Fail Nerede? 3 Toksik İnsanlar Çağı
İlişkisel ve kurumsal sorunların kişilik etiketlerine çevrilmesi
“Toksik insan”, “narsist”, “enerjimi düşürüyor”, “duygusal olarak sömürüyor”, “sınır ihlali yapıyor”, “manipülatif”, “gaslighting uyguluyor”. Son yıllarda gündelik dilin önemli bir bölümü psikoloji sözlüğünden devşirilmiş bu tür ifadelerle doldu. Bu kavramların bazıları, insanların zarar gördükleri ilişkileri adlandırmaları, sınır çizmeleri ya da daha önce fark edemedikleri davranış örüntülerini tanımaları açısından gerçekten işlevsel olabilir. Sorun, bu dilin kullanılmasında değil; ilişkilerin tamamını açıklayan tek dil haline gelmesinde başlar. Bir işyerindeki baskı işverenin kişilik özelliği olarak tarif edildiğinde, aile içindeki maddi bağımlılık “narsist ebeveyn” başlığına sıkıştırıldığında, toplumsal cinsiyet ilişkileri yalnızca “toksik partner” kavramıyla anlatıldığında ya da ekonomik ve kurumsal çatışmalar “enerjimi düşüren insanlar” biçiminde kişiselleştirildiğinde dikkat çekici bir dönüşüm meydana gelir: ilişki geri çekilir, kişi öne çıkar; yapı görünmezleşir, karakter açıklamanın merkezine yerleşir.
“Fail Nerede?” sorusu bu alanda ilk bakışta son derece kolay bir cevap bulur. Fail karşımızdaki insandır. Bir patron çalışanını sürekli fazla mesaiye bırakıyor, iş tanımını genişletiyor, izin kullanmasını zorlaştırıyor ve performans baskısı uyguluyorsa bunun bir kısmı gerçekten patronun kişisel davranışlarıyla ilgili olabilir. Fakat aynı davranışın yüzlerce işyerinde benzer biçimde ortaya çıkması artık yalnızca kişilikle açıklanamayacak bir soruna işaret eder. İşgücü piyasasının güvencesizliği, sendikasızlaşma, performans rejimi, yönetim kültürü, işten çıkarılma korkusu ve işyerindeki hiyerarşik yapı burada belirleyici hale gelir. Buna rağmen sorun yalnızca “toksik patron” diye adlandırıldığında, yapısal ilişki kişilik özelliğine çevrilmiş olur.
Benzer bir dönüşüm aile ilişkilerinde de görülebilir. Bir ebeveynin baskıcı, denetleyici ya da manipülatif davranışı elbette gerçek olabilir. Fakat ailenin maddi bağımlılık ilişkileri, miras düzeni, bakım yükü, toplumsal cinsiyet rolleri ya da kuşaklararası ekonomik bağımlılık görünmez hale geldiğinde, bütün çatışma tek bir kişilik tipine yüklenir. “Narsist anne”, “narsist baba”, “toksik eş” gibi ifadeler böylece açıklama sağlamak yerine açıklamayı kapatabilir. Gündelik psikoloji dili, bireyin kendisini korumasına yarayan bir araç olmaktan çıkıp toplumsal ilişkileri kişilik özelliklerine tercüme eden bir mekanizma haline gelebilir.
Burada Marxçı açıdan temel bir sorun belirir. Toplumsal ilişkiler kişilerin karakterlerinden bağımsız değildir; fakat yalnızca karakterlerin toplamı da değildir. Bir işçi ile patron arasındaki ilişkiyi patronun kibriyle açıklamak ücret ilişkisini ortadan kaldırmaz. Bir kiracı ile ev sahibi arasındaki gerilimi ev sahibinin açgözlülüğüne indirgemek mülkiyet ilişkisini açıklamaz. Bir kurumda çalışanların sürekli tükenmesini yöneticilerin “empati yoksunluğu” ile açıklamak çalışma rejimini görünmez bırakabilir. Kişilik gerçek olabilir, fakat yapı da gerçektir. Sorun kişiliğin yapının yerine geçmesiyle başlar.
“Toksik insan” kategorisi bu nedenle modern toplumun en kullanışlı kısa yollarından birine dönüşebilir. Karmaşık ilişkiyi kısa bir etikete sıkıştırır. O kişinin neden öyle davrandığını, davranışın hangi kurum içinde mümkün hale geldiğini, hangi maddi koşullar tarafından desteklendiğini ya da aynı örüntünün neden başka yerlerde de tekrarlandığını sormaya gerek bırakmaz. Kişi “toksik” olarak adlandırıldığında açıklama çoğu zaman burada sonlanır. Etiket, davranışı tarif eden geçici bir araç olmaktan çıkarak ilişkinin nihai açıklamasına dönüşür.
Foucault açısından bakıldığında burada iktidarın ilişki içinde işleyen doğası kişisel niyete çevrilmektedir. Foucault’nun iktidar anlayışında iktidar yalnızca bir kişinin elinde tuttuğu ve başkasına uyguladığı bir nesne değildir; kurumlar, normlar, bilgi biçimleri ve gündelik pratikler boyunca işler. İnsanlar bazen iktidarı yalnızca uygulamaz, aynı zamanda yeniden üretirler. “Toksik insan” dili ise bu dağınık ilişkiyi yeniden merkezileştirebilir ve iktidarı tek bir kişide toplar. Böylece ilişkiyi mümkün kılan çevre görünmez hale gelir.
Bir şirkette yöneticinin çalışanlara sürekli performans baskısı yapması, örneğin yalnızca yöneticinin kişilik sorunu olmayabilir. O yönetici de hedefler, bütçeler, üst yönetim baskısı, ölçüm sistemleri ve rekabet rejimi içinde hareket ediyor olabilir. Bu, onun davranışını mazur göstermez; fakat davranışın kaynağını tek kişiye indirgemek, aynı düzenin yeni bir yönetici geldiğinde neden tekrar ortaya çıktığını açıklamaz. Fail gerçekten o kişi olabilir, fakat yalnızca o kişi olmayabilir. Kimi durumlarda kişi, kendisinden daha geniş bir kurumsal ya da toplumsal ilişkinin taşıyıcısıdır. Bu ayrım kişinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; tersine, aynı davranışın neden farklı kişiler tarafından tekrar tekrar üretilebildiğini anlamamızı sağlar.
Althusser’in çağrılma kavramı da bu noktada önem kazanır. İnsanlar belirli kurumların, aile yapılarının, iş rejimlerinin ve söylemlerin içinde belirli özne konumlarına çağrılırlar. “Yönetici” olmak yalnızca bir meslek adı değildir; belirli davranışların beklendiği bir konumdur. “İyi çalışan”, “fedakâr anne”, “başarılı baba”, “uyumlu eş”, “verimli ekip üyesi” gibi çağrılar da benzer biçimde davranışı şekillendirir. Bu nedenle bazı davranışları yalnızca kişilik özelliği olarak görmek, kişinin içindeki toplumsal sesi kaçırabilir. Bir yönetici neden sürekli çalışanların daha fazlasını vermesini ister, bir ebeveyn neden çocuğunun hayatını kendi başarısının devamı gibi görür, bir partner neden ilişkide sürekli performans ve uyum talep eder? Bazen cevap gerçekten kişinin psikolojik yapısında aranabilir; fakat kimi zaman bu cevap, asıl sorunun önünü kapatır.
Lacan açısından ise başka bir kapanma mekanizması ortaya çıkar. Günlük psikoloji dili çoğu zaman öznenin eksiğini ve ilişkinin belirsizliğini hızla kapatır. Karşımızdaki kişiyi “toksik”, “narsist”, “kaçınan”, “bağlanma problemi olan” gibi kategorilere yerleştirdiğimizde, onun neden öyle davrandığını biliyoruz gibi hissederiz. Oysa ilişkiler her zaman tam olarak açıklanabilir değildir. İnsanların ne istediği, neden geri çekildiği, neden saldırganlaştığı ya da neden aynı davranışı tekrar ettiği her zaman tek bir kategoriyle çözülemez. Etiket bu belirsizliği taşımak yerine onu kapatır. Böylece sorun artık ilişki değil, “o insan” olur.
Çağdaş terapi dili ile sosyal medya dilinin kesiştiği alan bu nedenle özellikle önemlidir. Psikoloji kavramları klinik bağlamdan çıkıp gündelik dolaşıma girdikçe anlamları genişler. Narsisizm, belirli bir psikolojik yapılanmayı anlatan kavram olmaktan çıkıp “kendini fazla düşünen insan” anlamına gelebilir. Gaslighting, belirli bir manipülasyon biçiminden çıkıp gündelik fikir ayrılıklarına kadar genişleyebilir. Travma, ağır yaşantıların özgül etkisini anlatmaktan çıkarak her rahatsız edici deneyimi kapsayan bir sözcüğe dönüşebilir. Buradaki mesele yalnızca kavramların yanlış kullanılması değildir. Daha önemlisi, bu genişlemenin sürekli yeni failler üretmesidir. Her rahatsızlığın arkasında bir kişi, her kötü hissin arkasında bir “enerji düşüren” kaynak, her sınır ihlalinin arkasında bir manipülatör aranır.
“Enerji” dili bu açıdan ayrıca dikkat çekicidir. İlişkiler neredeyse fiziksel bir alışveriş gibi düşünülmeye başlanır. Bazı insanlar enerji verir, bazıları alır; bazıları yükseltir, bazıları düşürür. Toplumsal ilişki giderek mistik bir bilanço biçimine dönüşür. Bunun doğal sonucu da çoğu zaman “toksik insanı hayatından çıkar” önerisidir. Bazı durumlarda bu gerçekten gerekli ve sağlıklı olabilir. Zarar veren ilişkilerden uzaklaşmak meşru bir özsavunma biçimidir. Fakat bu öneri genel bir hayat tekniğine dönüştüğünde başka bir sorun ortaya çıkar: çatışmanın kendisi patolojik sayılmaya başlanabilir.
İlişki yalnızca huzur üretmez; aynı zamanda sürtünme, yanlış anlama, hayal kırıklığı, pazarlık ve kimi zaman dönüşüm üretir. Her sürtünmeyi toksisite olarak görmek, öznenin kendisini korurken ilişki kapasitesini de daraltabilir. Burada savunulması gereken şey “her ilişkiye katlanmak” değildir. Tam tersine, gerçek zarar ile sıradan çatışma arasındaki ayrımı korumaktır. Bu ayrım kaybolduğunda kişisel sınır kavramı da dönüşür. Sınır, ilişkide neyi kabul edip etmeyeceğimizi belirleyen bir araç olmaktan çıkıp ilişkiyi bütünüyle kişisel egemenlik alanına dönüştüren bir ilkeye dönüşebilir. Karşı tarafın arzusu, koşulları ve yorumu ikincil hale gelir; özne kendi küçük hukuk sistemini kurar ve her uyuşmazlık bir ihlal olarak okunmaya başlar.
Bu nedenle “toksik insan” çağının esas özelliği insanların gerçekten daha kötü hale gelmesi olmayabilir. Daha önemli değişim, ilişkileri açıklama biçimimizde olabilir. Eskiden ahlaki, sınıfsal, ekonomik, ailevi ya da kurumsal olarak tarif edilen sorunlar giderek psikolojik karakter özellikleriyle açıklanıyor. Bu dönüşümün gerçek bir kazancı vardır: insanlar kendi zararlarını daha kolay adlandırabilir, daha önce normal sayılan davranışları sorgulayabilir ve ilişki içinde sınır talep edebilir. Fakat aynı dönüşümün bir kaybı da vardır: toplumsal ilişki görünmez hale gelebilir.
Bir işyerindeki sömürü “kötü yöneticiye”, aile içindeki güç ilişkisi “narsist ebeveyne”, toplumsal cinsiyet çatışması “toksik erkeğe”, arkadaşlık içindeki karşılıklılık problemi “enerji vampirine” indirgenebilir. Bütün bu kişiler gerçekten kötü davranıyor olabilir. Fakat aynı davranışların neden tekrar tekrar üretildiğini ancak kişiliklerinin dışına çıktığımızda görebiliriz. Soruyu kişiden yapıya doğru genişletmek, kişisel sorumluluğu ortadan kaldırmaz; davranışın yeniden üretildiği zemini görünür hale getirir.
“Fail Nerede?” sorusu bu nedenle burada kolay bir suçlama aracı değil, suçlamayı bir an için geciktiren bir soru olmalıdır. Fail o kişi mi, kurum mu, mülkiyet ilişkisi mi, aile düzeni mi, cinsiyet rejimi mi, çalışma biçimi mi, yoksa bütün bunların belirli bir kişide düğümlenmiş hali mi? Bu soru sorulmadan kullanılan bir psikolojik etiket bazen açıklamadan önce hüküm vermek anlamına gelir. Etiketin işlevi tamamen reddedilmek zorunda değildir; kimi durumlarda son derece açıklayıcı ve koruyucu olabilir. Asıl mesele, etiketi ilişkinin son açıklaması haline getirmemektir.
Bazen fail gerçekten karşımızdaki insandır. Bazen de karşımızdaki insan, çok daha geniş bir toplumsal ilişkinin görünür yüzüdür. İktidarın en rahat ettiği anlardan biri ise, bütün gözlerin yalnızca o yüze çevrildiği andır.


