Bir insan kendi hayatını zorlaştıran bir düzeni neden savunur?
Daha doğrusu, savunmasına bile gerek kalmadan neden onu doğal kabul eder?
Maaşı ay sonunu getirmeyen biri, “Herkes ayağını yorganına göre uzatmalı,” diyebilir. İşyerinde sürekli fazla mesai yapan biri, “Başka yerde iş bulmak daha zor,” diye düşünebilir. Çocuğunu özel okula gönderebilmek için yıllarca borçlanan bir aile, eğitimin neden bu kadar pahalı olduğunu sormak yerine kendisini yeterince başarılı olamamakla suçlayabilir.
Bunların hiçbiri insanların aptal olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine, insanların içinde yaşadıkları dünyaya anlam vermeye çalıştıklarını gösterir.
Sorun şurada başlar: Düzeni açıklamak için kullandığımız düşünceler, bazen düzenin kendisi tarafından bize verilmiş olabilir.
Antonio Gramsci bu meseleyi hegemonya kavramıyla düşünür.
Hegemonya en basit haliyle, bir toplumsal düzenin yalnızca zor kullanarak değil, insanların önemli bir bölümünün rızasını üreterek devam etmesidir.
Bir patronun fabrikasında yalnızca güvenlik görevlileri, polis veya işten çıkarılma korkusu yoktur. Aynı zamanda bazı düşünceler de vardır:
“Patron risk alıyor.”
“Çok çalışan yükselir.”
“İşini sevmiyorsan başka iş bul.”
“Başarılı insan kendi fırsatını yaratır.”
Bu cümlelerin her biri bazı durumlarda doğru olabilir. Hegemonyanın gücü de zaten bütünüyle yalanlardan oluşmamasıdır.
Bazı insanlar gerçekten çok çalışarak yükselir. Bazı patronlar gerçekten risk alır. Bazı insanlar gerçekten kötü kararlar verir.
Fakat tek tek doğru olabilecek bu cümleler, bütün bir toplumsal düzenin açıklamasına dönüştüğünde başka bir şey olmaya başlar.
Bir insan geçinemiyorsa mesele ücretlerin düşüklüğü değil, parasını yönetememesi olur.
İşyerinde tükeniyorsa mesele çalışma koşulları değil, stresle başa çıkamamasıdır.
İşsizse ekonomik yapı değil, kendisini yeterince geliştirmemiş olması konuşulur.
Sorun yavaş yavaş toplumdan çekilir ve bireyin içine yerleştirilir.
Hegemonya tam burada gündelik hayatın içine girer.
Hegemonya yalnızca propaganda değildir
Bir hükümetin televizyonda sürekli kendisini övmesi propaganda olabilir.
Ama hegemonya bundan daha geniştir.
Çünkü hegemonya yalnızca “şuna inan” demez. Neyin normal olduğunu da belirler.
İyi bir hayat nasıl görünmelidir?
Başarılı insan kimdir?
Çalışkan insan nasıl davranır?
Aile nasıl olmalıdır?
Bir insan ne kadar tüketebilirse başarılı sayılır?
İşini kaybettiğinde kimden hesap sormalıdır?
Bütün bunların cevapları yalnızca yasalarla verilmez.
Ailede, okulda, televizyonda, işyerinde, sosyal medyada, arkadaş sohbetlerinde, reklamlarda ve gündelik dilde tekrar tekrar kurulurlar.
Bir süre sonra onları düşünce olarak bile fark etmeyiz.
“Hayat böyle.”
deriz.
Hegemonyanın en güçlü cümlelerinden biri belki de budur.
İnsanlar neden rıza gösterir?
Buradaki “rıza” kelimesi de yanlış anlaşılabilir.
Rıza, insanların içinde yaşadıkları düzeni sevmesi demek değildir.
Bir insan patronundan nefret edebilir ve patronluk ilişkisini doğal kabul edebilir.
Siyasetçilerden şikâyet edebilir ama siyasetin yalnızca doğru insanların seçilmesi meselesi olduğunu düşünebilir.
Bankalardan nefret edebilir ama borçlanmadan yaşamanın mümkün olmadığını kabul edebilir.
Yani kişi düzenin bazı sonuçlarına karşı çıkarken düzenin temel kabullerini koruyabilir.
“Bu patron kötü.”
dediğinde patronluğu değil, patronun kişiliğini sorun etmiş olur.
“Bu siyasetçi kötü.”
dediğinde siyasal yapıyı değil, koltukta oturan kişiyi sorun etmiş olabilir.
“Bu zengin açgözlü.”
dediğinde zenginliği üreten ilişkilere değil, kişinin ahlakına yönelmiş olabilir.
Bu yüzden hegemonya insanların hiç itiraz etmemesi değildir.
Bazen hegemonya, insanların neyi eleştireceğini belirler.
Sağduyu gerçekten ne kadar sağduyudur?
Gramsci gündelik hayatta dolaşan ortak kabullere özellikle önem verir.
Çünkü insanlar dünyayı yalnızca kitaplardan öğrenmez.
Çoğu şeyi aileden, komşudan, televizyondan, işyerinden, arkadaşlardan öğreniriz.
Bu bilgi parçaları zamanla “sağduyu” haline gelir.
“Borç namustur.”
“Erkek evini geçindirmelidir.”
“İşsiz kalanın mutlaka bir hatası vardır.”
“Devlet olmasa herkes birbirini yer.”
“Zengin adam işi biliyordur.”
“Gençler artık çalışmak istemiyor.”
Bunların her biri küçük bir dünya açıklamasıdır.
Ve bu açıklamalar birbirine dikildiğinde bütün bir toplumsal gerçeklik ortaya çıkabilir.
Burada asıl soru şudur:
Bu düşünceler gerçekten bizim düşüncelerimiz midir?
Yoksa onları, içine doğduğumuz dünyanın diliyle mi kurduk?
Hegemonya neden görünmezdir?
Çünkü hegemonya çoğu zaman emir vermez.
Bir polis memuru size bir şey yapmanızı söylediğinde iktidarı kolayca görürsünüz.
Ama herkes aynı davranışı “zaten böyle yapılır” diyerek tekrar ettiğinde iktidarı görmek daha zordur.
Kimse size açıkça:
“Değerini yaptığın işle ölç.”
demeyebilir.
Ama işsiz kaldığınızda kendinizi değersiz hissedebilirsiniz.
Kimse:
“Başkalarının hayatıyla kendini sürekli karşılaştır.”
demeyebilir.
Ama sosyal medyada bunu her gün yapabilirsiniz.
Kimse:
“Başarısızlığının bütün sorumluluğunu kendinde ara.”
demeyebilir.
Ama kötü giden hayatınızın karşısında ilk suçladığınız kişi kendiniz olabilirsiniz.
Hegemonya bazen tam da kimsenin emir vermediği yerde çalışır.
Peki bu durumda insanlar kandırılmış mı oluyor?
Bu soruya basitçe “evet” demek Gramsci’yi fazla kolaylaştırır.
İnsanlar yalnızca kandırılmış kuklalar değildir.
Yaşadıkları dünyanın içinde hareket ederler, seçim yaparlar, çıkarlarını korumaya çalışırlar, direnebilirler ve düşüncelerini değiştirebilirler.
Üstelik hegemonik düşünceler çoğu zaman gerçek deneyimlere yaslanır.
Bir işçi gerçekten işini kaybetmekten korkar.
Küçük esnaf gerçekten ayakta kalmaya çalışır.
Bir aile gerçekten çocuğunun geleceği için kaygılanır.
Hegemonya bu deneyimleri yoktan üretmez.
Onları belirli biçimlerde birbirine bağlar.
Belki bu nedenle hegemonya için şöyle bir soru daha verimli olabilir:
Yaşadığımız gerçek şeyleri hangi kavramlarla birbirine dikiyoruz?
Çünkü aynı sıkıntı farklı biçimlerde açıklanabilir.
“Geçinemiyorum çünkü para yönetemiyorum.”
ile
“Geçinemiyorum çünkü ücretim ürettiğim değerin gerisinde kalıyor.”
aynı hayatı başka biçimlerde birbirine bağlar.
Bu iki açıklamanın sonuçları da aynı değildir.
Birincisinde çözüm bütçe uygulaması olabilir.
İkincisinde sendika, ücret politikası, sınıf ilişkileri ve ekonomik düzen konuşulmaya başlanır.
Hegemonyayı bilmek neyi değiştirir?
Belki hiçbir şeyi hemen değiştirmez.
Bu dersin sonunda birdenbire dünyayı çözmüş olmayacağız.
Ama bazı cümleleri eskisi kadar rahat söylemeyebiliriz.
“İnsanlar fakirse yanlış seçimler yapmıştır.”
“İşini sevmiyorsan değiştir.”
“Başarılı olan hak etmiştir.”
“Böyle gelmiş böyle gider.”
Bu cümlelerin arkasında hangi ilişkilerin bulunduğunu sormaya başlayabiliriz.
Hegemonya kavramının ilk işi bize doğru cevabı vermek olmayabilir.
Belki ilk işi, doğal görünen şeyi yeniden garip hale getirmektir.
Çünkü bir toplumsal düzenin en büyük başarılarından biri, tarihsel olarak kurulmuş ilişkilerini sanki doğanın kanunlarıymış gibi gösterebilmesidir.
Gramsci bize tam burada küçük ama önemli bir soru bırakır:
Bize doğal gelen şeylerin ne kadarı gerçekten doğal?
Bu sorunun cevabını burada vermek zorunda değiliz.
Ama bundan sonra “hayat böyle” dediğimiz her yerde, bir kez daha bakabiliriz.



