Fail Nerede? 2 İstersen Olur
“İstersen olur” ilk bakışta güçlendirici bir cümledir. İnsana edilgen kalmamasını, hayatının sorumluluğunu üstlenmesini, koşullar karşısında kendi payını görmesini söyler. Bu haliyle itiraz edilmesi zor bir yanı vardır. Hiçbir şey istemeden, denemeden, karar vermeden ya da risk almadan değişmez. Sorun, bu cümlenin kendisinde değil, kapsamının giderek genişlemesinde başlar. Bir noktadan sonra “istersen olur” cümlesi sessizce başka bir anlama kayar: Olmadıysa yeterince istemedin. İş bulamadıysan kendine inanmadın; yoksulsan bolluk zihniyetine geçemedin; ilişkin kötüyse doğru enerjiyi çekmedin; başarısızsan bilinçaltında başarıyı sabote ettin; para kazanamıyorsan parayla ilişkin bozuktur. Böylece öznenin hayatına etki eden toplumsal koşullar yavaş yavaş geri çekilir. İş piyasası, sınıfsal konum, miras, eğitim olanakları, bakım yükü, ücret rejimi, konut maliyetleri, coğrafya, aile ilişkileri, sağlık hizmetlerine erişim ya da ekonomik kriz görünmezleşir. Geriye tek bir fail kalır: öznenin kendisi.
Manifestation ve kişisel gelişim kültürünün bazı biçimleri bu nedenle yalnızca iyimserlik öğretisi olarak görülemez. Burada daha kapsamlı bir ideolojik işlem vardır: toplumsal sonuçların faili dışarıdan içeri taşınır. Komplo anlatılarında özne sürekli dışarıda bir fail arıyordu; birileri yapıyor, saklıyor, yönetiyor, planlıyordu. “İstersen olur” kültüründe ise hareket tersine döner. Bu kez “birileri” değil, “sen” yaparsın. Üstelik yalnızca yaptığın seçimlerden değil, başına gelen sonuçlardan da sen sorumlu hale gelirsin. İktidar böylece ortadan kalkmaz; öznenin içine yerleşir. Artık dışarıdan sürekli emir veren bir merciye gerek yoktur. Özne kendi davranışlarını, duygularını, arzularını ve hatta düşüncelerini denetlemeye başlar. Negatif düşünmemeli, kıtlık bilinci üretmemeli, kötü enerji yaymamalı, kendini sabote etmemeli, evrene yanlış sinyal göndermemelidir. Kendi zihninin yöneticisine dönüşürken aynı anda kendi başarısızlığının da sanığı olur.
Marxçı bir soru kaçınılmazdır: Başarının ve başarısızlığın koşulları ne zaman toplumsal ilişkilerden çıkarılıp kişinin psikolojik niteliğine dönüştü? Kapitalist toplum elbette başından beri bireysel başarı hikâyeleri üretmiştir. Fakat çağdaş kişisel gelişim kültürü bu eğilimi daha ileri bir aşamaya taşır. Artık başarının yalnızca emek, girişimcilik ya da rekabetle değil, zihinsel tutumla açıklanması mümkündür. Ücret düşükse ücret rejimini tartışmak yerine kişinin “kendine değer verme” problemi gündeme gelir. İş güvencesizse çalışma rejimini sorgulamak yerine konfor alanından çıkması gerektiği söylenir. İnsan sürekli çalışmasına rağmen geçinemiyorsa gelir dağılımı yerine finansal zihniyeti konuşulur. Böylece kişisel gelişim söylemi, toplumsal yapının sonuçlarını öznenin kişilik özelliklerine tercüme eder. Yoksulluk zihinsel, başarısızlık psikolojik, güvencesizlik ise motivasyon sorunu haline gelir.
Özne kendisini kendi adına denetler. Daha fazla çalışır, kendini geliştirir, yeni eğitimler alır, yeni rutinler kurar, sabah daha erken kalkar, daha pozitif düşünür, bedenini ve zamanını daha verimli kullanmaya uğraşır. Sonuç yine değişmezse sistemden önce kendisini sorgular. “Kendinin en iyi versiyonu ol” çağrısı tam da bu nedenle masum değildir. Çünkü hiçbir zaman tamamlanmayacak bir performans rejimi üretir. Her zaman bugünkü senden daha üretken, daha sağlıklı, daha dengeli, daha disiplinli, daha zengin ve daha başarılı bir “sen” vardır. Bugünkü benlik ise sürekli olarak bu ideal benliğin önündeki engel gibi görünür.
İdeoloji bireye yalnızca ne yapması gerektiğini söylemez; ona kim olduğunu da söyler. Kişisel gelişim söylemi özneye çoğu zaman şu biçimde seslenir: “Sen potansiyelini kullanmıyorsun.” Bu cümle aynı anda iki işlem gerçekleştirir. Bir yandan özneye özel bir değer verir; onun içinde henüz ortaya çıkmamış büyük bir kapasite bulunduğunu söyler. Diğer yandan mevcut hayatıyla bu potansiyel arasındaki farkın sorumluluğunu yine ona yükler. Böylece özne kendi eksikliğini sürekli yeniden üretir. “Olabileceğim kişi” ile “olduğum kişi” arasındaki mesafe kapanmadığı için yeni kitaplar, yeni yöntemler, yeni eğitimler, yeni rutinler, yeni meditasyonlar ve yeni hedef listeleri devreye girer. Kişisel gelişim endüstrisinin ekonomik devamlılığı da bu kapanmayan mesafeye bağlıdır. Tamamlanmış özne iyi bir müşteri değildir.
Burada öznenin düşüncesi yalnızca davranışlarını değil, dış dünyayı da etkileyen bir güç olarak tarif edilmeye başlanır. İstenen hayat zihinde canlandırılmalı, olmuş gibi hissedilmeli, evrene gönderilmeli, doğru enerji korunmalı ve sonucun gelmesi beklenmelidir. İlk bakışta mistik görünen bu düşünce, şaşırtıcı biçimde son derece çağdaş bir ekonomik mantık taşır. Arzu dış dünyayla çatışan, engellerle karşılaşan ve hiçbir zaman bütünüyle kapanmayan bir hareket olmaktan çıkar; doğru biçimde iletilmesi gereken bir talebe dönüşür. Evren de adeta görünmez bir hizmet sağlayıcı gibi çalışır. Doğru talebi gönderirsen karşılığını vermelidir. Sonuç gelmezse sorun sistemde değil kullanıcıdadır. Yeterince inanmamış, bilinçaltında direnmiş, yanlış titreşimde kalmış ya da kendi bolluğunu sabote etmiş olabilirsin. Evren kusursuz çalışır; hata özneye geri döner.
Arzu, kişinin “gerçekte ne istediğini” keşfedip doğru yöntemle elde edebileceği basit bir ihtiyaç listesi değildir. Arzu eksikle, Öteki’yle, dille ve kapanmayan bir hareketle ilişkilidir. Kişisel gelişim ve manifestation söylemi ise arzuyu yönetilebilir bir projeye çevirir. Ne istediğini bil, hedefini yaz, görselleştir, plan yap, uygula, sonucu al. Böylece arzu artık arzudan çok performans hedefine yaklaşır. Dahası, özgürleşme diliyle başlayan süreç yeni bir buyruğa dönüşür: Ne istediğini bilmek zorundasın. Kariyerini bilmelisin, ilişkiden ne beklediğini bilmelisin, beş yıllık planın olmalı, kendini tanımalısın, potansiyelini gerçekleştirmelisin, tutkunu bulmalısın. “Özgür ol” çağrısı burada ağır bir süperego buyruğuna dönüşebilir. Başarısızlık yalnızca bir sonucun gerçekleşmemesi değil, kişinin kendi arzusunu bile doğru yönetememiş olması anlamına gelir.
Modern iktidar yalnızca yasaklayan, cezalandıran ve dışarıdan emir veren bir mekanizma değildir; öznenin kendi davranışlarını izlemesini, ölçmesini ve düzenlemesini sağlayan teknikler de üretir. Beslenmeni takip et, uykunu ölç, verimliliğini izle, hedeflerini yaz, zamanını planla, duygularını düzenle, dikkatini optimize et, performansını artır. Bunların hiçbiri tek başına sorun değildir. Fakat birlikte düşünüldüklerinde yaşam, sürekli ölçülmesi ve iyileştirilmesi gereken bir işletmeye dönüşebilir. Özne kendi insan kaynakları müdürü, kendi performans yöneticisi, kendi disiplin amiri ve giderek kendi sermayesi haline gelir. Kendisine yatırım yapar, kendisini geliştirir, kendisinin değerini yükseltmeye çalışır. Bu nedenle kişisel gelişim kültürü baskının karşıtı olmak zorunda değildir; baskının özelleştirilmiş biçimi de olabilir.
İnsanların hiçbir sorumluluğu yok mudur? Elbette vardır. İrade, karar, çalışma, öğrenme, alışkanlık değiştirme, yardım isteme, risk alma ya da vazgeçme gerçek sonuçlar üretir. Sorun öznenin fail olması değildir; tek fail haline getirilmesidir. İnsan hayatında hem öznel kararlar hem de toplumsal koşullar vardır. Bir kişi sınava çalışabilir fakat eğitim eşitsizliğini tek başına ortadan kaldıramaz. İş arayabilir ama iş piyasasını yaratmaz. Tasarruf yapabilir ama enflasyonu yönetmez. İlişkilerinde sınırlar koyabilir ama içinde bulunduğu maddi bağımlılık ilişkilerini her zaman yalnızca iradesiyle aşamaz. Bu ayrım kaybolduğunda sorumluluk kavramı ideolojik hale gelir. Sorumluluk artık hareket alanının kabul edilmesi değil, bütün sonuçların özneye fatura edilmesi anlamına gelir.
Belki de kişisel gelişim kültürünün en önemli politik işlemlerinden biri başarısızlığı özelleştirmesidir. İşsizlik, tükenmişlik, yalnızlık, yoksulluk ve güvencesizlik toplumsal sorunlar olmaktan çıkıp bireysel eksiklikler biçiminde yeniden okunabilir. Kişi bu sorunlarla karşılaştığında ortak bir sorunun parçası olduğunu düşünmek yerine kendi eksikliğini araştırmaya başlar. Daha disiplinli olmalıydım, daha erken başlamalıydım, kendimi daha iyi ifade etmeliydim, doğru insanlarla çevrelenmeliydim, daha pozitif düşünmeliydim. Böylece politik soru psikolojik soruya dönüşür. “Neden bu kadar çok insan geçinemiyor?” sorusunun yerini “Ben para konusunda neden başarısızım?” alır. “Neden bu kadar çok insan tükeniyor?” yerine “Ben stresimi neden yönetemiyorum?” diye sorulur. “Neden işler bu kadar güvencesiz?” sorusu ise “Ben kariyerimi neden doğru planlayamadım?” biçimine çevrilir. Fail bulunmuştur: fail sensin.
“İstersen olur” kültürünün politik açıdan en güçlü tarafı belki de tam burada ortaya çıkar. Özneye kendisini güçlü hissettirirken onu giderek daha fazla sorumlu hale getirir. İlk mesaj “Hayatının kontrolü sende”dir. İkinci mesaj ise kaçınılmaz olarak onu takip eder: “Öyleyse sonuçlarından da sen sorumlusun.” Bu iki cümle birbirinden kolayca ayrılamaz. Kontrolün bütünüyle kişide olduğu varsayıldığında başarısızlığın nedeni de kişi olmak zorundadır. Böylece iktidar dikkat çekici bir hareket yapar: Özneyi baskı altında tuttuğunu söylemez, tam tersine ona özgür olduğunu söyler. Önünde hiçbir engel olmadığını ilan eder ve tam da bu nedenle karşılaştığı her engelin sorumluluğunu ona bırakabilir. Yasaklayan iktidara itiraz etmek mümkündür; fakat “özgürsün” denilen özne başarısız olduğunda çoğu zaman önce kendisine döner.
“Fail Nerede?” sorusu bu alanda bu nedenle yanıltıcı biçimde kolay bir cevaba sahiptir. Fail öznenin içine taşınmıştır. Fakat daha doğru cevap şudur: toplumsal yapılar ortadan kalkmamıştır; yalnızca görünmezleşmiştir. Sermaye ilişkileri, sınıf, mülkiyet, devlet politikaları, kurumlar, ekonomik koşullar ve tarihsel eşitsizlikler hâlâ oradadır. Fakat bunların ürettiği sonuçlar giderek öznenin iradesine tercüme edilir. “İstersen olur” cümlesine karşı “Hiçbir şey senin elinde değil” demek bu yüzden yeterli değildir. Daha zor ama daha doğru cümle şudur: Bazı şeyler senin elindedir, bazıları değildir; politik olan, bu sınırın nereden geçtiğini görebilmektir.
Öznenin hareket alanını bütünüyle inkâr etmek onu edilgenleştirir. Fakat toplumsal yapıyı inkâr etmek de onu kendi hayatının bütün başarısızlıklarından sorumlu hale getirir. Her iki durumda da yapı görünmezleşir. “Fail Nerede?” sorusu tam burada anlam kazanır. Bazen fail gerçekten öznenin kendisidir. Bazen kurumdur. Bazen sınıfsal ilişkidir. Bazen de hiç kimsenin tek başına kontrol etmediği bir yapıdır. İktidarın en etkili hareketlerinden biri ise bütün bunların üzerini örtüp özneye yalnızca aynayı göstermektir: Bak, fail burada.



