Bir toplumsal eylemde mikrofon çoğu zaman önemsiz bir nesne gibi görünür.
İşçiler yürür. Bir sendika açıklama yapar. Bir grup destek için gelir. Kameralar açılır. Sonra bir siyasetçi kalabalığın önüne geçer ve ana mikrofona konuşur.
Fotoğraf ertesi gün dolaşıma girer.
Başkan işçilerin yanında.
Milletvekili madencilerle birlikte.
Parti emekçilerin sesine ses verdi.
Bu görüntünün rahatsız edici bir tarafı vardır. Politikacı toplumsal bir mücadeleyi kendi görünürlüğüne bağlamış gibidir. Mücadeleyi başkaları vermiştir, bedeli başkaları ödemiştir, fakat görüntünün merkezinde onun yüzü vardır.
Bunu görmek yanlış değildir.
Fakat burada durursak yalnızca görünen kısmı açıklamış oluruz.
Asıl soru politikacının mikrofonu neden sevdiği değildir.
Asıl soru, işçinin neden o mikrofona ihtiyaç duymasıdır.
Bir zamanlar dayanışma vardı
Bir madende işçiler ücretlerini alamadıkları için greve çıktığında dayanışmanın anlamı yalnızca onların haklı olduğunu söylemek değildi.
Başka örgütlerden insanlar kendi aralarında para toplardı.
Yiyecek alınırdı.
Greve gidilirdi.
Ayni ya da nakdi destek bırakılırdı.
Bir süre işçilerin yanında durulurdu.
Televizyon gelirse gelirdi.
Fotoğraf çekilirse çekilirdi.
Bunlar yapılan şeyin nedeni değildi.
Önemli olan ziyaretti.
Çünkü başka birinin yaşadığı sorun, gören kişide küçük de olsa maddi bir sonuç yaratıyordu.
Cebinden para çıkıyordu.
Zaman ayırıyordu.
Bedenini oraya götürüyordu.
Sorun, yalnızca başkasının problemi olarak kalmıyordu.
Bu ilişkiye dayanışma deniyordu.
Bugün aynı görüntüyü izlediğimizde ise çok daha kolay başka bir cümle kurabiliyoruz:
“Biz de zor geçiniyoruz.”
“Çocuğun okul masrafı var.”
“Kredi ödüyorum.”
“Zaten herkes yoksul.”
Bunların hiçbiri yalan olmak zorunda değildir.
Fakat aynı maddi durum iki farklı siyasal sonuç üretebilir.
Birincisi:
Ben de aynı sıkıntıyı yaşadığım için senin yanında durmalıyım.
İkincisi:
Ben de aynı sıkıntıyı yaşadığım için seninle ilgilenemem.
Aradaki fark ahlaki karakter farkı değildir.
Aradan bir örgütlenme biçimi kaybolmuştur.
Sahne ile seyirci arasındaki mesafe
Bugün toplumsal eylem giderek bir sahne gibi kuruluyor.
Sahnenin üzerinde işçiler vardır.
Sendikacı vardır.
Politikacı vardır.
Ana mikrofon vardır.
Sahnenin karşısında ise biz.
Bakıyoruz.
Haklı buluyoruz.
Kızıyoruz.
Paylaşıyoruz.
Fakat eylemle aramızdaki maddi bağ giderek zayıflıyor.
Bu nedenle eylemin tiyatroya dönüşmesinden söz ederken eylemin sahte olduğunu söylemiyoruz.
Ücretini alamayan madencinin sorunu gerçektir.
İşten atılan işçinin sorunu gerçektir.
Grevin kendisi gerçektir.
Tiyatrolaşan şey toplumun o mücadeleyle kurduğu ilişkidir.
Seyirci, sahnenin dışına yerleşmiştir.
Ve tam burada politikacı çok kullanışlı bir figüre dönüşür.
Ben gidemiyorum.
O gidiyor.
Ben hesap soramıyorum.
O soruyor.
Ben dayanışma örgütleyemiyorum.
O “yanınızdayız” diyor.
Böylece temsilci yalnızca işçinin sözünü temsil etmez.
Seyircinin yerine getirmediği siyasal ve etik sorumluluğu da temsil etmeye başlar.
Başkan benim yerime yapacaktır.
Milletvekili benim yerime konuşacaktır.
Parti benim yerime hesap soracaktır.
Bu düşünce rahatlatıcıdır.
Çünkü izleyiciyi yeniden harekete geçirmek yerine temsilciyi büyütür.
Fakat sorun politikacı değildir
Buraya kadar bakıldığında kolay bir sonuç çıkarılabilir:
Politikacılar toplumsal eylemleri kendi reklamları için kullanıyor.
Bu bazen doğrudur.
Mikrofon seven politikacılar vardır.
Her toplumsal olayda kendi yüzünü öne çıkaran siyasal aktörler vardır.
Fakat bunlar asıl mesele değildir.
Çünkü politikacı mikrofonu aldığı için işçi güçsüzleşmemiştir.
İşçi zaten güçsüzleştirildiği için mikrofon politikacı açısından bu kadar değerli hale gelmiştir.
Meseleye biraz daha aşağıdan bakmak gerekir.
Taşeronlaşmış işyerleri.
Birbirinden kopmuş işkolları.
Parçalanmış sendikal yapılar.
Kendi kurumunu ve makamlarını korumaya yönelmiş sendika bürokrasileri.
Gerçekten mücadele eden fakat etkisi kendi işyerinin sınırlarını aşamayan küçük sendikalar.
Bunların oluşturduğu tabloda tek bir işyerindeki grevin sermaye açısından yarattığı tehdit giderek küçülür.
Bir maden kapanabilir.
Üretim başka kaynaktan karşılanabilir.
Enerji başka yerden alınabilir.
Taşıma başka firmaya verilebilir.
İşveren belirli bir süre zararı göze alabilir.
İşçinin haklılığı devam eder.
Fakat haklılık artık tek başına kuvvet üretmez.
Haklı olmakla kuvvetli olmak aynı şey değildir
Güçlü bir sendikal ağın bulunduğu başka bir durumu düşünelim.
Bir madendeki işçinin ücreti ödenmediğinde yalnızca o maden durmuyor.
Başka madenlerdeki işçiler de harekete geçebiliyor.
Nakliye aksayabiliyor.
Enerji üretiminin başka halkalarında iş bırakma tehdidi ortaya çıkabiliyor.
Bir yerdeki uyuşmazlık başka bir yerde maliyet yaratabiliyor.
Bu durumda işçi devletle veya sermayeyle masaya yalnızca haklı olduğu için oturmaz.
Üretimi etkileyebilecek bir kuvveti temsil ettiği için oturur.
Politikacı gelip onun adına konuşmak zorunda değildir.
İşçinin kendi sözü zaten maddi bir sonuç üretmektedir.
Fakat bu ağ parçalandığında ilişki değişir.
İşçinin elindeki maddi yaptırım gücü daralır.
Talep görünürlüğe ihtiyaç duymaya başlar.
Gazeteci gelsin.
Televizyon haber yapsın.
Milletvekili destek versin.
Başkan greve gelsin.
Sosyal medyada gündem olsun.
Bunların hiçbiri gereksiz değildir.
Tam tersine, örgütsel kuvveti zayıflamış bir mücadele açısından son derece rasyonel araçlar olabilirler.
İşçi politikacıya mikrofonu verdiği için yanlış davranmıyordur.
Kendi üretim konumundan çıkaramadığı baskıyı görünürlük yoluyla üretmeye çalışıyordur.
Sorun tam burada başlar.
Sembolik artı-değer
Bu ilişkiyi açıklamak için geçici olarak “sembolik artı-değer” kavramını kullanabiliriz.
Bu Marx’ın kullandığı bir kavram değildir.
Yeni bir “sembolik emek”, “sembolik işçi” veya ikinci bir sermaye düzeni tarif etmiyoruz.
Maddi sermaye-emek ilişkisinin yanında başka bir ekonomi icat etmeye de çalışmıyoruz.
Tam tersine sembolik artı-değer, gerçek toplumsal ilişkilerin temsil aşamasında nasıl yeniden düzenlendiğine bakar.
Madendeki işçi gerçekten çalışmıştır.
Gerçekten ücretini alamamıştır.
Gerçekten greve çıkmıştır.
Gerçekten risk almıştır.
Gerçekten gelir kaybetmiştir.
Bütün bunlar maddidir.
Bu mücadele aynı zamanda toplumsal meşruiyet üretir.
İşçinin haklılığı görülür.
Dayanışma duygusu oluşur.
Bir kamuoyu meydana gelir.
Politikacı bu mücadeleye katıldığında yeni bir sembolik emek üretmez.
Fakat mücadelenin ürettiği meşruiyetin bir bölümünü kendi siyasal konumuna bağlayabilir.
İşçi görünürlük kazanır.
Politikacı toplumsal yakınlık kazanır.
İşçi siyasal erişim elde eder.
Politikacı meşruiyet elde eder.
Bu bir değiş tokuştur.
Fakat eşit bir değiş tokuş olmak zorunda değildir.
Çünkü politikacının aldığı meşruiyet daha sonra parti içi konuma, adaylığa, medya erişimine, seçmen desteğine, kurumsal güce ve hatta maddi kaynaklara erişime dönüşebilir.
İşçinin kazandığı görünürlük ise birkaç gün sonra ortadan kalkabilir.
Ücret ilişkisi değişmemiş bile olabilir.
Sembolik artı-değer dediğimiz şey bu nedenle asıl sorun değildir.
Asıl sorunun bıraktığı izlerden biridir.
Mikrofonun maddi tarihi
Sembolik artı-değer görünürlük dünyasında doğmaz.
Onu mümkün kılan maddi koşullar vardır.
Taşeronlaşma.
Sendikasızlaşma.
İşyeri ölçeğine sıkışmış örgütlenme.
İşkolları arasındaki dayanışmanın zayıflaması.
Toplumsal örgütlerin geniş ağlar kurma kapasitesini kaybetmesi.
Bunların sonunda şöyle bir zincir ortaya çıkar:
Maddi yaptırım gücü azalır.
Görünürlük ihtiyacı artar.
Siyasal aracıya ihtiyaç artar.
Temsilci büyür.
Kolektif özne küçülür.
Bu nedenle mikrofon sorununu yalnızca iletişim sorunu olarak okumak yanıltıcıdır.
Mikrofon, daha önce başka yerde meydana gelmiş bir kaybın semptomudur.
Asıl soru şudur:
İşçinin mikrofon dışında kullanabileceği hangi kuvvetler elinden alınmıştır?
Rant kapısı ve butik sendika
Sendikal dünyanın kendisi de bu dönüşümün dışında değildir.
Bir tarafta temsil ettiği işçilerin gerçek hareketinden giderek kopmuş, kendi kurumsal devamlılığını, makamlarını ve kaynaklarını korumaya yönelmiş yapılar bulunabilir.
Sendikacılık böyle bir durumda mücadele aracı olmaktan çıkıp bir konum üretme alanına dönüşebilir.
Diğer tarafta gerçekten mücadele eden sendikalar vardır.
Fakat bunların önemli bölümü geniş bir sınıfsal ağ kurabilecek kapasiteye sahip değildir.
Kendi fabrikasında etkilidir.
Kendi madeninde direnir.
Kendi işyerindeki üyelerini korumaya çalışır.
Fakat başka işyerlerinin üretimini etkileyemez.
Burada “butik sendika” ifadesi küçümseme anlamına gelmez.
Mücadele gerçek olabilir.
Fakat ölçeği küçülmüştür.
Ve ölçek küçüldükçe sermayenin mücadeleyi izole etme kapasitesi büyür.
Bir fabrikanın grevi artık bütün sektörün sorunu değildir.
Bir madenin direnişi bütün enerji zincirinin sorunu değildir.
Bir işyerindeki hak kaybı başka işyerlerinde otomatik bir karşılık üretmez.
İşçi örgütlenmiştir.
Fakat sınıf örgütlü değildir.
Bu ayrım önemlidir.
Başkan neden orada?
Bu noktadan sonra politikacının eylemdeki varlığı başka türlü görünmeye başlar.
Başkan neden orada?
Çünkü bir temsil boşluğu vardır.
Milletvekili neden ana mikrofondadır?
Çünkü işçinin kendi maddi kuvveti mikrofonun sesinden daha zayıf hale gelmiştir.
Politikacı mücadeleyi yaratmamıştır.
Ama mücadele onun erişebildiği siyasal ve medya kanallarına ihtiyaç duymaktadır.
Bu nedenle politikacıyı dışarı atmak sorunu çözmez.
Başkan gitmese işçinin sendikal ağı yeniden kurulmuş olmaz.
Milletvekili mikrofona çıkmasa taşeronluk ortadan kalkmaz.
Kamera kapatılsa sektörler yeniden birbirine bağlanmaz.
Dolayısıyla çözüm “politikacılar eylemlere gelmesin” değildir.
Asıl mesele işçinin politikacının gelmesine mecbur olmayacağı bir kuvvetin yeniden kurulmasıdır.
Bakan özne
Fakat bu ilişkinin bir tarafı daha vardır.
Kameranın karşısındaki biz.
Toplumsal gerçeklik karmaşıktır.
Bir işçinin hayatını gerçekten görmek kolay değildir.
Ücretine bakmamız gerekir.
Evine.
Kirasına.
Borçlarına.
Çocuğunun okul masrafına.
Sabah kahvaltısına.
Çalıştığı işyerine.
Patronuna.
Sendikasına.
Vergiye.
Gıda fiyatına.
Enerji politikasına.
Bütün bunların arasındaki ilişkiyi düşünmek gerekir.
Bir fotoğraf çok daha kolaydır.
Başkan işçinin yanındadır.
Hikâye tamamlanmıştır.
Görüntü bütün bu ilişkileri tek bir figüre bağlar:
Başkan ve halk.
Ve bu görüntü yalnız politikacıya sembolik değer sağlamaz.
Bakan kişiyi de bir yükten kurtarır.
Çünkü artık işçinin çocuğuna yumurta alıp alamadığı sorusuyla doğrudan karşı karşıya kalmak zorunda değiliz.
Başkan oradadır.
Birisi ilgilenmektedir.
Bu nedenle temsil yalnızca mücadelenin görünürlüğünü devralmaz.
Seyircinin sorumluluğunu da devralabilir.
Ana mikrofona kim konuşuyor?
Bir dahaki sefere bir eylemin fotoğrafına baktığımızda politikacının mikrofonu neden aldığına kızabiliriz.
Bu yanlış değildir.
Fakat biraz daha beklemek gerekir.
Başka sorular da vardır.
Bu mücadeleyi kim örgütledi?
Bedelini kim ödedi?
Üretimi kim durdurdu?
Bu işyerinin başka işyerleriyle bağı neden yok?
Sendika neden kendi alanının dışına çıkamıyor?
Toplum neden eylemciyle yalnızca ekran üzerinden karşılaşıyor?
Dayanışmanın maddi kanalları nereye gitti?
Ve nihayet:
Bu insanlar neden seslerini duyurabilmek için bir politikacının yüzüne ihtiyaç duyuyor?
Ana mikrofon bize politikacıyı gösterir.
Fakat mikrofonun arkasında görünmeyen başka bir tarih vardır.
Parçalanmış işyerleri.
Dağılmış dayanışma ağları.
Kendi kurumuna kapanmış sendikalar.
Seyirciye dönüşmüş yurttaşlar.
Maddi kuvvetini kaybettikçe görünürlüğe bağımlı hale gelen mücadeleler.
Bu nedenle sorun mikrofonu seven politikacı değildir.
O yalnızca açıkta kalan yeri doldurmaktadır.
Asıl soru çok daha aşağıdadır:
Bir işçinin hakkını alabilmesi için neden artık kendi örgütlü kuvvetinden çok, başka birinin görünürlüğüne ihtiyaç vardır?
Belki mikrofonu gerçekten anlamak için önce onun sesini kısmak ve geride duranlara bakmak gerekir.



