Ayvalık Akademisi
  • Akademi
  • Ders Notları
    • Ön Okuma
    • Tarihsel Materyalizm ve Ekonomi Politik
  • Defterler
    • Dijital Özne
    • Kültür ve Estetik
    • Toplum ve İktidar
  • Kavramlar
  • Seyir Dairesi
  • Akademi
  • Ders Notları
    • Ön Okuma
    • Tarihsel Materyalizm ve Ekonomi Politik
  • Defterler
    • Dijital Özne
    • Kültür ve Estetik
    • Toplum ve İktidar
  • Kavramlar
  • Seyir Dairesi
No sonuç
Tümünü Gör sonuç
Ayvalık Akademisi
No sonuç
Tümünü Gör sonuç
Tac Mahal’in yan cephesinde ziyaretçiler ve Yamuna Nehri, Agra.

Karanlık Çağlar Kimin Karanlığı?

Yazan: Ertuğrul Söyler
Kayıt yeri: Defterler

Yedi yıl önce Tac Mahal’i gördüğümde yapının dışı da içi de bana tuhaf gelmişti. Dışarıdan bakıldığında insanın karşısında neredeyse kusursuz bir simetri, içerideyse iki mezar vardır. Hikâyesini biliyoruz: Şah Cihan’ın ölen eşi Mümtaz Mahal için yaptırdığı büyük anıt. Dünyanın en tanınmış aşk hikâyelerinden biri mimariye dönüşmüş gibidir. Bir insan başka bir insanı sevmiş, onu kaybetmiş ve kaybının üzerine muazzam bir yapı kurmuştur.

Bu hikâyeyi anlamakta hiç güçlük çekmeyiz. Aşkı biliriz. Ölümü biliriz. Sevdiğimiz birini kaybetmenin ne demek olduğunu az çok biliriz. Dört yüz yıl ortadan kalkar ve Şah Cihan birdenbire bize yaklaşır.

Fakat bugün Tac Mahal’i düşünürken başka bir soru geliyor aklıma: Şah Cihan gerçekten çok sevmiş olabilir. Peki o sırada etrafındaki insanlar nasıl yaşıyordu?

Halk zenginleşmiş miydi? Köylüler ürettiklerinden ne kadarını ellerinde tutabiliyordu? Bir zanaatkârın hayatı nasıldı? Bu devasa yapıyı meydana getiren taşları kim çıkardı, kim taşıdı, kim kesti, kim cilaladı? O insanların çocukları ne yiyordu? Bir imparatorun eşine duyduğu aşkın taşlaşmış biçimini bugün hâlâ görebiliyoruz; fakat aynı dönemde o taşları yerlerine koyan insanların hayatlarından ne kadarını görebiliyoruz?

Soruyu böyle kurunca Tac Mahal değişmeye başlıyor.

Artık ortada yalnızca bir aşk hikâyesi yok. İmparatorluk var. Vergi var. Tarımsal üretim var. Saray var. Hanedan var. Toprak var. Zanaatkârlar var. Kadınların ve erkeklerin belirli toplumsal konumları var. Din, ölüm, miras, aile, savaş ve hükümdarlık var.

Aşk hâlâ orada.

Ama artık tek başına değil.

Belki tarihle ilgili en büyük sorunlarımızdan biri de budur. Geçmişten elimizde çoğunlukla parçacıklar kalır: bir mezar, bir sikke, bir saray, bir mahkeme tutanağı, bir savaş kaydı, bir aşk şiiri, kırılmış bir çömlek, yanmış bir ev.

Alan ise kaybolur.

Bir sikkeyi müzeye koyabiliriz. Fakat o sikkenin dolaştığı dünyanın “değer” kavramını vitrine koyamayız. Bir evlilik belgesini okuyabiliriz ama “eş” olmanın o toplumdaki bütün ilişkilerini belgenin yanına sergileyemeyiz. Bir mezarın içinden iki insan çıkarabiliriz; onların ölüm karşısında kurdukları simgesel dünyanın tamamını mezardan çıkaramayız.

Sonra boşlukları kendimiz doldurmaya başlarız.

İki kişinin birbirini sevdiğini öğreniriz ve “İnsanlar her zaman aynıymış,” deriz.

Belki de değildi.

Buradaki mesele dört yüz ya da üç bin yıl önce yaşayan insanın başka bir biyolojik canlı olması değil. Açlık yine açlıktı. Acı yine acıydı. İnsan bedeni büyük ölçüde aynı bedendi. Korku, arzu, kıskançlık, ölüm ve kayıp ortadan kaybolmuş değildi.

Fakat bunların içinde hareket ettiği alan aynı değildi.

Aşk dediğimiz şey bugün bile tek başına var olmuyor. Aileyle, mülkiyetle, cinsellikle, evlilikle, sınıfla, hukukla, toplumsal cinsiyetle ve insanın kendisini nasıl gördüğüyle birlikte kuruluyor. O halde üç bin yıl önceki bir aşk şiirini okuyup orada kendimizi bulmamız, geçmişteki insanı anlamış olduğumuz anlamına gelmeyebilir.

Belki yalnızca kendi kavramlarımızın geçmişteki yankısını duymuşuzdur.

Bu ihtimali görmek için biraz bilimkurgu yapmak yeterli.

Diyelim ki üç bin yıl sonra bir kazı ekibi bizim çağımızdan kalma bir telefon buldu. Cihaz çalışmıyor fakat içindeki bazı verileri kurtarmayı başarıyorlar. Ekran görüntülerinde binlerce kişinin birbirlerini “takip ettiği” görülüyor.

Geleceğin tarihçileri uzun süre tartışıyor ve sonunda XXI. yüzyıl toplumunda “takipçi” adı verilen resmî bir toplumsal sınıf bulunduğuna karar veriyorlar.

Başka kayıtlarda sürekli “arkadaş” sözcüğüne rastlıyorlar. Bir kişinin yüzlerce, hatta binlerce arkadaşı olabildiğini görünce bunun geniş bir akrabalık sistemi olduğuna kanaat getiriyorlar.

Sonra kredi kartlarını buluyorlar. Kartların üzerinde isimler var. Neredeyse herkes yanında taşıyor. Bir araştırmacı bunun yurttaşlık belgesi olduğunu ileri sürüyor.

Telefon ekranındaki küçük kalp işaretlerini inceleyen başka biri bunun bir sadakat yemini olabileceğini söylüyor.

Milyarlarca insanın günde saatler boyunca küçük ışıklı yüzeylere baktığını öğrendiklerinde ise XXI. yüzyılın esas olarak dinsel bir toplum olduğuna ilişkin etkileyici bir teori ortaya çıkıyor.

Bütün bulguları gerçek.

Telefon gerçekten vardı.

Takipçi gerçekten vardı.

Arkadaş gerçekten yazıyordu.

Kredi kartlarını gerçekten cebimizde taşıyorduk.

Kalplere gerçekten basıyorduk.

Ekranlara gerçekten saatlerce bakıyorduk.

Fakat bütün bunların mümkün olduğu alan yanlış kurulmuştur.

Geleceğin insanlarının bizim hakkımızda böyle yanılabileceğini düşünmek komik geliyor. Çünkü kendi kavramlarımızı onların dünyasına taşıdıklarını varsayıyoruz.

Peki biz geçmişe bakarken ne yapıyoruz?

“Karanlık Çağlar” dediğimizde mesela ne söylüyoruz?

Gerçekten çağ mı karanlıktı?

Yoksa bizim kavramlarımız orada yeterince ışık üretemiyor mu?

Geçmişteki bir insanın davranışını anlamsız bulduğumuzda çoğu zaman onun başka bir dünyada yaşadığını kabul etmek yerine eksikliği ona yüklüyoruz. Batıl inançlıydı. Bilgisizdi. İlkel düşünüyordu. Özgür değildi. Birey olamamıştı.

Böylece bugünkü insan tarihin gizli ölçü birimine dönüşüyor.

Geçmiş insanları bize ne kadar benziyorsa o kadar anlaşılır, bizden ne kadar uzaklaşıyorsa o kadar karanlık hale geliyor.

Oysa belki de mesele tam tersidir. Bir davranış bize son derece anlamsız görünüyorsa, önce insanın kendisine değil, onu mümkün kılan alana bakmak gerekir.

Bir kralın ölmesiyle neden bütün bir toplumun düzeni sarsılıyor?

Bir kişinin ailesinin seçtiği biriyle evlenmesi neden son derece doğal karşılanıyor?

Bir insan neden doğduğu mesleği ömür boyunca sürdürüyor?

Bir şehir neden belirli tanrıların korumasında düşünülüyor?

Soruların cevabını “o zaman insanlar öyle düşünüyordu” diyerek vermek hiçbir şeyi açıklamaz. Çünkü zaten anlamamız gereken şey insanların neden öyle düşünebildiğidir.

Burada tarih, geçmişte meydana gelmiş olayların sıralanmasından başka bir şeye dönüşüyor.

Tarih biraz da mümkünlük alanlarının tarihidir.

Bir toplumda hangi insanın “özgür” sayılabileceği, hangi ilişkinin “aşk” olarak adlandırılabileceği, hangi davranışın “suç” olduğu, hangi acının “hastalık” kabul edildiği, kimin konuşabileceği, kimin susmasının beklendiği, hangi eşitsizliğin doğal göründüğü…

Bunların hiçbiri yalnızca kelimeler değildir.

İnsanların hareket edebileceği alanı kurarlar.

Bu yüzden geçmişteki insanı anlamaya çalışırken yalnızca onun ne söylediğine bakmak yetmez. İçinde konuştuğu düzeni de kurmaya çalışmak gerekir. Ne söylemesinin mümkün olmadığını, hangi sorunun henüz soru haline gelemediğini, hangi ayrımın ona son derece doğal göründüğünü de araştırmak gerekir.

Tac Mahal’e yeniden dönelim.

Belki Şah Cihan Mümtaz Mahal’i gerçekten sevdi.

Bunu reddetmek için hiçbir neden yok.

Fakat aşkın gerçek olması, anıtın toplumsal ilişkilerden bağımsız olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, o aşkın böylesine devasa bir maddi biçim alabilmesi bile belirli bir dünyanın ürünüdür. Bir hükümdarın kişisel kaybı binlerce insanın emeğini, muazzam kaynakları ve imparatorluğun örgütleme kapasitesini harekete geçirebilir.

İşte burada çok garip bir dönüşüm gerçekleşir.

Binlerce kişinin emeği, yüzyıllar sonra tek bir kişinin aşkı olarak görünmeye başlar.

İnsanlar kaybolur.

Aşk kalır.

Belki tarih bazen tam olarak böyle çalışır: alan silinir, parçacık kalır.

Ve biz kalan parçacığa bakarak kaybolmuş alan hakkında hikâyeler üretiriz.

Üç bin yıl sonra bizim hakkımızda ne anlatacaklarını bilmiyoruz. Belki XXI. yüzyıl insanının en önemli özelliğinin sürekli bir şeylere “abone olmak” olduğunu düşünecekler. Ellerinde bunu destekleyecek milyonlarca kayıt da bulunacak.

İçlerinden biri sonunda şöyle bir itirazda bulunabilir:

Belki abonelik onların kim olduğunu anlatmıyordu.

Belki yalnızca içinde yaşadıkları alanın özelliklerinden biriydi.

Aynı itirazı geçmiş için de yapmak gerekiyor.

Geçmişte yaşayan insanı anlamak, bugünkü insanı geçmişe taşımak değildir.

Onun mümkün olduğu alanı yeniden kurmaya çalışmaktır.

Ve belki bazı çağların karanlık görünmesinin nedeni, orada yeterince ışık bulunmaması değil, ışığı hep kendimize doğru tutmamızdır.

İlgili

Etiketler: Ayvalık Akademisiöznebağlamkaranlık çağlarMümtaz MahalTac Mahaltarihtarih felsefesitarihsel bağlamtarihsel düşünmetoplumsal ilişkilerŞah Cihan

Menü

  • Künye
  • Sıkça Sorulduğu İddia Edilen Sorular
  • İletişim

Son Yazılar

Açık ofiste yorgun görünen bir çalışan, arka plandaki kurumsal baskı ortamından ayrılaşmış halde oturuyor.

Toksik İnsanlar Çağı

Aynada kendi yüzüne dikkatle bakan bir kadın, özdenetim ve kişisel sorumluluk baskısını simgeliyor.

Manifestation, kişisel gelişim ve toplumsal engellerin öznenin iradesine devredilmesi

Kent manzarasına bakan bir kişi, gökyüzündeki uçak izini izliyor.

Aşı Karşıtlığından Chemtrail’e, HAARP’tan Düz Dünya’ya Büyük Öteki Arzusu

Tac Mahal’in yan cephesinde ziyaretçiler ve Yamuna Nehri, Agra.

Karanlık Çağlar Kimin Karanlığı?

Kategoriler

  • 00 — Ön Okuma
  • 05 — Evren, Madde ve Yaşam
  • 10 — Tarihsel Materyalizm ve Ekonomi Politik
  • Defterler
  • Ders Notları
  • Dijital Özne
  • Kavramlar
  • Kültür ve Estetik
  • Seyir Dairesi
  • Toplum ve İktidar

Etiket

Althusser Ayvalık Akademisi bağlam Bağlam Borcu ders notları dil ekonomi politik eleştirel düşünme emek ideoloji kapitalizm Karl Marx Lacan Marx tarihsel materyalizm temel kavramlar toplumsal ilişkiler yapay zekâ yöntem özne
  • Akademi
  • Müfredat
  • Künye
  • Sıkça Sorulduğu İddia Edilen Sorular
  • Çerez Politikası (AB)
  • Gizlilik Politikası
  • İletişim

2026 Ayvalık Akademisi

Welcome Back!

Login için hesap below

Forgotten şifre?

Şifrenizi geri alın

Lütfen Girin kullanıcı adı veya e-posta address için sıfırla şifre.

Log içinde
Onayı Yönet
En iyi deneyimleri sunmak için, cihaz bilgilerini saklamak ve/veya bunlara erişmek amacıyla çerezler gibi teknolojiler kullanıyoruz. Bu teknolojilere izin vermek, bu sitedeki tarama davranışı veya benzersiz kimlikler gibi verileri işlememize izin verecektir. Onay vermemek veya onayı geri çekmek, belirli özellikleri ve işlevleri olumsuz etkileyebilir.
Fonksiyonel Her zaman aktif
Teknik depolama veya erişim, abone veya kullanıcı tarafından açıkça talep edilen belirli bir hizmetin kullanılmasını sağlamak veya bir elektronik iletişim ağı üzerinden bir iletişimin iletimini gerçekleştirmek amacıyla meşru bir amaç için kesinlikle gereklidir.
Tercihler
Teknik depolama veya erişim, abone veya kullanıcı tarafından talep edilmeyen tercihlerin saklanmasının meşru amacı için gereklidir.
İstatistik
Sadece istatistiksel amaçlar için kullanılan teknik depolama veya erişim. Sadece anonim istatistiksel amaçlar için kullanılan teknik depolama veya erişim. Mahkeme celbi, İnternet Hizmet Sağlayıcınızın gönüllü uyumu veya üçüncü bir taraftan ek kayıtlar olmadan, yalnızca bu amaçla saklanan veya alınan bilgiler genellikle kimliğinizi belirlemek için kullanılamaz.
Pazarlama
Teknik depolama veya erişim, reklam göndermek için kullanıcı profilleri oluşturmak veya benzer pazarlama amaçları için kullanıcıyı bir web sitesinde veya birkaç web sitesinde izlemek için gereklidir.
  • Seçenekleri yönet
  • Hizmetleri yönetin
  • {vendor_count} satıcılarını yönetin
  • Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Tercihleri görüntüle
  • {title}
  • {title}
  • {title}
No sonuç
Tümünü Gör sonuç
  • Akademi
  • Ders Notları
    • Ön Okuma
    • Tarihsel Materyalizm ve Ekonomi Politik
  • Defterler
    • Dijital Özne
    • Kültür ve Estetik
    • Toplum ve İktidar
  • Kavramlar
  • Seyir Dairesi

2026 Ayvalık Akademisi

Ayvalık Akademisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin