Fail Nerede? 5 Algoritma Beni Görmüyor
Platform iktidarı, görünürlük ve niyet sahibiymiş gibi deneyimlenen algoritma
“Instagram beni göstermiyor”, “YouTube videomu gömdü”, “Google bizi öne çıkarmıyor”, “algoritma hesabımı cezalandırdı.” Dijital platformlar hakkında konuşurken kullandığımız dil giderek tuhaf bir kişileştirme üretiyor. Teknik olarak sıralama, öneri ve görünürlük sistemlerinden söz ediyoruz; gündelik dilde ise karşımıza niyet sahibi bir özne çıkıyor. Algoritma yalnızca seçmiyor, istemiyor; yalnızca sıralamıyor, bastırıyor; yalnızca ölçmüyor, cezalandırıyor. Teknik ve kurumsal bir düzen, kullanıcının deneyiminde karar veren bir merciye dönüşüyor.
Bu kişileştirmeyi bütünüyle hayali saymak da mümkün değil. Platformların görünürlüğü gerçekten dağıtan, hangi içeriğin kime ulaşacağını etkileyen ve bazı davranışları diğerlerinden avantajlı hale getiren güçlü teknik sistemleri var. Kullanıcı davranışları ölçülüyor, içerikler sınıflandırılıyor, belirli formatlar öne çıkarılıyor, platformun ticari hedeflerine daha uygun üretim biçimleri teşvik ediliyor. Ortada gerçek bir iktidar ilişkisi var. Sorun, bu iktidarın tek bir iradeye çevrilmesiyle başlıyor.
“Fail Nerede?” sorusu dijital platformlarda kolay cevap vermiyor. Yazılım mühendisleri kod yazıyor, ürün yöneticileri hedef belirliyor, reklam modeli platformun önceliklerini biçimlendiriyor, kullanıcı davranışları sisteme veri sağlıyor, içerik üreticileri sıralama mantığına uyum gösteriyor ve makine öğrenmesi modelleri bütün bu akıştan yeni tahminler çıkarıyor. Görünürlük düzeni, tek bir kişinin “şunu göster, bunu sakla” emriyle açıklanamayacak kadar dağınık. Kullanıcı ise ekranın karşısında yalnızca sonucu görüyor. Dün izlenen içerik bugün izlenmiyor, bir paylaşım hiç yayılmıyor, başka bir paylaşım beklenmedik biçimde öne çıkıyor. Neden görünür olmadığını bilmeyen özne, açıklamadaki boşluğu niyetle doldurmaya başlıyor.
Bir platformun kullanıcı davranışlarını yönlendirmesi gerçektir; her görünürlük kaybının arkasında kullanıcıya özel bir karar bulunduğunu varsaymak ise başka bir şeydir. Bir içeriğin daha az kişiye ulaşması sıralama sisteminin değişmesinden, içerik bolluğundan, izleyici davranışlarının farklılaşmasından, formatın platformun güncel öncelikleriyle uyuşmamasından ya da basit bir istatistiksel dalgalanmadan kaynaklanabilir. Kullanıcı bu mekanizmaların çoğunu görmediği için sonuç ile neden arasındaki mesafe kişisel bir ilişki gibi yaşanır.
Özne, kendisini değerlendiren ve ona bir yer veren bir Öteki varsaymaya zaten yatkındır. Dijital platformlar bu ilişkiyi neredeyse maddi hale getirir; çünkü görünürlüğümüz gerçekten ölçülür, sıralanır ve başkalarının ekranlarına farklı oranlarda dağıtılır. Platform, ne yaptığımızı gören, karşılığını veren, bazen ödüllendiren, bazen de görünmez kılan bir Büyük Öteki gibi yaşanabilir. Lacan’ın tarif ettiği eksik Öteki burada oldukça somut bir biçim alır: karşımızdaki sistem güçlüdür ama bütünlüklü değildir; değişir, çelişir, kendi içinde farklı hedefler taşır ve çoğu karar tek bir merkezden çıkmaz.
“Algoritma beni sevmiyor” fikri, algoritmanın aslında kimseyi sevmemesi ihtimalinden daha kolay taşınabilir. İlkinde en azından bir muhatap vardır. İkincisinde milyonlarca sinyali işleyen, sonucu etkileyen ama bize cevap verecek tek bir öznesi olmayan bir sistem vardır. “Beni neden göstermiyorsun?” diye sorabileceğimiz bir merci hayal etmek, sistemin karşımıza muhatap olarak çıkmadığını kabul etmekten daha kolaydır.
Algoritma paranoyası yalnızca yanlış teknik bilgi meselesi değildir; aynı zamanda muhatap arama biçimidir. İnsan görünürlüğünün azaldığını gördüğünde bunun nedenini bilmek ister. Platform ise çoğu zaman açık bir açıklama sunmaz. Kriterlerin bir kısmı bilinir, bir kısmı ticari sır olarak kalır, bir kısmı da sistemin karmaşıklığı nedeniyle tek bir nedene indirgenemez. Kullanıcı bu sessizlik içinde kendi teorisini üretir. Algoritma teknik sistem olmaktan çıkıp yargıç, sansürcü, ödüllendirici ya da cezalandırıcı bir figüre dönüşür.
Aynı refleksi yalnızca bireysel içerik üreticilerinde görmüyoruz. Muhalif gazetelerde de sık sık benzer bir dil kuruluyor: “Google bizi göstermiyor”, “arama sonuçlarından düşürüldük”, “haberlerimiz görünmez hale getiriliyor.” Bu cümleler daha dikkatli ele alınmayı hak ediyor; çünkü muhalif medya gerçek sansür, erişim engeli, ilan ambargosu, dağıtım baskısı ve ekonomik kuşatma yaşamış olabilir. Böyle bir tarihsel deneyimin ardından dijital görünürlük kaybının da aynı siyasal şemayla okunması şaşırtıcı değil. Devlet engeller, patron susturur, iktidar baskılar; görünürlük azalınca dijital alanda da benzer bir merkez aranır.
Google’ın haber dağıtımı üzerinde gerçek bir gücü vardır. Arama sonuçlarındaki sıralama, haber yüzeyleri, öneri sistemleri ve trafik akışı bir yayın kuruluşunun erişimini doğrudan etkileyebilir. Gazete kendi sitesine sahip olsa bile okura ulaşmak için başka şirketlerin dağıtım altyapılarına bağımlıdır. Bu bağımlılık hayali değildir. Fakat “Google bizi göstermiyor” cümlesi, çok sayıda ayrı mekanizmayı tek bir iradeye bağladığı anda açıklama gücünü kaybetmeye başlar.
Bir haber sitesinin görünürlüğü teknik altyapıdan içerik rekabetine, yayın hızından kullanıcı davranışına, başlık yapısından bağlantı ağına, güncellikten arama motorunun ticari tercihlerine kadar çok sayıda etkene bağlı olabilir. Bütün bunların toplamını “Google bizi istemiyor” diye okumak, karmaşık bir dağıtım rejimini tanıdık bir siyasal sansür modeline tercüme eder. Eski iktidar tahayyülü yeni teknik düzenin üzerine yerleşir.
Bu tercümenin kurum açısından rahatlatıcı bir yanı da vardır. “Google bizi göstermiyor” denildiğinde yayın politikasının, site mimarisinin, tekrar eden haber biçimlerinin, okuyucuyla kurulan bağın, yaşlanan okur kitlesinin ya da yeni medya alışkanlıklarına uyum sorununun payı ikinci plana itilebilir. Kurum kendi içindeki sorunları değerlendirmek yerine güçlü dış faili öne çıkarabilir. Google’ın masum olduğunu söylemek gerekmez; gerçek platform iktidarını doğru tarif edebilmek için “bizi sevmeyen algoritma” imgesinden çıkmak gerekir.
Daha ilginç olan, aynı gazetenin bir yandan “Google bizi göstermiyor” diye yakınırken öte yandan bütün SEO stratejisini Google’ın ne istediğini tahmin etmeye göre kurmasıdır. Başlık uzunluğu ayarlanır, anahtar kelimeler seçilir, içerik yapısı değiştirilir, yayın biçimi optimize edilir. Karşı çıkılan merci aynı anda sürekli dinlenen bir merciye dönüşür. Gazete eleştirdiği Büyük Öteki’ne durmadan aynı soruyu sorar: “Benden ne istiyorsun?”
Kimsenin kullanıcıya açıkça “daha kısa video çek, daha sık paylaş, ilk üç saniyeyi çarpıcı yap” demesine gerek yoktur. Gazeteye de “başlığı şöyle kur, metni böyle böl, şu sıklıkta yayın yap” diye tek tek emir verilmez. Görünürlük dağılımı neyin işe yaradığını öğretir. Kullanıcı ve kurum kendi davranışlarını ölçer, karşılaştırır, değiştirir ve sisteme göre yeniden kurar. İktidar emir vermeden, norm ve ölçüm yoluyla işler; Foucault’nun tarif ettiği dağılmış iktidar biçimi dijital platformlarda gündelik bir üretim rejimine dönüşür.
Platform yalnızca içeriği değil, özneyi de sınıflandırır. “İçerik üreticisi”, “yüksek etkileşimli hesap”, “büyüyen kanal”, “otoriter site”, “sadık kullanıcı”, “düşük performanslı içerik” gibi kategoriler teknik tanımlar olmanın ötesine geçebilir. Kullanıcı ya da kurum kendisini giderek bu ölçüm dili üzerinden görmeye başlar. Takipçi sayısı, izlenme süresi, etkileşim oranı, organik trafik ve erişim rakamları yalnızca bilgi vermez; neyin değerli sayılacağını da belirlemeye başlar. Althusser’in çağrılma dediği şey dijital ortamda bazen bir bildirim, bazen bir performans paneli, bazen de “hesabınız geçen aya göre yüzde şu kadar büyüdü” mesajı olarak karşımıza çıkar.
“Algoritma beni görmüyor” cümlesinde dikkat çekici bir terslik vardır. Platform kullanıcıyı aslında fazlasıyla görür. Hangi içerikte ne kadar kaldığını, neye tıkladığını, hangi videoyu tekrar izlediğini, hangi sayfada ayrıldığını, hangi hesaplarla etkileşime girdiğini kaydeder. Yayın kuruluşu da benzer biçimde taranır, sınıflandırılır, ölçülür ve kullanıcı tepkileriyle birlikte değerlendirilir. Buna rağmen kişi ya da kurum kendisini görünmez hisseder. Platform tarafından görülmek ile başkaları tarafından görünür kılınmak aynı şey değildir.
Dijital görünürlük ilişkisi bu açıdan tuhaf bir asimetri üretir. Özne giderek daha görünür hale gelirken sistem giderek daha opaklaşır. Platform kullanıcı hakkında çok şey bilir; kullanıcı ise platformun kendisini nasıl değerlendirdiğini sınırlı ölçüde bilir. Görünürlüğü dağıtan merci görünmez kalır. Kullanıcı kendisini sürekli açıklamak, ölçmek ve optimize etmek zorunda hissederken karşı tarafın ölçütleri tam olarak açıklanmaz.
Bu mesele yalnızca psikolojik değildir. Platform ekonomisinde kullanıcı aynı anda tüketici, üretici ve veri kaynağı olabilir. İnsanlar içerik üretir, birbirleriyle etkileşime girer, platformda zaman geçirir ve bütün bu faaliyetler ekonomik değere çevrilebilir. Haber kuruluşları da içeriği kendileri üretirken dağıtımın önemli bir kısmını başka şirketlerin altyapısına bırakır. Görünürlük böylece eşit dağıtılan bir hak olmaktan çıkar, platformun yönettiği kıt bir kaynağa dönüşür.
İçerik üreticileri ve gazeteler için görünürlük gelir, reklam, abonelik, müşteri, siyasal etki ve kamusal tanınma gibi maddi sonuçlar doğurabilir. Sıralama kararları gerçek ekonomik güç taşır. Gücü yalnızca “kötü algoritma” figürüne indirgemek ise altında yatan mülkiyet ve iş modelini gözden kaçırır. Sorulması gereken şey algoritmanın iyi ya da kötü niyeti değil, görünürlüğün kim tarafından, hangi ekonomik çıkarlar içinde ve hangi ölçütlerle dağıtıldığıdır.
Yapısal bir ilişki niyet sahibi bir faile dönüştürüldüğünde açıklama kolaylaşır ama daralır. “Instagram beni bastırıyor” ya da “Google bizi göstermiyor” demek; reklam ekonomisini, içerik bolluğunu, platformun büyüme hedeflerini, kullanıcı davranışlarının modellenmesini, teknik rekabeti ve görünürlüğün kıtlaştırılmasını tek bir kişileştirilmiş sistemin davranışına çevirir. Cümle bütünüyle yanlış olmayabilir; fakat açıklaması gereken şeylerin önemli bir bölümünü dışarıda bırakabilir.
Algoritmaya karşı geliştirilen davranışlar da çoğu zaman platformun iktidarını güçlendirir. Algoritmanın ne istediğini anlamaya çalışan üretici daha fazla veri üretir, daha sık paylaşır, formatını değiştirir, içeriğini optimize eder ve performansını sürekli kontrol eder. Gazete başlığını, metin yapısını ve yayın biçimini arama motorunun beklentilerine göre yeniden düzenler. Algoritmayı aşmaya yönelik çaba, bir süre sonra algoritmanın istediği davranış biçimini daha da yoğunlaştırabilir.
Daha önce “İstersen Olur” yazısında karşılaştığımız özne modeli dijital platformlarda başka bir biçimde geri dönüyor. Doğru içeriği üret, doğru saatte paylaş, doğru formatı seç, analizleri incele ve büyürsün. Görünürlük gerçekleşmezse ilk sorgulanan yine kullanıcıdır. İçerik yeterince iyi değildir, strateji yanlıştır, süreklilik eksiktir. Kurum söz konusu olduğunda da aynı dil sürer: SEO’yu doğru yap, daha hızlı ol, daha çok üret, daha fazla etkileşim sağla.
Kullanıcı ve kurum böylece iki uç arasında gidip gelir. Bir tarafta “algoritma bizi engelliyor”, diğer tarafta “biz yeterince iyi değiliz” vardır. İlkinde fail bütünüyle dışarı taşınır, ikincisinde bütünüyle öznenin içine yerleştirilir. Oysa görünürlük ikisinin arasındaki ilişkide üretilir. Platformun maddi ve teknik gücü vardır; kullanıcı ve kurum da tamamen edilgen değildir. Faili tek bir tarafa yerleştirmek, ilişkinin kendisini görünmez hale getirir.
“Fail Nerede?” sorusu algoritmalar söz konusu olduğunda tek bir isim vermez. Mühendis, şirket, ekonomik model, reklamveren, kullanıcı davranışları, makine öğrenmesi sistemi, yayın politikası ve içerik rekabeti aynı sonuçta farklı ağırlıklarla yer alabilir. Algoritmayı kişileştirmek bize bir muhatap verir ama sistemi basitleştirir; onu tamamen nötr bir teknik araç saymak ise gerçek iktidar ilişkisini gizler.
Dijital çağın muhataplık sorunu da bu belirsizlikten besleniyor. İnsanlar ve kurumlar kararların sonuçlarını görüyor ama kararın kendisini göremiyor. Görünürlük azalıyor, trafik düşüyor, içerik kayboluyor, hesap büyümüyor ya da beklenmedik biçimde yükseliyor; buna karşılık nedenini açıklayabilecek açık bir merci bulunamıyor. Sistem sonuç üretiyor fakat cevap vermiyor. Muhatap kayboldukça fail hayal ediliyor, fail hayal edildikçe yapının nasıl işlediğini görmek zorlaşıyor.
Muhalif medyanın “Google bizi göstermiyor” refleksi de yalnızca dijital cehalet olarak okunamaz. Daha eski bir siyasal düşünme alışkanlığı dijital alana taşınıyor olabilir. Baskı varsa arkasında baskı uygulayan bir merkez olmalıdır; görünmezlik varsa görünmez kılan biri olmalıdır. Dağılmış, istatistiksel, ticari ve kısmen otomatik bir iktidarı düşünmek, niyet sahibi siyasal iktidarı düşünmekten daha zordur.
Fail ne yalnızca algoritmadır ne kullanıcı ne de yayın kuruluşu. Şirket hedefleri, teknik modeller, ekonomik teşvikler, kullanıcı davranışları, yayın kararları ve görünürlük mücadeleleri aynı ilişkinin içinde çalışır. Bu dağınıklığı taşımak zorlaştığında bütün sistem tek bir cümlede kişileştirilir: “Algoritma beni görmüyor” ya da “Google bizi göstermiyor.”
Belki de bu cümlelerin en ilginç tarafı tam tersini söylemeleridir. Algoritma bizi görüyor; hatta belki gereğinden fazla görüyor. Sorun, bizi nasıl gördüğünü ve neden öyle sıraladığını bize söylememesi.


