aynı zamanda bu hukuki biçimin hangi üretim ilişkileri içinde çalıştığıdır. Aynı “mülk sahibi olabilme” hukuki kapasitesine sahip iki insan, fiilen üretim araçları karşısında tamamen farklı konumlarda bulunabilir.
Burada bir başka yaygın yanlış anlamayı da temizlemek gerekir. Marx’ın mülkiyet tartışmasını, insanların gündelik olarak kullandıkları bütün nesnelere karşı bir saldırı gibi okumak yanıltıcıdır. Bir kişinin diş fırçası, giysileri veya kişisel bilgisayarı ile yüzlerce insanın emek gücünü örgütleyen bir fabrikanın mülkiyeti aynı toplumsal sorunu temsil etmez. Marx’ın kapitalist özel mülkiyet eleştirisinin ağırlık merkezi, üretim araçları üzerindeki mülkiyet ve bu mülkiyetin üretim ilişkilerini nasıl düzenlediğidir.
Fakat “kişisel eşya” ile “üretim aracı” arasına her durumda mutlak bir fiziksel sınır çizmek de mümkün değildir. Bir ev yalnızca içinde yaşanan bir konut olabilir; aynı ev kiraya verildiğinde gelir getiren bir varlık olarak başka bir ekonomik işleve girebilir. Bir bilgisayar evde kişisel kullanım için bulunabilir; aynı bilgisayar ücretli emeğin örgütlendiği bir işletmenin üretim aracı olabilir. Bir otomobil kişisel ulaşım aracı olabilir veya ticari faaliyetin parçasına dönüşebilir. Nesnenin toplumsal işlevini yalnızca biçimine bakarak çıkaramayız.
10.10’da traktör örneği üzerinden bunu görmüştük. Aynı traktör bir çiftçinin kendi üretiminde kullanabileceği araç, bir kooperatifin ortaklaşa kullandığı üretim aracı veya ücretli emek kullanan büyük bir işletmenin sermaye sürecinin parçası olabilir. Traktör değişmeden toplumsal ilişki değişebilir. Mülkiyeti anlamak için de yine nesnenin değil, ilişkinin fotoğrafını çekmemiz gerekir.
Bu yüzden “özel mülkiyet” ile “mülkiyet” sözcüğünü de birbirine eşitlememeliyiz. Özel mülkiyet yalnızca mümkün mülkiyet biçimlerinden biridir. Kamu mülkiyeti, kooperatif mülkiyeti, müşterek kullanım düzenleri veya farklı kolektif sahiplik biçimleri de vardır. Üstelik devlet mülkiyetinin varlığı da tek başına üretim ilişkilerinin niteliğini açıklamaz. Bir şeyin hukuken devlete ait olması, onu kullananların üretim üzerinde doğrudan kolektif denetime sahip olduğu anlamına gelmeyebilir. Dolayısıyla mülkiyet biçimini yalnızca tapuda yazan sahibin adı üzerinden okumak çoğu zaman yetersiz kalır; kullanım, karar, denetim ve ürün üzerinde tasarruf ilişkilerine de bakmak gerekir.
Burada mülkiyetin bir “haklar demeti” gibi düşünülmesi yararlı olabilir. Kullanma hakkı, başkasının kullanımını dışlama hakkı, satma veya devretme yetkisi, gelir elde etme hakkı ve miras bırakma gibi yetkiler birbirinden ayrılabilir. Her toplum ve hukuk sistemi bu yetkileri aynı biçimde bir araya getirmek zorunda değildir. Bu da bize mülkiyetin tek bir basit bağdan çok, bir ilişkiler ve yetkiler düzeni olduğunu gösterir.
Mülkiyetin bu özelliği başka bir nedenle daha önemlidir: Üretim sürecinde yalnızca “kim sahip?” sorusu değil, “kim karar veriyor?” sorusu da belirleyicidir. Bir şirket binasının veya makinelerinin günlük üretim kararlarını hissedarların tek tek kendileri vermeyebilir; profesyonel yöneticiler bu yetkiyi kullanabilir. Buna rağmen üretilen değer, yatırım kararları ve mülkiyet hakları başka bir düzeyde düzenlenmeye devam eder. Yani hukuki sahiplik ile günlük yönetim de birbirinden ayrılabilir.
Bu nedenle Marx açısından mülkiyeti yalnızca bir kişinin bir nesneyi elinde tutması olarak düşünmek, üretim ilişkilerinin büyük bölümünü görünmez hale getirir. Önemli olan, üretim araçlarına erişimin, karar verme yetkisinin ve ortaya çıkan ürün üzerinde tasarrufun nasıl dağıldığıdır.
Bu bizi doğrudan sınıf sorununa yaklaştırır.
Gündelik düşüncede sınıf çoğu zaman gelir miktarıyla ölçülür. “Alt sınıf”, “orta sınıf”, “üst sınıf” dediğimizde aylık kazanç, evin değeri, kullanılan otomobil veya tüketim alışkanlıkları üzerinden bir sıralama yapabiliriz. Bunların sosyolojik açıdan önemsiz olduğu söylenemez. Fakat Marx’ın sınıf çözümlemesine geçebilmek için başka bir soruya ihtiyacımız vardır.
İki insan aynı aylık gelire sahip olabilir. Biri yüksek ücret alan bir mühendis, diğeri küçük bir işletmenin sahibi olabilir. Gelir düzeyi onları aynı kutuya yerleştirebilir; fakat üretim ilişkileri içindeki konumları aynı değildir. Birinin temel geliri emek gücünü satmasına, diğerinin geliri ise sahip olduğu işletmenin faaliyetine bağlı olabilir. Dolayısıyla sınıfı yalnızca insanların ne kadar tüketebildiği üzerinden düşünürsek üretim ilişkilerindeki konum farkını kaçırabiliriz.
Bu yüzden mülkiyet dersi bizi “Kim daha zengin?” sorusundan başka bir soruya taşır:
Kim hangi üretim araçlarına erişebiliyor, kim onları denetliyor ve bu durum başkalarının üretim koşullarını nasıl belirliyor?
Bu soru mülkiyetin toplumsal gücünü daha açık gösterir. Bir fabrikanın mülkiyeti yalnızca fabrikanın sahibinin fabrikayla ilişkisini belirlemez; orada çalışabilecek insanların da üretim araçlarıyla ilişkisini düzenler. Bir konutun mülkiyeti yalnızca ev sahibinin haklarını değil, kiracının barınma koşullarını da etkiler. Bir toprağın mülkiyeti yalnızca malikin toprağı kullanmasını değil, başkalarının o toprağa erişimini de belirler.
Dolayısıyla mülkiyetin belki de en önemli tarafı şudur:
Bir kişinin bir şey üzerindeki yetkisi, başka insanların aynı şeyle kurabileceği ilişkilerin sınırlarını da belirler.
Bu nedenle mülkiyet yalnızca sahip olan hakkında değildir.
Sahip olmayan hakkında da bir şey söyler.
Burada 10.11’de öğrendiğimiz bakışın neden gerekli olduğu daha açık hale gelir. “Ayşe’nin evi” cümlesinde Ayşe’ye aitlik, evin kendi özelliği gibi görünüyordu. Meta fetişizminde de toplumsal özelliklerin şeylerin doğal özellikleri gibi görünmesine dikkat etmiştik. Fakat burada aynı kavramı mekanik biçimde mülkiyete uygulamak yerine daha genel okuma refleksini koruyoruz: Toplumsal olarak üretilmiş bir ilişki, gündelik deneyimde kendiliğinden ve doğal görünebilir.
Lacan açısından da burada ilginç bir temas noktası vardır. “Bu benim” dediğimizde nesnenin fiziksel yapısında hiçbir şey değişmez. Buna rağmen simgesel-hukuki düzen içinde başkalarının o nesne karşısındaki imkanları değişir. “Benim” sözcüğü nesnenin maddesine bir özellik eklemez; fakat toplumsal olarak tanındığında gerçek sonuçlar üretir. Bu, simgesel olanın gerçek dışı anlamına gelmediğini hatırlatır. Ancak yine aynı sınırı korumalıyız: Lacan’ın simgesel düzeni Marx’ın mülkiyet teorisinin yerine geçmez. Burada yalnızca toplumsal ilişkinin dil ve tanıma aracılığıyla nasıl etkili olabileceğini düşünmek için bir temas noktası vardır.
Althusser hattı ise bizi hukuki özne meselesine götürür. Modern hukuk kişileri mülk edinebilen, sözleşme yapabilen, hak sahibi olabilen özneler olarak tanır. Bu biçim kapitalist toplumun gündelik işleyişi açısından son derece önemlidir. İşçi de kapitalist de hukuken sözleşme yapabilen kişilerdir. Fakat bu hukuki özne biçiminin altında üretim araçlarıyla farklı ilişkiler bulunabilir. Böylece eşit hukuki biçim içinde eşitsiz toplumsal konumlar birlikte var olabilir.
Bu nedenle mülkiyet üzerine düşünmek bizi yalnızca “kimin neyi var?” sorusundan çıkarır. Daha temel bir soruya götürür:
Toplumsal üretimin koşulları üzerinde kim hangi yetkiye sahiptir?
Bu soru artık 10.13’e geçişimizi hazırlıyor. Çünkü üretim araçlarıyla ilişkimiz, emek gücümüzü satıp satmamamız, başkalarının emek gücünü satın alma imkanımız ve üretilen artı-değer üzerindeki konumumuz farklıysa, toplumdaki yerimizi yalnızca gelir miktarıyla açıklamak yetersiz kalacaktır.
Şimdi başlangıçtaki eve tekrar dönebiliriz.
“Bu ev Ayşe’nin.”
Cümle hâlâ doğrudur.
Fakat artık ilk duyduğumuz kadar basit değildir.
Ayşe’nin olması evin duvarlarında bulunan bir özellik değildir. Bu ifade, Ayşe’nin ev üzerinde belirli kullanım, tasarruf ve dışlama yetkilerine sahip olduğunu; başka insanların ise aynı yetkilere sahip olmadığını söyleyen toplumsal bir ilişkiyi taşır. Bu ilişki hukukla tanınabilir, kurumlarla korunabilir, tarihsel olarak değişebilir ve farklı mülkiyet biçimleri içinde başka türlü örgütlenebilir.
Mülkiyet bu nedenle yalnızca nesneyle ilgili değildir.
Mülkiyet, nesneler üzerinden insanlar arasındaki kullanım, denetim, tasarruf ve dışlama ilişkilerinin tarihsel olarak örgütlenmiş biçimidir.
Bunu gördüğümüzde “kim neye sahip?” sorusu da değişmeye başlar. Çünkü artık yalnızca insanların sahip oldukları şeylerin miktarını değil, bu sahipliğin üretim sürecinde hangi konumları oluşturduğunu sormamız gerekir.
Bir sonraki dersimizin sorusu buradan doğuyor:
Üretim ilişkileri içindeki farklı konumlar, insanları hangi anlamda sınıflara ayırır?
Bir sonraki ders:



