Elimize bir parça ekmek alalım.
İkiye bölelim.
Sonra bir parçayı yeniden ikiye bölelim.
Sonra yeniden.
Bir süre sonra elimizde artık “ekmek parçası” diyemeyeceğimiz kadar küçük kırıntılar kalır. Biraz daha küçültsek toz olur. Daha da küçültsek gözümüzle göremediğimiz yapılara ulaşırız.
Peki bunu sonsuza kadar sürdürebilir miyiz?
Bir şeyi bölmeye devam edersek en sonunda nereye varırız?
Bu soru çok eski. İnsanlar atomları görmeden binlerce yıl önce bile aynı problemi düşünüyordu.
Ama bizim için mesele eski filozofların ne söylediğini ezberlemek değil. Önce sorunun kendisini anlamamız gerekiyor.
Küçülmek ile aynı şey olarak kalmak aynı şey değildir
Bir ekmeği ikiye böldüğümüzde iki ekmek parçası elde ederiz.
Birini tekrar böldüğümüzde yine ekmek kırıntıları vardır.
Fakat yeterince küçüldüğümüzde ilginç bir sınır ortaya çıkar.
Artık “bir parça ekmek” ile karşı karşıya değilizdir.
Ekmek; su, karbonhidratlar, proteinler, yağlar, tuzlar ve başka maddelerden oluşur. Bunları oluşturan moleküller vardır. Molekülleri oluşturan atomlar vardır.
Dolayısıyla bir şeyi küçültmek, bir noktadan sonra onun gündelik kimliğini kaybetmesine yol açar.
Bir ekmek kırıntısını bölerek daha küçük ekmek kırıntıları elde ederiz.
Ama bir karbonhidrat molekülünü parçaladığımızda artık “daha küçük karbonhidrat” elde etmek zorunda değiliz.
Başka moleküller veya atomlar ortaya çıkabilir.
Bu yüzden ilk önemli ayrımımız şu:
Her bölünme sadece boyutu küçültmez. Bazen neyle karşı karşıya olduğumuzu da değiştirir.
Atom fikri neden ortaya çıktı?
“Atom” kelimesinin kökenindeki fikir oldukça basittir:
Daha fazla bölünemeyen şey.
Eski Yunan düşüncesinde atomos, kabaca “bölünemez” anlamına geliyordu.
Bu, bugünkü atom bilgisi değildi. Kimse elektron mikroskobuyla atom görmüş değildi. Atom çekirdeği bilinmiyordu. Proton ve nötron bilinmiyordu.
Ortada bir düşünce problemi vardı:
Eğer bir şeyi sürekli ikiye bölebiliyorsak, bu bölme işlemi sonsuza kadar devam mı eder?
Yoksa bir yerde artık daha fazla bölünemeyen bir şeye mi ulaşırız?
Atom fikri bu soruya verilen eski yanıtlardan biriydi.
Fakat daha sonra fizik ilginç bir şey gösterdi:
Atomlar da bölünebilir.
Bu durumda “atom” adı kaldı ama eski anlamı değişti.
Atom sandığımız kadar son nokta değildir
Bir atomun içinde çekirdek ve elektronlar bulunur.
Çekirdeğin içinde protonlar ve nötronlar vardır.
Protonlar ve nötronlar da daha küçük yapılardan oluşur: kuarklardan.
Burada okul bilgisinin bazen yarattığı bir yanılgıya dikkat etmek gerekir.
Sanki doğa şöyle yapılmış gibi anlatılabilir:
Maddeyi açarsın.
İçinden molekül çıkar.
Molekülü açarsın.
İçinden atom çıkar.
Atomu açarsın.
İçinden proton çıkar.
Onu açarsın.
İçinden başka bir şey çıkar.
Sonra bir başkası.
Sanki sonsuza kadar iç içe geçmiş kutular varmış gibi.
Bugünkü fizik bize bu kadar basit bir resim vermiyor.
Bazı yapılar gerçekten başka yapılardan oluşur. Ama her ölçek, yalnızca kendinden küçüğünün bir kutusu değildir.
Bu noktada “parça” kelimesinin kendisi bile zorlaşmaya başlar.
Bir parçacık ne kadar “parça”dır?
Gündelik hayatta parçayı kolay anlarız.
Bir tabağı kırarız.
Parçaları yere düşer.
Her parça belirli bir yerde durur.
Ama atom altı dünyada işler bu kadar sezgisel değildir.
Elektron gibi temel parçacıklar, küçük bir bilye gibi düşünülmemelidir.
Onların davranışı gündelik nesnelere benzemez. Kuantum fiziği, çok küçük ölçeklerde “nerede?”, “nasıl hareket ediyor?” ve hatta “parçacık nedir?” gibi soruların gündelik sezgimizle cevaplanamayacağını gösterir.
Şimdilik bunu ayrıntısıyla bilmemiz gerekmiyor.
Sadece şu noktayı aklımızda tutalım:
Maddenin küçük ölçeklerine indikçe, gündelik dünyadan getirdiğimiz benzetmeler giderek daha az işe yarar.
Bir elektron küçük bir taş değildir.
Bir atom küçük bir Güneş Sistemi değildir.
Bir protonun içinde minik renkli toplar dolaşmaz.
Bu çizimler öğretmek için kullanışlı olabilir. Ama gerçeğin kendisi değildir.
Peki en küçük şey nedir?
Burada insanın doğal olarak soracağı soru budur.
“Tamam. Atom son değil. Proton da son değil. O halde en küçük şey ne?”
Bugünkü parçacık fiziğinde elektronlar ve kuarklar gibi bazı parçacıklar temel parçacıklar olarak kabul edilir.
Yani mevcut deneysel bilgilerimize göre bunların daha küçük bileşenlerden oluştuğuna dair bir kanıtımız yoktur.
Ama bu cümlede önemli bir ifade var:
Mevcut bilgilerimize göre.
Bilim “bundan küçük hiçbir şey kesinlikle yoktur” demek zorunda değildir.
Daha doğru ifade şudur:
Şu anda bu parçacıkların iç yapısını gösteren bir kanıtımız yok.
Bu fark küçümsenmemelidir.
Çünkü bilimsel bilgi çoğu zaman “son cevabı bulduk” biçiminde değil, şu ana kadar neyi gösterebildik? biçiminde ilerler.
Bölmek için de enerji gerekir
Bir şeyi bölmek yalnızca elimizle yaptığımız mekanik bir işlem değildir.
Ekmeği parmaklarımızla bölebiliriz.
Bir molekülü parçalamak için kimyasal tepkimeler gerekebilir.
Atom çekirdeğini değiştirmek için çok daha büyük enerjiler gerekir.
Protonların iç yapısını incelemek için parçacıkları son derece yüksek hızlarda birbirleriyle çarpıştırırız.
Yani küçüğe doğru ilerlemek yalnızca daha iyi bir büyüteç kullanmak değildir.
Bazen bir yapıyı anlamak için onunla etkileşime girmemiz gerekir.
Bu yüzden modern fiziğin büyük deney düzenekleri vardır.
Çünkü çok küçük yapılar, gündelik ölçekte kullandığımız araçlarla kolayca incelenemez.
Görmek her zaman gözle görmek değildir
“Atomu gördük mü?” diye sorulduğunda da dikkatli olmak gerekir.
Gündelik hayatta görmek, ışığın bir nesneden gözümüze gelmesi demektir.
Ama atom ölçeğinde bilim insanları yalnızca çıplak gözle veya sıradan bir mikroskopla bakmaz.
Atomların varlığını ve davranışını farklı ölçüm yöntemleriyle ortaya koyabiliriz. Bazı cihazlarla atomik ölçekte görüntüler de oluşturabiliriz.
Fakat bilimde bilgi yalnızca “fotoğrafını çektik, demek ki vardır” biçiminde oluşmaz.
Bir şeyin etkilerini ölçebiliriz.
Tahminlerde bulunabiliriz.
Deney yapabiliriz.
Sonuçları tekrar tekrar sınayabiliriz.
Bu nedenle atom fikrini eski düşünürlerin varsayımından modern fiziğin nesnesine dönüştüren şey yalnızca daha güçlü bir mikroskop değildir.
Ölçüm ve deneydir.
Maddenin dibine doğru bir merdiven yok
Başlangıçtaki soruya yeniden dönelim:
Bir şeyi bölmeye devam edersek nereye varırız?
İlk bakışta şöyle bir cevap bekleyebiliriz:
“En sonunda şu parçacığa varırız.”
Fakat sorun bundan biraz daha ilginçtir.
Çünkü küçüldükçe yalnızca daha küçük nesneler bulmuyoruz.
Aynı zamanda “nesne”, “parça”, “yer”, “hareket” gibi kelimelerimizin ne kadar gündelik dünyaya göre kurulmuş olduğunu fark ediyoruz.
Bir ekmek kırıntısını anlatmak için kullandığımız dil, elektronu anlatmak için tam olarak yeterli değildir.
Bu nedenle maddenin küçük ölçeklerine inmek, yalnızca yeni şeyler öğrenmek değildir.
Eski sezgilerimizin nerede çalışmadığını da öğrenmektir.
Atom neden hâlâ önemlidir?
Atom bölünebildiğine göre neden hâlâ atomdan söz ediyoruz?
Çünkü atom, bir elementin kimyasal özelliklerini taşıyan temel birimdir.
Bir demir atomu ile bir karbon atomu aynı değildir.
Bu fark, çekirdeklerindeki proton sayısıyla ilişkilidir.
Dolayısıyla atom “evrendeki kesinlikle bölünemez son şey” değildir.
Ama maddeyi ve özellikle kimyayı anlamamız açısından son derece önemli bir düzeydir.
Burada yine önemli bir ders çıkar:
Bir kavramın ilk anlamının yanlış çıkması, kavramın tümüyle işe yaramaz hale geldiği anlamına gelmez.
“Atom” artık “kesinlikle bölünemez şey” anlamına gelmiyor.
Ama hâlâ fizik ve kimyanın temel kavramlarından biri.
Aynı sorunun içinde iki farklı problem vardı
Başlangıçta tek bir soru sorduk:
Bir şeyi bölmeye devam edersek nereye varırız?
Şimdi görüyoruz ki aslında iki soru varmış.
Birincisi:
Madde hangi yapılardan oluşur?
İkincisi:
Bir şey ne zamana kadar kendisi olarak kalır?
İkincisi en az birincisi kadar önemli.
Bir su molekülünü oluşturan atomları ayırırsak artık su yoktur.
Hidrojen ve oksijen atomları vardır.
Demek ki “su olmak”, yalnızca belirli atomların bulunması değildir.
Bu atomların belirli bir biçimde ilişki kurmasıdır.
İleride yaşamı konuşurken bu mesele yeniden karşımıza çıkacak.
Çünkü insan bedenini oluşturan elementleri bir masanın üzerine koymak, bir insan meydana getirmez.
Hangi maddelerin bulunduğu kadar, bu maddelerin nasıl örgütlendiği de önemlidir.
Başlangıçtaki ekmeğe dönelim
Ekmeği ikiye böldük.
Sonra yeniden.
Sonra yeniden.
Bir süre sonra ekmek kırıntısını kaybettik.
Moleküllere ulaştık.
Atomlara ulaştık.
Atomların içine baktık.
Çekirdeğe, protonlara, nötronlara ve daha temel yapılara doğru ilerledik.
Fakat yolun sonunda elimizde basitçe “maddenin en küçük tanesi” durmadı.
Daha ilginç bir şey öğrendik:
Dünya, büyük şeylerin küçük parçalarının üst üste konmasından ibaret değildir.
Farklı ölçeklerde farklı ilişkiler ortaya çıkar.
Ve bir sonraki sorumuz tam burada belirir:
Karbon atomunu karbon yapan nedir?
Oksijeni oksijen yapan nedir?
Demir neden başka bir şey değildir?
Bir sonraki ders:
05.03 — Bir Atomu Atom Yapan Nedir?
Sözlük
Atom: Bir elementin kimyasal özelliklerini taşıyan temel yapı birimi. Atom çekirdeği ve elektronlardan oluşur.
Molekül: İki veya daha fazla atomun belirli bağlarla bir araya gelmesiyle oluşan yapı.
Atom çekirdeği: Atomun merkezinde bulunan, proton ve nötronların yer aldığı çok küçük ve yoğun bölge.
Proton: Pozitif elektrik yükü taşıyan atom altı parçacık. Bir atomun hangi element olduğunu belirleyen proton sayısıdır.
Nötron: Elektriksel olarak yüksüz atom altı parçacık. Atom çekirdeğinde bulunur.
Elektron: Negatif elektrik yüküne sahip temel parçacık.
Kuark: Proton ve nötron gibi bazı parçacıkların yapısına katılan temel parçacık türü.
Temel parçacık: Mevcut bilgilerimize göre daha küçük bileşenlerden oluştuğu gösterilememiş parçacık.



