Bir düşünürün metnini okurken sık sık şöyle bir ihtiyaç duyarız: “Bunu daha basit söylesek ne demek?” Bu çok doğal bir istektir. Bir kavramı kendi dilimizle anlatamıyorsak onu gerçekten anlayıp anlamadığımızdan emin olmak zordur. Bu nedenle derslerde mümkün olduğunca gündelik örneklerden hareket ediyor, kavramları yalnızca uzmanların kullandığı kelimeler olarak bırakmamaya çalışıyoruz.
Fakat burada küçük bir sorun vardır. Bir kavramı daha kolay anlaşılır hale getirirken, onu ortaya çıkaran ayrımı da ortadan kaldırabiliriz.
Mesela “özne” yerine “kişi” diyebiliriz. İlk bakışta işimiz kolaylaşır. Fakat önceki derste gördüğümüz gibi özne ile kişi tam olarak aynı şey değildir. “Kişi” dediğimizde karşımızdaki insanı düşünürüz. “Özne” dediğimizde ise o insanın dil, kurumlar, ilişkiler ve kendisine verilen konumlar içinde nasıl kurulduğuna ilişkin başka bir soru açılır. “Özne aslında kişi demek” dediğimiz anda kelimeyi anlaşılır hale getirmiş oluruz; ama kavramın sormamızı sağladığı soruyu kaybedebiliriz.
Aynı şey “ideoloji” için de geçerlidir. İdeolojiyi “insanların inandığı fikirler” diye çevirmek mümkündür. Bu ifade tamamen yanlış değildir. Fakat ideoloji dersinde gördüğümüz şey bundan daha genişti. İnsanların ne düşündüğü kadar, bazı ilişkilerin neden doğal göründüğü, kurumların hangi hayat biçimlerini normalleştirdiği ve insanların bu düzen içinde kendilerine nasıl yer verdiği de meseleydi.
“İdeoloji = fikirler” dediğimizde kavramın önemli bir bölümünü dışarıda bırakmış oluruz.
Burada sorun günlük dilin yetersiz veya değersiz olması değildir. Gündelik dil başka işler yapmak üzere gelişmiştir. Bir arkadaşımıza “Bugün çok yoruldum” dediğimizde çoğu zaman yorgunluğumuzun ekonomik, bedensel ve toplumsal koşullarını ayırmamız gerekmez. Cümle işini görür. Bir kavram ise bazen gündelik dilin birlikte tuttuğu şeyleri ayırmak veya ayrı tuttuğu şeyleri ilişkilendirmek için ortaya çıkar.
Bu nedenle kavramın biraz tuhaf gelmesi her zaman bir kusur değildir.
Bazen o tuhaflık, kavramın yaptığı işin kendisidir.
“Yabancılaşma” kelimesini düşünelim. Günlük dilde bunu “kendini kötü hissetmek”, “çevresine yabancılaşmak” veya “yalnızlaşmak” diye çevirebiliriz. Fakat Marx’ın belirli metinlerinde yabancılaşma yalnızca psikolojik bir huzursuzluğu anlatmaz. İnsan ile yaptığı iş, ürettiği ürün, diğer insanlar ve kendi etkinliği arasındaki belirli ilişkileri düşünmeye yarar. Eğer kavramı yalnızca “işinden soğumak” diye anlatırsak herkesin anlayacağı bir cümle elde ederiz; ama kavramın toplumsal ilişkiyi görünür kılan tarafı büyük ölçüde kaybolur.
Benzer biçimde “sermaye”yi “para” diye çevirmek çok kolaydır.
Bir insanın bankada bir milyon lirası vardır. Başka bir insan aynı parayı işçi çalıştırmak, üretim yapmak ve başlangıçtaki paradan daha fazla para elde etmek için kullanır. İki durumda da para vardır. Fakat Marx açısından ikinci durumda düşünülmesi gereken başka bir ilişki ortaya çıkar. Sermayeyi yalnızca “çok para” olarak anlatırsak, kavramın neden ayrıca gerekli olduğunu artık açıklayamayız.
İyi bir çeviri bu yüzden yalnızca kelimenin yerine daha tanıdık bir kelime koymaz.
Kavramın yaptığı ayrımı da taşımaya çalışır.
Bu sorun psikanalizde daha da belirgindir. “Arzu”yu “istemek” diye çevirdiğimizi düşünelim. “Bir şey arzuluyorum” ile “bir şey istiyorum” gündelik konuşmada birbirine çok yaklaşabilir. Fakat Lacan’da arzu, kişinin bilinçli biçimde istediğini söylediği şeyle kolayca özdeşleştirilemez. İnsan istediği şeyi elde ettikten sonra bile aynı eksiklik başka bir yerde yeniden ortaya çıkabilir. Bu durumda “arzu = istemek” formülü kavramı öğretmekten çok onun en önemli sorununu ortadan kaldırır.
“Büyük Öteki” için de “toplum” dersek benzer bir şey olur.
Bu çeviri başlangıçta yardımcı olabilir. Çünkü insanın kendisinden önce var olan kurallar, dil ve beklentiler alanına bakmaya başlarız. Fakat Büyük Öteki yalnızca çevremizdeki insanların toplamı veya “toplum baskısı” değildir. Kavramı doğrudan bu gündelik karşılığa sabitlersek, bir süre sonra Lacan’ın neden ayrıca böyle bir kavrama ihtiyaç duyduğunu anlayamayız.
Burada önemli bir ayrım ortaya çıkar:
Basitleştirmek ile eşitlemek aynı şey değildir.
Bir kavramı basit bir örnekle anlatabiliriz. Ama örneğin kavramın kendisi olduğunu söylemek zorunda değiliz.
Mesela “Büyük Öteki”yi anlatırken bir insanın önemli bir karar verirken zihninde sürekli görünmez bir muhataba hesap verdiğini düşünebiliriz. “Bunu yaparsam ne derler?”, “Böyle biri olunmaz”, “Doğru olan bu” gibi cümlelerden hareket edebiliriz. Bu örnek kavrama yaklaşmamızı sağlar. Fakat sonra şu uyarıyı koruruz: Büyük Öteki yalnızca “insanların ne diyeceği” değildir.
İşte bu küçük mesafe önemlidir.
Çünkü kavram ile örnek tamamen üst üste geldiğinde, örneğin sınırları kavramın sınırları haline gelir.
Bir önceki derslerde örneğin ne kadar şey gösterebildiğini konuşmuştuk. Aynı sorun burada yeniden karşımıza çıkar. Kavramı açıklamak için verdiğimiz örnek çok iyi olabilir. Fakat bir süre sonra kavramı yalnızca o örnek üzerinden hatırlamaya başlayabiliriz. “Hegemonya” denildiğinde yalnızca televizyon, “ideoloji” denildiğinde yalnızca propaganda, “yabancılaşma” denildiğinde yalnızca mutsuz çalışan, “söylem” denildiğinde yalnızca siyasetçinin konuşması aklımıza gelirse kavramın hareket alanını daraltmış oluruz.
Bu yüzden örnek bir kapı olabilir; oda değildir.
Gündelik dile çevirirken başka bir şey daha kaybolabilir: kavramlar arasındaki farklar.
Mesela “ideoloji”, “söylem”, “hegemonya” ve “propaganda” günlük konuşmada bazen birbirinin yerine kullanılabilir. Bir politik mesaj gördüğümüzde bunların hepsine “insanları etkileme biçimi” diyebiliriz. Bu ifade günlük konuşmada yeterli olabilir. Fakat dört kavramı aynı cümleye çevirdiğimiz anda, onları ayrı ayrı kullanmamızın nedeni ortadan kalkar.
Bir kavram diğerinden yalnızca farklı bir kelime olduğu için ayrılmaz.
Farklı bir soruya baktığı için ayrılır.
İdeoloji bize bir düzenin neden doğal görünebildiğini sordurabilir. Hegemonya rızanın nasıl örgütlendiğine bakabilir. Söylem bir şeyin hangi dil, bilgi ve konuşma konumları içinde kurulabildiğini inceleyebilir. Propaganda ise daha doğrudan belirli mesajların ve ikna faaliyetlerinin örgütlenmesine işaret edebilir.
Bunların hepsini “insanları etkilemek” diye çevirmek kolaydır.
Ama tam da kolay olduğu için fazla şey kaybettirir.
Burada uzman dilini savunmak gibi bir sonuç çıkarmamak gerekir. Kavramları mümkün olduğunca karmaşık söylemek, onları daha doğru kullanmak anlamına gelmez. “Özneleşme süreçlerinin söylemsel matrisler içerisindeki hegemonik artikülasyonu” gibi bir cümle bazen gerçekten gerekli ayrımlar taşıyabilir; bazen de çok basit bir düşünceyi erişilmez hale getirebilir.
Bir metnin zor olması onun derin olduğunu göstermez.
Ama kolay anlaşılması da hiçbir şey kaybetmediğimizi garanti etmez.
Asıl mesele, hangi ayrımların korunması gerektiğini bilmektir.
Bunun için bir kavramı gündelik dile çevirirken iki aşamalı hareket işe yarayabilir.
Önce kavramı mümkün olduğunca kendi cümlemizle anlatırız.
Örneğin:
“Sermaye, para kazanmak için kullanılan para gibi düşünülebilir.”
Bu başlangıç için işe yarayabilir.
Sonra hemen ikinci soruyu sorarız:
“Ama bundan daha fazlası ne?”
Bu soruyla ilk çeviriyi yeniden açarız. Sermayenin yalnızca para olmadığını; üretim, emek, mülkiyet ve değer artışı ilişkileri içinde çalıştığını görmeye başlarız.
Aynı yöntemi başka kavramlara da uygulayabiliriz.
“İdeoloji, insanların dünyayı görme biçimidir.”
Peki bundan daha fazlası ne?
Kurumlar, alışkanlıklar, özne konumları ve bazı ilişkilerin doğal görünmesi.
“Söylem, bir konu hakkında kullanılan dildir.”
Peki bundan daha fazlası ne?
Kimin konuşabildiği, hangi bilgilerin geçerli sayıldığı, hangi ayrımların kurulduğu ve neyin problem olarak görülebildiği.
“Özne, insanın toplumsal ilişkiler içindeki halidir.”
Peki bundan daha fazlası ne?
Kişinin kendisine verilen konumlarla hiçbir zaman tamamen çakışmaması; dilin ve bilinçdışı süreçlerin de bu oluşuma katılması.
Bu ikinci soru, çevirinin fazla rahat kapanmasını engeller.
Çünkü günlük dilin büyük avantajı aynı zamanda tehlikesidir: bize hızlı bir tanışıklık hissi verir.
“Ha, bunu biliyorum.”
Bir kavramı öğrenirken bu cümle bazen doğru, bazen yanıltıcıdır. Yeni kavram gerçekten yıllardır yaşadığımız bir şeyi adlandırıyor olabilir. Fakat tam da tanıdık geldiği için kavramın bize yeni olarak ne sunduğunu kaçırabiliriz.
Örneğin “sınıf” kelimesini herkes bilir. Zenginler, fakirler, orta sınıf gibi ayrımlar günlük dilde sürekli kullanılır. Fakat E. P. Thompson sınıfı hazır bir kutu değil, insanların tarihsel ilişkiler ve mücadeleler içinde oluşan bir ilişkisi olarak düşünmeye başladığında, tanıdığımız kelimeye başka bir hareket kazandırır.
Eğer bunu yeniden “toplumdaki gelir grupları” diye çevirirsek, kelime tanıdık hale gelir ama Thompson’ın yaptığı müdahale kaybolur.
Bu nedenle bir düşünürü öğrenmek bazen yeni bir kelime öğrenmek değil, bildiğimiz kelimenin artık eskisi kadar rahat kullanılmadığını fark etmektir.
Bu rahatsızlık değerlidir.
Çünkü kavramın çalışmaya başladığını gösterebilir.
Fakat burada başka bir tehlike vardır. İnsan yeni kavramları öğrendikçe eski konuşma biçiminden utanmaya başlayabilir. “Artık ‘insanlar böyle düşünüyor’ dememeliyim, ‘ideolojik özneleşme’ demeliyim” gibi bir noktaya gelebilir. Kavram öğrenmek böyle bir dil hiyerarşisine dönüşürse düşünme kapasitesini genişletmek yerine yeni bir aidiyet işareti üretir.
Artık kavram, dünyayı görmek için değil, kimin daha çok bildiğini göstermek için kullanılmaya başlanır.
Bu derslerin amacı bu değildir.
Gündelik dilimizi bırakmamız gerekmiyor.
“Patron beni çok çalıştırıyor” diyebiliriz.
Bu gayet anlamlı bir cümledir.
Daha sonra istersek “Bu yalnızca benim patronumun karakteriyle mi ilgili, yoksa ücretli emek ilişkisinin bazı özellikleri de burada çalışıyor mu?” diye ikinci bir soru ekleyebiliriz.
Yeni kavram eski cümleyi utandırmaz.
Onun yanına başka bir bakış ekler.
Bu fark özellikle önemlidir çünkü insanlar kendi hayatlarını genellikle kuramsal terimlerle yaşamazlar. Âşık olurken “arzu ekonomim yeniden örgütleniyor” demeyiz. İşten çıkarıldığımızda ilk düşüncemiz “sermaye-emek çelişkisinin güncel bir tezahürünü yaşıyorum” olmaz. Annemizle tartışırken aile kurumunun ideolojik yeniden üretimini analiz etmeyebiliriz.
İnsan hayatı önce yaşar.
Kavram daha sonra bazı ilişkileri görmemize yardım eder.
Bu nedenle kavramın görevi deneyimin yerine geçmek değildir.
Deneyimin içinde daha önce seçemediğimiz ayrımları görünür hale getirmektir.
İyi bir kavramsal çeviri bu yüzden iki şeyi aynı anda yapmalıdır: okuru kavrama yaklaştırmalı ve kavramı bütünüyle okurun eski diline teslim etmemelidir.
Bir anlamda kapıyı açmalı ama eşiği tamamen kaldırmamalıdır.
Çünkü bazen öğrenme tam da o eşikte gerçekleşir.
“Bunu günlük dilde şöyle söyleyebilirim; ama tam olarak aynı şey değil.”
Bu cümle, düşünsel çalışmanın en yararlı cümlelerinden biri olabilir.
Bir kavramla karşılaştığımızda başlangıç için şu soruları sorabiliriz:
Bu kavramı kendi gündelik dilimle nasıl anlatırım?
Onu hangi tanıdık kelimeyle eşleştiriyorum?
Bu eşleştirme kavramın hangi bölümünü görünür hale getiriyor?
Hangi ayrımı ortadan kaldırıyor?
Kavram neden zaten bildiğim kelimelerden biriyle yetinmeyip ayrıca ortaya çıkmış olabilir?
Verdiğim örnek kavramı açıklıyor mu, yoksa kavramın yerine mi geçmeye başladı?
Bu kavramı öğrenince gerçekten başka bir ilişki görebiliyor muyum, yoksa yalnızca yeni bir kelime mi kullanıyorum?
Ve belki en önemlisi:
Bunu daha basit söyleyebilirim; ama basitleştirdiğimde neyi kaybediyorum?
Bir kavramı anlamak, onu mümkün olan en kısa cümleye çevirmek değildir. Bazen gerçekten anlamak, kısa cümleyi kurduktan sonra onun yetmediği yeri de görebilmektir. Günlük dil ile kavram arasındaki küçük mesafe bu nedenle bir kusur değildir. Düşüncenin çalışabildiği alanlardan biri tam olarak orasıdır.



