Teşhirin kendisinde bir sorun yoktur. İnsan bedenini gösterebilir, yüzünü gösterebilir, ne yediğini, ne okuduğunu, nerede bulunduğunu anlatabilir. Bunun erotik, narsisistik, estetik, toplumsal ya da yalnızca eğlenceli nedenleri olabilir. Teşhiri baştan bir sapma, ahlaki kusur veya çağımızın hastalığı olarak ele almak, meseleyi daha başlamadan kapatır. Teşhir Yanılsaması başka bir şeyi tarif eder: sorun kişinin kendisini göstermesi değil, kendisini temsil etmek üzere dolaşıma soktuğu göstergenin giderek kendisi olduğuna inanmasıdır.
Bir insan Cunda’da bir kafede oturur. Önünde kahve, arkasında taş duvar, belki birkaç nazar boncuğu vardır. Fotoğrafını çeker ve yayımlar. Fotoğraf gerçektir, kafe gerçektir, Cunda gerçektir ve kişi gerçekten oradadır; fakat bunların toplamından çıkan toplumsal anlam aynı derecede sabit değildir. Ayvalık’ta yaşayan biri için fotoğraftaki mekân sıradan, hatta pek tercih etmediği turistik bir kafe olabilirken, başka bir şehirde yaşayan biri aynı fotoğrafta rafine bir Ege hayatı, ekonomik rahatlık, kültürel hareketlilik veya özgür bir yaşam biçimi görebilir. Fotoğraf bunların hiçbirini söylemez; yalnızca bu yorumların kurulabileceği göstergeleri sağlar.
Burada Bağlam İkamesi devreye girer. İzleyici fotoğrafa yeni bir cümle yazmaz, görüntünün üzerindeki göstergeler de değişmez; fakat taş duvarın, kahvenin, bedenin, kıyafetin, mekânın ve Cunda’nın işaret ettiği ilişkiler alanı izleyicinin kendi deneyimi, arzusu, sınıfsal konumu ve kültürel birikimi içinde genişler. Fotoğraf “rahat bir hayat”, “rafine bir zevk” veya “özgürlük” dememiştir; buna rağmen bu ilişkiler fotoğrafın doğal bağlamında zaten varmış gibi hissedilebilir. Teşhir Yanılsaması bu nedenle yalnızca gösterge ile öznenin birbirine karıştırılması değildir; izleyici kendi kurduğu görünmez ilişki alanını da teşhir edilen öznenin doğal bağlamı sanabilir.
Fakat ekranlı teşhir burada bitmez. Klasik karşılaşmada teşhir edilen kişi karşısındakinin bakışını, mimiklerini veya sözlerini görebilir; dijital ekranda ise kendi göstergesi ayrıca kendisine geri döner. Fotoğraf artık yalnızca başkalarının baktığı bir nesne değildir; onu yayımlayan kişi de kendi fotoğrafının seyircilerinden biri haline gelir. Üstelik gösterge yalnız dönmez; beğeniler, yorumlar, görüntülenmeler ve başka göstergelerle kurduğu ilişkilerle birlikte geri gelir. Böylece Bağlam İkamesi iki yönde çalışabilir: izleyici göstergeden hareketle teşhir edilen öznenin görünmez bağlamını kurarken, özne de ekrandan kendisine dönen göstergeden hareketle kendi bağlamını yeniden kurabilir. “Buradaydım” giderek “Ben böyle biriyim”e dönüşür. Ayna görüntüyü geri verir; ekran ise temsili geri verir ve bu temsil çoğu zaman başkalarının bakışından geçmiş, ölçülmüş, işaretlenmiş bir temsil olarak öznenin önüne yeniden konur.
Bu nedenle teşhir eden özne yalnızca başkalarının kendisini nasıl gördüğünü tahayyül etmez; dolaşımdan geri gelen göstergeleri kendi öznel bütünlüğünün kanıtları olarak okumaya da başlayabilir. Bir fotoğraf çok beğenildiğinde “Bu fotoğraf ilgi gördü” ile “İnsanlar beni böyle seviyor” arasındaki mesafe kolayca kapanabilir; oradan “Ben böyle olduğumda değerliyim” ve sonunda “Demek ki ben buyum” sonucuna geçilebilir. Bu zincirin hiçbir halkasının açıkça söylenmiş olması gerekmez. Ekranın gücü tam da buradadır: özneye yalnızca görüntüsünü değil, kendi temsilini toplumsal dolaşımdan geçmiş haliyle geri verir.
Gösterge özne değildir
Kişi kendisini doğrudan anlatmamıştır; kendisi yerine okunabilir bir gösterge bırakmıştır. Bu ayrım önemlidir. “Ben kültürlüyüm”, “Ben iyi yaşıyorum”, “Ben özgürüm”, “Ben rafine biriyim” veya “Ben şu çevreye aitim” gibi doğrudan beyanlar savunmasızdır; itiraz edilebilir, sorgulanabilir, alay konusu olabilirler. Doğrudan konuşan özne, doğrudan yargının da muhatabı olur: narsist, gösterişçi, para düşkünü, kültürsüz, snob. İnsanların birbirleri hakkında kolayca üretebildiği bütün bu hükümler, çıplak biçimde ortaya çıkan özneye geri döner.
Oysa kitap, restoran, tatil, sergi, kıyafet, beden veya belirli bir mekân aynı iddiayı çok daha güvenli biçimde taşıyabilir. Kişi “Ben rafineyim” dememiştir; sadece kitabın fotoğrafını koymuştur. “Ben ekonomik olarak rahatım” dememiştir; yalnızca tatil fotoğrafını yayımlamıştır. İddia artık öznenin ağzından çıkmaz, izleyici tarafından tamamlanır; kişi göstergesini bırakır ve geri çekilir. Fakat izleyicinin yaptığı bu tamamlama çoğu zaman açık bir yorum olarak görünmez. “Bu kitabı gösterdiğine göre şu özellikleri ona ben ekliyorum” diye düşünmez; gösterge ile onun çevresinde kurulan ilişki alanı birbirinden ayrılmadan çalışır ve böylece yorumun yazarlığı da belirsizleşir. Kişi bir şey söylememiş, izleyici de bir şey eklediğini fark etmemiştir; buna rağmen ortaya son derece kuvvetli bir toplumsal anlam çıkmıştır.
Gösterge sınıfları
Burada kullandığımız “sınıf” sözcüğünü dikkatli kullanmak gerekir. Sözünü ettiğimiz şey Marx’ın üretim ilişkileri içinde tanımladığı sınıflar değildir; bir kişinin emek ve sermaye arasındaki maddi konumu, Instagram’a koyduğu fotoğrafla değişmez. Burada daha geçici bir sınıflandırmadan söz ediyoruz. Kitaplar, mekânlar, yemekler, tatiller, müzikler, giysiler, bedenler ve gündelik hayat görüntüleri belirli kültürel, estetik ve tüketimsel kümeler oluşturur; bunlara şimdilik gösterge sınıfları diyebiliriz.
Kişinin mutlaka gerçekten o sınıfa ait olmak istemesi de gerekmez. Bazen daha basit bir işlev vardır: belirli bir gösterge, kişinin kendisi hakkında doğrudan söylemesi zor olan şeyi güvenli biçimde taşıyabilir. Gösterge tartışmaya daha kapalıdır; fotoğraf kendi savunmasını istemez, kitap kendisini açıklamak zorunda değildir, mekân konuşmaz. İzleyici bağlantıyı kendisi kurar. Fakat Bağlam İkamesi açısından belirleyici olan, bağlantının izleyici tarafından kurulması ile bu bağlantının izleyiciye ait olduğunun fark edilmesinin aynı şey olmamasıdır. İzleyici kitap ile kültürlülük, tatil ile ekonomik rahatlık, belirli beden biçimi ile disiplin, belirli mekân ile özgürlük arasında ilişki kurabilir; bu ilişkilerin hiçbiri göstergenin kendisinde yazılı değildir. Buna rağmen bir süre sonra sanki kitap kültürlülüğü, tatil rahatlığı, beden disiplini ve mekân özgürlüğü doğrudan gösteriyormuş gibi davranılabilir.
Bağlam İkamesi bu nedenle teşhirin en güvenli aracılarından biridir. Özne kendi hakkında güçlü bir iddia ortaya koymadan, izleyicinin kurduğu ilişki alanının sonucundan yararlanabilir. Bununla birlikte bu göstergelerin gerçek hayatla hiçbir bağlantısı olmadığını söylemek de yanlış olur. O seyahatin yapılabilmesi, o mekâna gidilebilmesi, o kitabın tanınması veya o bedenin üretilebilmesi için para, zaman, eğitim, emek ya da kültürel birikim gerekebilir. Tam da bu nedenle materyalist soru önemini korur: Bu göstergeyi mümkün kılan maddi koşullar nelerdir ve gösterge bu maddi koşulların hangilerini görünmez hale getirmektedir?
“Bu benim”
Teşhir Yanılsaması’nın asıl düğümü burada ortaya çıkar. Kişi göstergenin başkaları tarafından kendisini temsil edeceğini varsaymakla kalmaz; zamanla kendi göstergelerine bakarak kendisini de okumaya başlayabilir. Fotoğraf artık yalnızca “Buradaydım” demez, “Ben böyle biriyim” demeye başlar. Okunan kitap, gidilen yer, birlikte görüntü verilen insanlar, kullanılan eşya, yenilen yemek ve bedenin aldığı biçim kişinin kendisine sunduğu küçük kimlik delillerine dönüşür. Özne kendi temsilinin seyircisi haline gelir ve gösterge ile özne arasındaki mesafe kaybolmuş gibi yaşanır. Oysa gösterge özneyi temsil edebilir; özne olamaz.
Bir insan hakkında dolaşıma giren işaretlerin sayısının artması da onu zorunlu olarak daha bilinir hale getirmez. Yeni fotoğraf eskisini açıklamaz, yeni kitap öncekinin anlamını tamamlamaz; her yeni gösterge yeni yorum ihtimalleri de yaratır. Dolayısıyla kişi hakkında dolaşan veri çoğalırken kişinin tek bir anlam altında belirlenebilirliği artmak zorunda değildir, hatta tersi olabilir. Piyasa açısından kişi giderek daha hesaplanabilir hale gelirken, özne olarak giderek daha belirsiz hale gelebilir. Piyasanın bundan rahatsız olması gerekmez; kişiyi tanıması şart değildir, onu yeterince iyi tahmin etmesi yeterlidir.
Özne olmadan dolaşım
Ekonomik dolaşım için öznenin konuşmasına gerek kalmaz; beden, gülüş, mekân ve kahve fincanı konuşabilir. Piyasa bütün bunları sınıflandırabilir, birbirleriyle ilişkilendirebilir ve başka nesnelerle eşleştirebilir; özne ise bütün bu işlemin dışında kalabilir. Bu nedenle kapitalizmin yalnızca insanın emeğini, parasını, zamanını veya dikkatini dolaşıma soktuğunu söylemek yetmez. İnsan kendi bedenini de gösterge taşıyan bir yüzeye dönüştürebilir; gülüşünü, bakışını, duruşunu ve gündelik hayatının parçalarını dolaşıma verir.
Bunu mutlaka zorla yapmaz; haz alabilir. Tam da bu nedenle mekanizma yalnızca baskıyla açıklanamaz. Kapitalizm, öznenin hazzıyla piyasanın dolaşım ihtiyacını birbirine bağlayabilir. Bir metafor kullanırsak, özne kapitalizmin sunağına yalnızca parasını veya emeğini bırakmaz; bedenini, gülüşünü ve bakışını da sunabilir. Fakat kurban edilen asıl şey belki de beden değil, beden ile özne arasındaki bağdır. Gülüş yaşanan bir an olmaktan çıkarak dolaşabilir bir gülüşe, bakış birine yönelmiş bakış olmaktan çıkarak tekrar tekrar seyredilebilen bir bakışa dönüşür. Özne orada bulunmadan bedeninin göstergeleri dolaşmaya devam eder ve ekran bu dolaşımı yeniden öznenin önüne getirerek onu kendi temsilinin alıcısı haline getirir.
Gösterge dikişleri
Buraya kadar anlatılan yapı yalnızca piyasanın işleyişiyle ilgili değildir; daha insani ve daha ağır bir tarafı vardır. Kişi bazen hayatındaki gerçek bir sorunu çözmek yerine o sorunun etrafına yeni göstergeler yerleştirebilir: yeni bir ilişki, yeni bir seyahat, yeni bir çevre. Bunların hiçbiri kendi başına sahte değildir; ilişki gerçekten yaşanmıştır, seyahat gerçekten yapılmıştır, kitap gerçekten okunmuştur ve kişi gerçekten değişmiş de olabilir. Sorun, bu gerçek parçaların henüz çözülememiş başka bir problemi örtecek biçimde birbirine dikilmeye başlamasıdır. Böyle bir durumda gösterge geçici bir özne desteğine dönüşür; kişi “Hayatımda şu sorun devam ediyor” demek yerine “Artık böyle biriyim” diyebileceği yeni bir temsil oluşturur. Yeni çevre yeni bir heyecan, yeni ilişki bir bütünlük hissi, yeni hayat biçimi geçmişle arasında mesafe varmış duygusu yaratabilir; göstergeler birbirine dikilir ve ortaya yeni bir “ben” görüntüsü çıkar.
Burada Gösterge Dikişi ile Bağlam İkamesini birbirinden ayırmak gerekir. Gösterge dikişinde yeni temsil nesneleri gerçekten eklenir: yeni ilişki, yeni fotoğraf, yeni şehir, yeni beden, yeni çevre. Bağlam İkamesi’nde ise yeni bir göstergeye ihtiyaç olmayabilir; mevcut göstergelerin işaret ettiği ilişkiler alanı görünmez biçimde genişletilir. Başka bir deyişle, Gösterge Dikişi yeni işaretler eklerken Bağlam İkamesi işaret eklemeden mevcut işaretlerin neyle ilişkili olduğunu çoğaltabilir. İki mekanizma birbirini besleyebilir; yeni gösterge ikame için yeni bir yüzey yaratabilir, ikame edilmiş anlam da yeni göstergelerin seçilmesini teşvik edebilir.
Fakat gerçek hayat yalnızca göstergelerden oluşmaz. Borç, emek, beden, bakım, ilişkilerde tekrar eden çatışmalar, zaman, yaş, kayıplar ve insanın kendisinde taşıdığı, başka bir dekorla ortadan kalkmayan tekrarlar vardır. Gösterge bunları çözmez; bir süre üzerlerini örtebilir. Sonra gösterge dikişleri sökülmeye başlar: yeni ilişkide eski sorun ortaya çıkar, yeni şehirde eski sıkıntı belirir, yeni ekonomik görüntünün altında eski borç büyür, yeni çevrenin içinde eski çatışma tekrarlanır, yeni beden eski huzursuzluğu taşıyabilir. İşte burada özne kendi problemiyle yeniden karşılaşabilir; fakat başka bir ihtimal daha vardır: yeni bir gösterge üretmek, sökülen yeri yeniden dikmek ve bir kez daha başka bir hayat görüntüsüne geçmek. Bu nedenle Teşhir Yanılsaması yalnızca “insanlar kendilerini olduklarından farklı gösteriyor” demek değildir; bazen kişi hayatındaki problemi çözmek yerine problemin etrafında yeni bir özne temsili kurmaya çalışır. Gösterge özneyi bir süre taşıyabilir, fakat kurduğu temsil bütünlüğü öznenin yerine geçemez.
Kendini temsil etmek ile kendini kurmak
Kendini temsil etmek ile kendini kurmak aynı şey değildir. Kendini temsil etmek hızlı olabilir; yeni bir görüntü birkaç saniyede üretilebilir. Kendini kurmak ise zaman ister. Kendi tekrarını fark etmek, bir kaybı kabul etmek, bir arzunun gerçekleşmeyeceğiyle karşılaşmak, bir ilişkide kendi payını görmek, sınır koymak veya başka birinin sınırına tahammül etmek, bazı şeylerden vazgeçmek ve kendi anlatısının başka biri tarafından sorgulanmasına dayanmak gerekebilir. Bunların hiçbiri yeni bir gösterge üretmek kadar kolay değildir.
Bu işlemlerin başka bir özelliği daha vardır: kolayca temsil nesnesine dönüşmezler. Bir insanın üç ay boyunca kendisine musallat olan bir tekrarı fark etmesi fotoğraf vermeyebilir; bir ilişkide ilk kez gerçekten sınır koyması story olmayabilir; bir kaybı kabullenmesi paylaşılabilir bir nesne üretmeyebilir; bir düşünceyi aylarca geliştirmesi dışarıdan hareketsizlik gibi görünebilir. Bir insanla daha gerçek bir ilişki kurması, daha az kişiye gösterebileceği bir hayat yaratabilir. Bu durumda önemli bir terslik ortaya çıkar: öznel üretim artarken temsil üretimi azalabilir.
Temsil nesnesi eksiği
Akış bunu ayırt edemez. Üç aydır yeni fotoğraf, yeni tatil, yeni kitap, yeni masa veya yeni hayat işareti yoktur; dışarıdan bakıldığında bir eksiklik vardır. Fakat eksik olan özne midir, yoksa yalnızca temsil nesnesi mi? Bu ayrım Teşhir Yanılsaması açısından belirleyicidir. Bir kişinin üç ay boyunca yeni bir temsil nesnesi üretmemesi, hayatının yoksullaştığı anlamına gelmez; tam tersine bu süre içinde kendi hayatıyla daha sıkı bir ilişki kurmuş, daha az dolaşıma girip daha fazla yaşamış, daha az kişiye görünüp birkaç insanla daha gerçek ilişkiler kurmuş, daha az şey gösterip kendi tekrarını daha açık görmeye başlamış olabilir. Piyasa açısından ortada yeni malzeme yoktur; özne açısından ise birikim vardır.
Akışta bu durum kolayca tekinsizleşir ve “Ne oldu?” sorusu belirir. Soru yalnızca meraktan çıkmaz; önceki göstergeler eskimiştir ve bugünkü kişiyi artık yeterince temsil etmemektedir. Yeni temsil nesnesi gelmediğinde bir boşluk açılır ve bu boşluk iki farklı yöne gidebilir. Kişi temsil nesnesinin eksikliğine dayanabilir, bir süre daha az görünür olabilir, çevresi küçülebilir, daha az insanla daha yoğun ilişkiler kurabilir ve kendisini sürekli açıklamak ya da güncellemek zorunda olmadığı bir alana çekilebilir. Buna yalnızlaşma demek her zaman doğru olmayabilir; belki çekirdekleşme daha doğru bir kelimedir. Özne kendi dayanaklarını dışarıdaki göstergelerden geri çekip daha küçük ama daha yoğun bir alanda toplamaya başlayabilir. Burada temsil bakımından bir eksilme vardır, fakat özne bakımından eksilme olmak zorunda değildir; hatta özne ilk kez göstergeden bağımsız bazı dayanaklar kuruyor olabilir.
Diğer yol ise temsil boşluğunu tehdit olarak yaşamaktır. Yeni bir mekân, ilişki, proje, görünüş, çevre veya kimlik işareti gerekir; kişi yeniden okunabilir hale gelir ve akış tekrar çalışır. Fakat öznel oluşumun yerine temsil üretimi geçirilmişse eski sorun yalnızca başka göstergelerin arkasına taşınmıştır. Bu nedenle akışın “Kendini yeniden göster” talebi yalnızca görünürlük talebi değildir; özneye aynı zamanda şu seçeneği sunar: kendini kurmak yerine kendine yeni bir temsil bul.
Göstergenin kullanım ömrü
Bu mekanizmayı mümkün kılan şeylerden biri göstergenin zamansallığıdır. Bir tatil fotoğrafının, yeni alınmış bir kitabın veya yeni keşfedilmiş bir restoranın önemli bir özelliği vardır: yenidir. Akış içinde göstergenin tarihi, içeriği kadar önem kazanır; üç gün önce paylaşılmış bir fotoğraf bugünkü hayatın göstergesi gibi okunabilirken, üç yıl önceki aynı fotoğraf artık arşivdir. Temsil bu nedenle yalnızca üretilmez, eskir. Kişinin “bu benim” dediği işaretin toplumsal kullanım ömrü vardır ve burada önemli bir paradoks ortaya çıkar: eğer gösterge gerçekten “ben” ise, neden sürekli yenilenmesi gerekir? Buna bir soru daha eklemek gerekir: Yeni gösterge gelmediğinde ortaya çıkan boşluk gerçekten öznenin eksiği midir, yoksa yalnızca piyasanın kullanabileceği yeni bir temsil nesnesinin eksikliği midir?
Eksiğin ekonomisi
Gösterge eskir, yeni gösterge gelir, temsil geçici olarak güncellenir ve sonra o da eskir. Böylece eksik → gösterge → geçici bütünlük → eskime → yeniden eksik döngüsü oluşur; buna Eksiğin Ekonomisi denebilir. Fakat burada hangi eksikten söz ettiğimizi dikkatle ayırmak gerekir. Piyasanın tespit ettiği eksik ile öznenin eksiği aynı şey değildir. Akışın yeni fotoğraf istemesi kişinin yeni bir fotoğrafa ihtiyaç duyduğu, piyasanın yeni tüketim nesnesi istemesi de öznenin hayatında gerçekten o nesnenin eksik olduğu anlamına gelmez. Temsil nesnesinin eksikliği, öznel eksiklik olarak yaşatılabildiği ölçüde ekonomik hale gelir.
Yeni bir nesne, yer, görüntü veya deneyim sanki yalnızca temsil zincirindeki boşluğu değil, kişinin kendisindeki bir boşluğu da kapatacakmış gibi dolaşıma girer. Tamamlamaz; fakat dolaşımı yeniden başlatır. Burada Bağlam İkamesi ile Eksiğin Ekonomisi’ni birbirinden ayırmak gerekir. Eksiğin Ekonomisi temsil boşluğunun yeni gösterge üretimiyle sürekli yeniden açılıp kapanmasını tarif ederken, Bağlam İkamesi öznenin her boşlukta yeni bir gösterge üretmeden de mevcut göstergelerin ilişki alanını genişletebilmesini açıklar. Piyasa yeni gösterge sunabilir; özne ise o göstergenin çevresinde piyasanın bile bütünüyle denetleyemeyeceği yeni ilişkiler kurabilir. Bu nedenle piyasa yalnızca ürün satmaz; temsil eksiğini öznel eksiklik gibi yaşamanın yollarını da üretir.
İç sıkıntısı neden geçmez?
Yeni gösterge kısa süreli bir yerleşme hissi verebilir, fakat iç sıkıntısını zorunlu olarak çözmez; çünkü kişi kendisini örgütlemek yerine bir kez daha kendisini temsil ettirmiş olabilir. İç sıkıntısı yeniden geldiğinde yeni gösterge üretmek mümkündür, sonra bir tane daha gelir ve böylece sorun çözülemediği halde hayat dışarıdan sürekli hareket ediyor gibi görünebilir. Fakat hareket ile dönüşüm aynı şey değildir. Bazen insan çok hareket eder ve hiç yer değiştirmez; çünkü değişen öznenin dayanakları değil, onu temsil eden göstergelerdir.
Buna karşılık dışarıdan hareketsiz görünen başka biri gerçekten yer değiştiriyor olabilir. Üç ay hiçbir şey göstermemiştir ama bir şeyi bırakmış, bir şeyi kabul etmiş, bir ilişki biçimini değiştirmiş, bir tekrarını görmüş veya yeni bir düşünce kurmuş olabilir. Gösterge üretmemiştir; fakat özne üretmiştir. Teşhir Yanılsaması tam da bu farkı görünmez hale getirebilir: temsil hareketini öznel dönüşüm, temsil sessizliğini de öznel eksiklik gibi okutabilir.
İlişkiler
Aynı ayrım ilişkiler için de geçerlidir. İki insan yalnızca birbirlerinin açıkça taşıdığı göstergelerle ilişki kurmaz; özellikle ilişkinin ilk dönemlerinde her iki taraf da karşısındakinin henüz bilinmeyen alanlarıyla karşı karşıyadır. Geçmişin tamamı bilinmez, gündelik alışkanlıklar görülmemiştir, öfkeler, korkular, başka arzular, ekonomik ilişkiler, aile bağları ve geleceğe dair gerçek sınırlar henüz büyük ölçüde açıktadır. Bu boşluklar yalnızca beklemez; özne onları ilişkilendirir. Bir bakış, bir cümle, ortak bir zevk, bir sessizlik veya küçük bir jest çok daha geniş bir bağlam alanına bağlanabilir. “Beni dinledi” göstergesi “beni anlıyor” ile, “aynı kitabı seviyoruz” göstergesi “dünyaya benzer biçimde bakıyoruz” ile, “gelecekte başka bir yerde yaşayabilirim” cümlesi ortak bir hayat ihtimaliyle ilişkilendirilebilir. Bunların hiçbirinin açıkça söylenmiş olması gerekmez.
Tam da bu nedenle karşılıklı Bağlam İkamesi mümkündür. A, B’nin eksik bağlamını kendi arzusu ve deneyimiyle genişletirken B de A’nın eksik bağlamını kendi arzusu ve deneyimiyle genişletir; iki kişi bir süre yalnızca birbirleriyle değil, birbirlerinin çevresinde kurdukları mümkün dünyalarla da ilişki kurabilir. Bu durum ilişkinin sahte olduğu anlamına gelmez; ilişki gerçektir. Fakat ilişkinin gerçekliği, tarafların birbirleri hakkında kurdukları bütün bağlamların baştan beri karşı tarafta bulunduğu anlamına da gelmez.
İlişki ilerledikçe ötekinin gerçek bağlamı geri dönmeye başlar. “Ben bunu sevmiyorum”, “Ben buraya gitmek istemiyorum”, “Ben geleceği böyle düşünmüyorum” veya “Ben senin sandığın kişi değilim” türü cümlelerin her biri yalnızca yeni bir bilgi getirmez; ötekinin daha önce ikame edilebilir durumda olan alanlarından birini gerçek bir sınırla doldurur. Bu nedenle ilişkilerde sıkça kullanılan “değişti” yargısı her zaman doğru olmayabilir. Bazen değişen kişi değil, öznenin ikame edebildiği boşluk miktarıdır. Başlangıçta geniş bir oyun alanı vardır; ötekinin bağlamı arttıkça bu alan daralır.
Bu yüzden bazı ilişkilerin bitimindeki hayal kırıklığını yalnızca “karşıdaki kişiyi kaybetmek” üzerinden açıklamak yetersiz kalabilir. Özne aynı anda karşıdaki insanı, onun çevresinde kurduğu mümkün dünyayı ve o dünyanın içinde olabildiği kendi halini kaybedebilir. Bazen ayrılıktan sonra yaşanan acının nedenini tam olarak anlatamamak da buradan doğar. Kişi geri dönmesini istemediği bir ilişki için ağır bir yas yaşayabilir ve “Zaten iyi gitmiyordu, neden bu kadar kötü hissediyorum?” diye sorabilir; çünkü kaybettiği şey yalnızca karşıdaki kişi değil, ötekinin eksik bağlamı çevresinde kurabildiği oyun alanıdır.
Bu durum bazen oyuncakların kırılması gibi yaşanabilir; fakat “oyuncak” karşıdaki insan değildir. Oyuncaklar, öznenin onun çevresinde kurduğu ihtimallerdir: ortak gelecek, başka bir şehir, belirli bir gündelik hayat, anlaşılma ihtimali, birlikte yaşlanma veya başka türlü bir benlik. En tuhafı, karşıdakinin bu dünyanın varlığından haberi bile olmayabilmesidir. Bu nedenle özne hayal kırıklığını karşısındakine anlatmakta zorlanabilir; söylemeye çalıştığında ortaya neredeyse paradoksal bir cümle çıkar: “Sen bana hiç vaat etmediğin bir şeyi kaybettirdin.” Karşıdaki “Ama ben bunu hiç söylemedim” dediğinde haklıdır; özne gerçekten bir şey kaybettiğini söylediğinde o da haklıdır. Çünkü kırılan şey cümlenin içinde değil, cümlenin çevresinde kurulmuş görünmez bağlamda bulunuyordu.
Bu nedenle bir ilişkinin kendi dikişlerinin olup olmadığını yalnızca ortak göstergelerin sayısı belirlemez; iki öznenin birbirlerinin gerçek bağlamlarının kendi ikamelerini bozmasına ne ölçüde dayanabildikleri de belirleyicidir. İlişki, ötekinin bizi doğrulamasıyla değil, ötekinin bizim kurduğumuz bağlama sığmadığı anlarda da öteki olarak kalabilmesiyle başka bir düzeye geçebilir.
Sonuç yerine
Teşhir Yanılsaması teşhire karşı değildir; insanın kendisini göstermesine, bedeninden haz almasına, fotoğraf paylaşmasına, iyi yemek yemesine, seyahat etmesine veya sevdiği kitabı başkalarına göstermesine itiraz etmez. Kavramın sorduğu soru başkadır: Gösterdiğin şey senin hakkında bir işaret mi, yoksa giderek “sen” mi oluyor? Bağlam İkamesi bu soruya bir yenisini ekler: Başkalarının senin göstergelerin arasındaki boşluklara yerleştirdiği şeylerin ne kadarı sana gerçekten ait? Buradan başka sorular da çıkar: hayatındaki bir problemi çözüyor musun, yoksa problemin etrafına yeni göstergeler mi dikiyorsun; yeni bir gösterge üretmediğinde gerçekten eksiliyor musun, yoksa yalnızca temsil edilebilirliğin mi azalıyor; bir başkasını gerçekten tanıyor musun, yoksa onun göstergelerinin çevresinde kurduğun mümkün dünyayla mı ilişki kuruyorsun; görünürlüğün azaldığında geriye ne kalıyor?
Piyasa açısından bu soruların cevabı çok önemli olmayabilir; göstergelerin dolaşması yeterlidir. Özne açısından ise fark büyüktür. Gerçek hayat göstergeden daha inatçıdır: borç temsil değiştirdi diye ortadan kalkmaz, ilişkideki tekrar yeni sevgiliyle zorunlu olarak kaybolmaz, iç sıkıntısı yeni mekânla çözülmez, kendiyle kurulamayan ilişki yeni fotoğrafla kurulmaz. Gösterge bunların çevresine bir süre dikiş atabilir; Bağlam İkamesi ise göstergenin çevresinde daha geniş ve yaşanabilir bir dünya kurabilir, fakat hayat hem dikişi hem ikameyi yeniden sınar.
Öte yandan her sessizlik çöküş, her görünmezlik eksiklik ve her temsil boşluğu doldurulması gereken bir gedik değildir. Bazen yeni gösterge üretilemeyen yerde özne ilk kez kendisine ait bir alan bulur. Bu nedenle Teşhir Yanılsaması’nın karşısına “daha sahici görünmek” gibi yeni bir temsil buyruğu koyamayız. Mesele daha iyi gösterge üretmek değil; göstergenin olmadığı yerde de sürdürülebilecek bir öznel yapı kurabilmek ve göstergenin bulunduğu yerde onun çevresinde kurduğumuz bağlamın dünyanın kendisi olmadığını taşıyabilmektir.



