Evde bir çekmece düşünelim. İçinde eski fişler, birkaç bozuk para, bir anahtar ve 200 liralık bir banknot duruyor. Banknotu elimize aldığımızda maddi olarak pek etkileyici bir şey görmeyiz. İnce bir kâğıttır; yenmez, giyilmez, susuzluğumuzu gidermez, bizi yağmurdan korumaz. Buna rağmen aynı kâğıtla ekmek, ulaşım, kahve, defter veya başka birçok şeye erişebiliriz. Kâğıdın fiziksel özellikleri ile toplumsal gücü arasında büyük bir fark vardır. Marx açısından para sorununa girebileceğimiz yer tam da burasıdır: Paranın ne yaptığını, yalnızca neyden yapılmış olduğuna bakarak açıklayamayız.
Bir önceki derste kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki farkı görmüştük. Ekmek yenir, gömlek giyilir, zeytinyağı yemek yaparken kullanılır. Bunların kullanım biçimleri birbirinden farklıdır. Buna rağmen piyasada hepsini aynı sayı dili içinde karşılaştırabiliriz. Bir ekmek şu kadar, bir litre zeytinyağı şu kadar, bir gömlek başka bir miktardır. Gündelik hayatta bunu o kadar doğal karşılarız ki ortada açıklanması gereken bir problem olduğunu fark etmeyebiliriz. Oysa fiziksel olarak birbirine benzemeyen, farklı ihtiyaçları karşılayan metaların aynı değişim alanında karşılaştırılabilmesi başlı başına toplumsal bir ilişkidir.
Para bu ilişkinin içinde ortaya çıkar. Onu yalnızca “takas zor olduğu için icat edilmiş kullanışlı bir araç” olarak düşünürsek önemli bir şeyi kaçırırız. Para gerçekten değişimi kolaylaştırır; zeytinyağı satan kişinin ayakkabı almak için doğrudan ayakkabıcıya zeytinyağı vermesi gerekmez. Yağını satar, para alır ve daha sonra başka birinden ayakkabı satın alabilir. Fakat Marx açısından paranın önemi yalnızca bu pratik kolaylık değildir. Para, birbirinden farklı metaların değerlerinin ortak bir toplumsal biçimde ifade edilmesini mümkün kılan genel eşdeğer haline gelir.
Burada dikkatli olmak gerekir. Para, birbirinden farklı şeyleri sihirli biçimde karşılaştırılabilir hale getiren dışarıdan eklenmiş bir cetvel değildir. Metalar zaten değişim ilişkisi içinde birbirleriyle karşılaştırılabilir durumdadır. Para, bu ilişkinin genel ve ortak ifade biçimi haline gelir. Bir çift ayakkabının değerini doğrudan zeytinyağı, ekmek, gömlek, masa ve yüzlerce başka ürün üzerinden ayrı ayrı ifade etmek yerine, bütün bu metalar değerlerini ortak bir biçimde para aracılığıyla ifade ederler. Böylece para, sıradan metaların arasında özel bir konum kazanır: diğer metalar kendi değerlerini onda ifade eder.
Bu nedenle para bir nesneden önce bir toplumsal konumdur. Tarihin farklı dönemlerinde bu konumu farklı şeyler üstlenebilir. Altın ve gümüş uzun süre para işlevi görmüştür; daha sonra kâğıt para, banka hesaplarındaki kayıtlar ve elektronik ödeme sistemleri günlük değişimin merkezine yerleşmiştir. Bugün büyük miktardaki para hareketlerinin önemli bir bölümü herhangi bir banknotun fiziksel olarak el değiştirmesine bile ihtiyaç duymaz. Bir ekrandaki sayılar değişir ve mülkiyet ilişkileri gerçek biçimde değişmiş olur. Bu durum paranın toplumsal niteliğini daha açık görmemizi sağlar. Para olma özelliği, belirli bir maddenin içine doğuştan yerleştirilmiş değildir.
Bir bardak ile banknot arasındaki farkı düşünelim. Bardağın kullanımını büyük ölçüde fiziksel özelliklerinden anlayabiliriz. İçine sıvı koyabiliriz çünkü belirli bir biçime ve malzemeye sahiptir. Fakat bir banknotun satın alma gücünü kâğıdına bakarak açıklayamayız. Banknotun toplumsal gücü, içinde bulunduğu ekonomik ve kurumsal ilişkilerden gelir. İnsanların onu ödeme aracı olarak kabul etmesi, fiyatların onunla ifade edilmesi, borçların onunla ödenebilmesi ve mülkiyetin onun aracılığıyla el değiştirebilmesi gerekir. Para bu nedenle maddi bir nesne olabilir ama işlevi maddesinden ibaret değildir.
Market rafındaki bir şişe zeytinyağına yeniden bakalım. Üzerinde belirli bir fiyat vardır. Bu fiyat, zeytinyağını ekmek, peynir, gömlek, ulaşım veya başka herhangi bir metayla aynı değişim alanına yerleştirir. Hepsinin kullanım değerleri birbirinden farklıdır ama para biçiminde ifade edildiklerinde karşılaştırılabilir hale gelirler. Böylece para, birbirinden farklı kullanım değerlerinin ortak bir toplumsal ölçü içinde görünmesini sağlar. Bir mağazaya girdiğimizde bunu düşünmeyiz; fiyatlara bakar ve karar veririz. Fakat tam da bu sıradanlık, paranın toplumsal gücünü gösterir.
Paranın ilk önemli işlevlerinden biri burada ortaya çıkar: değerin ifade edilmesine ortak bir biçim sağlar. Bir ürünün fiyatını gördüğümüzde onun değer ilişkisi para biçiminde karşımıza çıkar. Fakat fiyat ile değeri birbirine tamamen eşitlememek gerekir. Piyasa fiyatları yükselir ve düşer; kıtlık, talep, rekabet, stok durumu ve başka birçok etken fiyatları etkileyebilir. Marx’ın problemi yalnızca “bir şey neden bugün 500 lira?” sorusu değildir. Daha temel sorun, birbirinden tamamen farklı metaların neden baştan itibaren aynı para biçimi içinde ifade edilebilir olduğudur.
Paranın ikinci önemli işlevi dolaşımda görülür. Domates satan bir üretici ürününü müşteriye verir ve para alır. Daha sonra o parayla benzin, ayakkabı veya başka bir şey satın alabilir. Böylece tek bir doğrudan değiş tokuş yerine iki ayrı hareket gerçekleşir: önce meta paraya dönüşür, ardından para başka bir metaya dönüşür. Satıcı ile sonraki satıcı birbirini tanımak zorunda değildir. Birbirlerinin ihtiyaçlarını bilmek zorunda da değildirler. Para bu iki farklı değişim anını birbirine bağlar.
Bu basit mekanizma, çok büyük bir toplumsal işbölümünün işlemesini mümkün kılar. Sabah aldığımız ekmeği yapan kişi bizi tanımaz. Fırının kullandığı unu üreten çiftçi de fırıncıyı tanımayabilir. Çiftçinin traktöründeki parçaları üreten işçiler başka bir ülkede olabilir. Bütün bu insanlar doğrudan kişisel anlaşmalar yapmadan birbirlerinin faaliyetlerine bağlanabilirler. Para, metaların dolaşımını mümkün kılarak birbirlerini tanımayan insanların üretimlerini aynı toplumsal ağ içinde birbirine bağlayan aracılardan biri haline gelir.
Burada para yalnızca iki kişinin arasındaki ödeme aracı olmaktan çıkar. Çok geniş bir toplumsal ilişki ağının işlemesine aracılık eder. Markette kasaya para verdiğimizde yalnızca kasiyerle bir ilişkiye girmeyiz. O alışverişin arkasında üretici, taşıyıcı, depo, banka, mülkiyet düzeni, ücretler, vergiler ve başka birçok ilişki vardır. Bunların tamamı kasadaki birkaç saniyelik işlem sırasında görünmez. Yine de değişimin gerçekleşebilmesi için bütün bu ilişkilerin çalışıyor olması gerekir.
Paranın üçüncü bir özelliği, değişimin iki anını birbirinden ayırabilmesidir. Zeytinyağını bugün satıp karşılığında aldığımız parayı aynı anda harcamak zorunda değiliz. Para cebimizde, hesabımızda veya başka bir biçimde tutulabilir. Böylece satış ile satın alma arasına zaman girebilir. Ürettiğimizi bugün satar, karşılığını haftalar sonra başka bir şey için kullanabiliriz. Para bu anlamda yalnızca dolaşan bir araç değil, belirli bir satın alma gücünün elde tutulabildiği bir biçim haline gelir.
Buradan biriktirme davranışı da ortaya çıkabilir. İnsan elindeki parayı hemen başka bir metaya dönüştürmek yerine saklayabilir. Bu durumda para geçici bir aracılıktan çıkıp kendi başına elde tutulmak istenen bir biçime dönüşür. Fakat buradan hemen sermayeye geçmemek gerekir. Para ile sermaye aynı şey değildir. Bir insanın çekmecesinde para biriktirmesi, banka hesabında büyük miktarda para bulundurması veya yıllarca tasarruf yapması onu Marx’ın kavramsal anlamında otomatik olarak kapitalist yapmaz. Sermayenin ne olduğunu ileride ayrıca tartışacağız.
Paranın zamanla ilişkisi borç ve ödeme söz konusu olduğunda daha da belirgin hale gelir. Bir şeyi bugün alıp ücretini daha sonra ödeyebiliriz; çalışan ay boyunca çalışıp ücretini ay sonunda alabilir; bir işletme malı teslim alıp ödemeyi başka bir tarihte gerçekleştirebilir. Böyle durumlarda para yalnızca elden ele geçen bir nesne değil, gelecekte yerine getirilecek bir yükümlülüğün ölçüsü ve ödeme biçimi haline gelir. Ekonomik ilişki yalnızca “ne kadar?” sorusunu değil, “ne zaman?” sorusunu da içermeye başlar. Para böylece toplumsal zamanın örgütlenmesinin de parçalarından biri olur.
Bütün bunlar paranın neden yalnızca teknik bir araç olmadığını gösterir. Fakat buradan “para kötü bir şeydir” sonucuna gitmek Marx’ın çözümlemesini ahlaki bir eleştiriye indirger. İnsanların para yüzünden açgözlü olduğu, paranın insanları bozduğu veya para ortadan kaldırılırsa bütün toplumsal sorunların çözüleceği gibi bir anlatı Marx’ın asıl sorusunu kaçırır. Marx açısından mesele paranın karakteri bozması değildir. Para belirli bir meta üretimi ve değişim düzeni içinde belirli toplumsal işlevler kazanır.
Bu nedenle kişilerin paraya karşı tutumlarından önce paranın hangi ilişkilerin içinde çalıştığına bakmamız gerekir. Bir insan parayı sevebilir, küçümseyebilir, cömertçe harcayabilir veya dikkatle biriktirebilir. Bunlar farklı davranışlardır. Fakat markete girdiğinde ürünlerin fiyatlarını yine para aracılığıyla karşılaştırır, borcunu para cinsinden öder ve ücretini para biçiminde alabilir. Bireyin para hakkında ne düşündüğü, paranın toplumsal işlevini tek başına değiştirmez.
Burada ilk derslerden beri izlediğimiz yöntem yeniden karşımıza çıkar. Bir toplumsal olguyu açıklarken bireyin niyetinden başlamıyoruz. İnsanların davranışlarını mümkün kılan ilişkiyi de araştırıyoruz. Para bunun iyi örneklerinden biridir. Bir banknotu para yapan, tek tek kişilerin onu sevmesi değildir. Çok geniş bir toplumsal ilişkiler alanında genel eşdeğer, dolaşım ve ödeme aracı olarak işlev görmesidir.
Bu aynı zamanda paranın neden güven ve kurumlarla ilişkili olduğunu da açıklar. Bir banknotu kabul ettiğimizde onu bize veren kişinin kişisel sözüne güvenmemiz gerekmez. Onun başka insanlar tarafından da kabul edileceğini varsayarız. Para, kişisel güvenin yerine daha geniş ve anonim bir toplumsal geçerlilik koyabilir. Market çalışanı bizi tanımadığı halde ödeme kabul edilir. Otobüse binerken sürücüyle uzun bir anlaşma yapmayız. Elektrik faturası kişisel pazarlıkla değil, ortak para biçimi üzerinden ödenir. Böylece toplumsal ilişkiler kişisel tanışıklığın çok ötesine genişleyebilir.
Fakat bu genişleme başka bir şeyi de beraberinde getirir. Para, birbirinden çok farklı faaliyetleri ve ürünleri aynı niceliksel dil içinde ifade eder. Bir saatlik hizmet, bir kilo zeytinyağı, bir kitap ve bir gece konaklama birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Buna rağmen hepsinin önünde aynı para birimi bulunabilir. Farklı kullanım biçimleri ortak bir sayısal ifadeye dönüşür. Bu durum bize büyük bir karşılaştırma kolaylığı sağlar ama aynı zamanda toplumsal ilişkilerin görünüş biçimini de değiştirir.
Bu problemi şimdilik büyütmeyelim. Bir ürünün önünde yalnızca “500 TL” gördüğümüzde o ürünün arkasındaki emek ve üretim ilişkilerinin nasıl geri çekildiği, fiyatın öznenin bakışını başka metalarla karşılaştırmaya nasıl yönelttiği daha sonra meta fetişizmi dersinde yeniden karşımıza çıkacak. Orada para ile nesneler arasındaki görünüşün neden insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri gizleyebildiğini daha dikkatli inceleyebiliriz. Şimdilik paranın bu görünüşün kurulmasında önemli bir rol oynadığını not etmek yeterlidir.
Para dersinde asıl korumamız gereken ayrım daha temeldir. Para yalnızca satın alma sırasında kullandığımız bir nesne değildir; meta üretimi ve değişiminin aldığı toplumsal biçimlerden biridir. Metaların değerlerini ortak biçimde ifade eder, dolaşımlarına aracılık eder, satış ile satın alma arasına zaman girmesini mümkün kılar ve ödeme ilişkilerini örgütler. Bütün bunları yaparken kendi maddi özelliklerinden çok toplumsal ilişkiler içindeki konumundan güç alır.
Bu nedenle “para nedir?” sorusunun cevabını yalnızca cüzdanımızda bulamayız.
Cüzdanda banknot vardır.
Banka hesabında sayı vardır.
Kasada ödeme vardır.
Fakat bunların para olmasını mümkün kılan şey, çok daha geniş bir toplumsal ilişkiler alanıdır.
Marx’ın yaklaşımı burada yine aynı hareketi yapar: Karşımızdaki nesneyi inkâr etmez, fakat açıklamayı nesnenin içinde kapatmaz. Banknota bakar ve sonra banknotun mümkün olduğu ilişkilere geçer. Tıpkı metada olduğu gibi, burada da doğal görünen bir şeyin toplumsal biçimini ortaya çıkarmaya çalışır.
Fakat şimdi daha önemli bir eşiğe yaklaşıyoruz. Şimdiye kadar zeytinyağı, ekmek, gömlek veya masa gibi metaların nasıl değişime girdiğini gördük. Para, bu metaların birbirleriyle kurduğu değişim ilişkisinin genel biçimi haline geldi.
Kapitalist toplumda ise piyasaya çok daha tuhaf bir şey çıkar.
İnsan herhangi bir nesneyi değil, çalışabilme kapasitesini para karşılığında sunabilir.
Bu durumda yeni bir soru ortaya çıkar:
Emek gücü neden bir metadır?



