Bir şarkıyı dinleriz, bir diziyi izleriz, bir roman okuruz. Sonra bunların “kültür” alanına ait olduğunu söyleriz. Fabrika, ücret, kira, ulaşım veya çalışma saatleri ise bize daha maddi meseleler gibi görünür. Sanki bir tarafta gerçek hayat vardır; diğer tarafta insanların bu hayat hakkında yazdığı, söylediği ve düşündüğü şeyler.
Raymond Williams tam bu ayrımı sorun eder. Kültürü toplumun üzerinde dolaşan, maddi dünyanın ardından gelen bir fikirler alanı olarak görmek istemez. Çünkü bir romanın yazılması, bir gazetenin basılması, bir filmin çekilmesi, bir televizyon kanalının yayın yapması veya bugün bir sosyal medya videosunun milyonlarca kişiye ulaşması için yalnızca “fikir” yetmez. İnsanların çalışması, teknoloji, para, kurumlar, dağıtım ağları, mekânlar ve belirli toplumsal ilişkiler gerekir.
Williams’ın açtığı temel soru bu nedenle oldukça basittir:
Kültürün kendisi de üretiliyorsa, onu neden maddi üretimin dışında düşünelim?
Kültür gökyüzünden düşmez
Bir gazete düşünelim. İçinde siyasi görüşler, haberler, yorumlar, spor, sanat ve reklamlar vardır. Gazetenin fikirlerini analiz etmek kolaydır. Sağcı mı, solcu mu? Hangi hükümeti destekliyor? Hangi toplumsal değerleri savunuyor?
Ama Williams’ın bakışı burada durmaz. Gazeteyi çıkaran şirket kimdir? Matbaa kime aittir? Gazeteciler hangi koşullarda çalışmaktadır? Gelirin ne kadarı satıştan, ne kadarı reklamdan gelir? Hangi haberin hazırlanması için muhabir gönderilebilir, hangisi ekonomik olmadığı için yapılmaz? Gazete nerelerde dağıtılır ve kimlerin eline ulaşır?
Bunlar gazetenin dışında kalan ekonomik ayrıntılar değildir. Gazetenin nasıl bir kültürel ürün olabileceğini belirleyen koşulların kendisidir.
Aynı şeyi sinema için düşünebiliriz. Film yalnızca yönetmenin zihnindeki fikir değildir. Kamera gerekir, oyuncu gerekir, mekân gerekir, zaman gerekir, çalışanların ücretleri gerekir, dağıtım gerekir ve filmi gösterecek salon veya dijital platform gerekir. Bunların her biri filmin hangi biçimde üretilebileceğini etkiler.
Bu yüzden kültürün maddi üretiminden söz ettiğimizde “kültürün arkasında ekonomi vardır” gibi basit bir şey söylemiyoruz. Daha güçlü bir şey söylüyoruz:
Kültürün kendisi toplumsal üretimin bir parçasıdır.
Kültür yalnızca toplumu yansıtır mı?
Marksist düşünce içinde uzun süre kolaylaştırıcı bir şema kullanıldı. Bir tarafta ekonomik “altyapı”, diğer tarafta hukuk, siyaset, sanat, din ve kültürden oluşan “üstyapı” bulunuyordu. Bu şema bazı ilişkileri görmek için yararlı olabilir. Ama fazla mekanik kullanıldığında kültür sanki ekonomik yapının ardından gelen bir gölgeymiş gibi görünmeye başlar.
Önce ekonomik ilişkiler kuruluyor, sonra romanlar, gazeteler, filmler ve düşünceler bunları yansıtıyor.
Williams buna karşı çıkar. Kültür yalnızca başka yerde meydana gelmiş toplumsal ilişkilerin aynası değildir. İnsanların nasıl yaşayacağını, neyi normal göreceğini, ne isteyeceğini, neyi hatırlayacağını ve birbirleriyle hangi ilişkileri kuracağını üretme süreçlerine katılır.
Bir televizyon dizisi aile ilişkilerini yalnızca göstermez. “Aile” dediğimiz şeyin nasıl hayal edildiğine de katkıda bulunur. Reklam yalnızca mevcut tüketim isteğini kullanmaz; yeni istekler üretir. Gazete yalnızca toplumdaki siyasi görüşleri aktarmakla kalmaz; hangi meselelerin kamuoyunun meselesi haline geleceğine de katılır.
Kültür böyle düşünülünce pasif bir temsil alanı olmaktan çıkar.
Bir kültürel ürünün üreticileri kimlerdir?
Bir romanın kapağında genellikle tek bir isim görürüz: yazar.
Ama o kitabın oluşabilmesi için editör, düzeltmen, kapak tasarımcısı, matbaa çalışanı, dağıtımcı, kitabevi çalışanı ve bugün dijital mağazaların teknolojik altyapısı gerekir. Bir filmin sonunda yüzlerce ismin akmasının nedeni daha görünürdür: kültürel üretim zaten açıkça kolektif bir emek sürecidir.
Üstelik bu emeğin koşulları kültürün biçimini etkiler. Bir gazeteci aynı gün on içerik üretmek zorundaysa ortaya çıkabilecek gazetecilik ile bir dosya üzerinde haftalarca çalışabilecek gazetecilik aynı değildir. Bir internet sitesi gelirini tıklanmadan elde ediyorsa başlıkların nasıl kurulacağı üzerinde bunun etkisi olacaktır. Bir video platformu izlenme süresini ödüllendiriyorsa üreticilerin anlatım biçimi bu koşula göre değişebilir.
Burada içerik ile üretim koşullarını birbirinden tamamen ayırmak mümkün değildir.
Bu nedenle “Neden kültür bu kadar yüzeyselleşti?” diye sorarken yalnızca insanların zevklerinin bozulduğunu söylemek Williams açısından yetersiz kalır. Önce kültürün hangi koşullarda üretildiğine bakmak gerekir.
Teknoloji yalnızca taşıyıcı değildir
Radyo, televizyon, matbaa, sinema, internet ve telefon genellikle kültürü taşıyan araçlar gibi düşünülür. Önce içerik üretilir, sonra teknoloji onu bize getirir.
Fakat kullanılan aracın kendisi de kültürel üretimin biçimini değiştirir.
Bir romanın yüzlerce sayfa olabilmesi ile otuz saniyelik bir videonun aynı anlatım biçimine sahip olması beklenemez. Gazetenin ertesi sabah çıkmasıyla sosyal medyada saniyeler içinde yayın yapmak aynı zaman düzenini üretmez. Televizyonun belirli saatte başlayan programı ile istediğimiz zaman açtığımız dijital platform aynı izleme alışkanlığını yaratmaz.
Teknoloji burada nötr bir boru değildir.
İnsanların dikkatini, zamanını, çalışma biçimini ve birbirleriyle ilişki kurma yollarını yeniden düzenler. Dolayısıyla kültürün maddi üretimini anlamak için yalnızca içerikleri değil, onların üretildiği ve dolaştığı teknolojileri de incelemek gerekir.
Peki kültürü kim seçer?
Geçmişten bugüne milyonlarca kitap yazıldı, şarkı söylendi, oyun oynandı, hikâye anlatıldı ve düşünce üretildi. Ama bunların yalnızca küçük bir bölümünü “kültürel miras” diye hatırlıyoruz.
Bazı yazarlar ders kitaplarına girer.
Bazıları unutulur.
Bazı müzikler “klasik” olur.
Bazıları değersiz veya geçici sayılır.
Bazı tarihsel deneyimler tekrar tekrar anlatılırken bazıları neredeyse görünmez hale gelir.
Williams burada “seçici gelenek” diyebileceğimiz önemli bir probleme dikkat çeker. Bir toplum geçmişinin tamamını taşımaz; geçmişten bazı şeyleri seçerek kendisi hakkında bir hikâye kurar.
Bu seçim her zaman gizli bir kurul tarafından yapılmaz. Okullar, üniversiteler, yayınevleri, müzeler, televizyonlar, eleştirmenler, devlet kurumları ve gündelik alışkanlıklarımız birlikte bazı şeyleri görünür, bazılarını görünmez hale getirir.
Dolayısıyla kültürel miras dediğimiz şey bile yalnızca geçmişten bize kalan nötr bir depo değildir. Bugünün ihtiyaçları içinde sürekli yeniden üretilir.
“Halk böyle istiyor” yeterli bir açıklama mıdır?
Televizyonda bir program çok izleniyorsa sık sık şu cümleyi duyarız:
“Halk bunu istiyor.”
Bir internet içeriği milyonlarca kez izlenince de aynı mantık çalışır. İnsanlar istemiştir, piyasa da vermiştir.
Williams’ın açtığı alan böyle bir açıklamayı zorlaştırır. Çünkü insanların ne isteyebileceği de kültürel üretimin içinde şekillenir.
Yıllarca belirli türden programlar üretilir, belirli biçimlerde dağıtılır, büyük bütçelerle tanıtılır ve kolay erişilebilir hale getirilirse, bunun ardından ortaya çıkan izleyici tercihlerini bütünüyle üretim sürecinden bağımsız düşünemeyiz.
Bu, insanların iradesi olmadığı anlamına gelmez.
Ama arzuyla üretim arasında tek yönlü bir ilişki yoktur.
İnsanlar kültürel ürünleri seçer; kültürel üretim de insanların seçim yapabileceği alanı biçimlendirir.
Gündelik hayat da kültürel üretimin içindedir
Kültür kelimesi hâlâ bize bazen tiyatro, opera, edebiyat veya müzeyi çağrıştırır. Williams ise kültürü çok daha geniş bir alanda düşünür. İnsanların gündelik yaşam biçimleri, konuşmaları, eğlenceleri, alışkanlıkları ve ortak anlam dünyaları da kültürün parçasıdır.
Bu yüzden bir kahvehanede kullanılan dil ile bir televizyon dizisi birbirinden bütünüyle ayrı değildir. Futbol tribünü, aile sofrası, mahalle düğünü, sosyal medya yorumu veya insanların işe giderken dinlediği radyo da kültürel hayatın içindedir.
Burada önemli bir sonuç ortaya çıkar:
Kültür yalnızca “yüksek kültür” eserlerinin üretildiği özel bir alan değildir.
Toplumsal hayatın anlam üretme biçimidir.
Fakat bu anlam üretimi maddi koşulların dışında gerçekleşmez. İnsanların ne kadar boş zamanı olduğu, nerede yaşadığı, hangi teknolojiye erişebildiği, hangi eğitimden geçtiği ve hangi kurumlarla karşılaştığı kültürel hayatın olanaklarını belirler.
Kültürel üretime böyle bakmak neyi değiştirir?
Bir içerikle karşılaştığımızda ilk sorumuz genellikle şudur:
“Ne anlatıyor?”
Williams’tan sonra birkaç soru daha ekleyebiliriz.
Bunu kim üretti?
Hangi koşullarda üretildi?
Üretimi kim finanse etti?
Hangi teknoloji onu mümkün kıldı?
Nasıl dağıtılıyor?
Kimlere ulaşabiliyor?
Üreten insanların çalışma koşulları nasıl?
Bu ürün hangi başka kültürel biçimlerin yerini aldı?
Ve belki en önemlisi:
Bu kültürel ürün yalnızca var olan hayatı mı anlatıyor, yoksa nasıl yaşayacağımızın üretimine de katılıyor mu?
Bu sorular kültürü değersizleştirmez. Tam tersine onu daha ciddi bir yere yerleştirir.
Bir şarkı yalnızca şarkı değildir.
Bir televizyon dizisi yalnızca eğlence değildir.
Bir gazete yalnızca haber taşımaz.
Bir sosyal medya platformu yalnızca insanların konuştuğu boş bir alan değildir.
Bunların hepsi insanların anlam üretme, dünyayı algılama ve birbirleriyle ilişki kurma biçimlerinin maddi örgütlenmesine katılır.
Williams’ın yaptığı önemli müdahalelerden biri belki tam burada özetlenebilir:
Kültürü maddi hayatın karşısına koymayı bıraktığımızda, kültürün de toplumu üreten güçlerden biri olduğunu görmeye başlarız.
O zaman yeni bir soru ortaya çıkar:
Bir toplumun fabrikalarına, yollarına ve evlerine bakarak üretim ilişkileri hakkında düşünüyorsak, neden gazetelerine, dizilerine, telefon ekranlarına ve şarkılarına aynı ciddiyetle bakmayalım?



