Gündelik dilde “üretim” denildiğinde çoğu zaman aklımıza bir fabrika gelir. Banttan çıkan otomobiller, çalışan makineler, büyük depolar, işçiler, kamyonlar, bacalar… Bir şeyin üretildiğini söylediğimizde de genellikle ortaya çıkan nesneyi düşünürüz: ekmek üretilmiştir, masa üretilmiştir, otomobil üretilmiştir, zeytinyağı üretilmiştir. Bu kullanım yanlış değildir. Fakat Marx için üretim kavramının önemi yalnızca insanların çeşitli nesneler yapmasından kaynaklanmaz. Üretime bakmak, insanların yaşamlarını sürdürebilmek için doğayla ve birbirleriyle nasıl ilişki kurduklarına bakmanın yollarından biridir.
Bir toplumun yaşayabilmesi için bazı şeylerin sürekli yapılması gerekir. İnsanların beslenmesi, barınması, giyinmesi, ulaşması, ısınması gerekir. Kullanılan araçların yapılması ve onarılması, yiyeceklerin yetiştirilmesi, taşınması ve hazırlanması gerekir. Yaşamın sürmesini sağlayan bütün bu faaliyetlerin nasıl örgütlendiği toplumdan topluma ve dönemden döneme değişebilir. Fakat hiçbir toplum, kendi maddi yaşamını bir biçimde üretmeden varlığını sürdüremez.
Bu nedenle üretim yalnızca fabrikaların içinde gerçekleşen özel bir ekonomik faaliyet değildir. Fabrika, tarihsel olarak ortaya çıkmış üretim biçimlerinden yalnızca biridir. İnsanlar fabrikalardan binlerce yıl önce de üretiyorlardı. Toprağı işliyor, hayvan yetiştiriyor, balık tutuyor, ev yapıyor, kumaş dokuyor, araç gereç üretiyorlardı. Bugün ise bütün bunların yanında dev fabrikalar, küçük atölyeler, lojistik merkezleri, restoranlar, oteller, madenler, tarım işletmeleri ve çok farklı çalışma alanları vardır.
Fakat yalnızca yapılan işlerin çeşitliliğini sıralamak bizi henüz Marx’ın sorusuna götürmez. Önemli olan, insanların üretirken ne ürettikleri kadar üretimin nasıl örgütlendiğidir.
Bir şişe zeytinyağını düşünelim. Market rafında gördüğümüzde önümüzde duran şey tamamlanmış bir üründür. Şişeyi alır, fiyatına bakar ve başka bir şişeyle karşılaştırabiliriz. Ürünün tadı, asit oranı, markası veya ambalajı hakkında konuşabiliriz. Fakat o şişenin arkasındaki üretim sürecini düşünmeye başladığımızda görüntü değişir.
Önce zeytinlik vardır. Toprağın hazırlanması, ağaçların bakımı, budama, hasat, ürünün taşınması gerekir. Zeytin sıkım tesisine gider. Makineler çalışır. Enerji kullanılır. Yağ depolanır, şişelenir, etiketlenir, kolilere yerleştirilir ve başka araçlarla satış noktasına taşınır. Bu süreç içinde çok sayıda insan çalışır. Bazıları toprağın sahibidir, bazıları mevsimlik işçidir, bazıları tesiste çalışır, bazıları nakliyeyi gerçekleştirir, bazıları ürünü satar.
Market rafındaki tek bir şişeye baktığımızda bunların çoğunu görmeyiz. Fakat üretime baktığımız anda nesnenin çevresinde bir ilişkiler alanı ortaya çıkar.
Ön Okuma’da bir nesneyi ilişkileri içinde düşünmenin ne anlama geldiğini tartışmıştık. Marx’ın üretim kavramı bu bakışın güçlü örneklerinden biridir. Ürün artık yalnızca önümüzde duran bir şey değildir. Onun ortaya çıkabilmesi için gereken insanlar, araçlar, doğa, zaman, bilgi ve toplumsal düzen de incelemenin parçası haline gelir.
Burada hemen önemli bir ayrım yapmak gerekir. Üretim, insanın tek başına doğaya müdahale etmesi değildir.
Bir insan toprağı kazabilir, bir ağacı budayabilir veya bir masayı yapabilir. Fakat bunları yaparken kullandığı araçlar, öğrendiği teknikler, üzerinde çalıştığı toprak ve ortaya çıkan ürünle kurduğu ilişki yalnızca kendisine ait değildir. İnsanlar üretime her zaman kendilerinden önce oluşmuş belirli koşullar içinde girerler.
Bir çiftçi toprağa sahip olabilir veya kiralayabilir. Bir tarım işçisi başkasının toprağında ücret karşılığında çalışabilir. Bir aile kendi tüketimi için küçük bir bahçede üretim yapabilir. Büyük bir şirket binlerce dönüm arazide ihracata yönelik üretim gerçekleştirebilir. Her durumda zeytin yetiştiriliyor olabilir. Fakat aynı ürünün üretilmesi, aynı toplumsal ilişkinin var olduğu anlamına gelmez.
Bu ayrım Marx’ı anlamak açısından çok önemlidir.
Çünkü yalnızca “ne üretildiğine” bakarsak birbirine benzeyen faaliyetler görebiliriz. Fakat “kim, hangi araçlarla, hangi koşullarda, kimin için ve ürün üzerinde hangi haklara sahip olarak üretiyor?” diye sorduğumuzda farklı toplumsal yapılar ortaya çıkar.
Bir ailenin kendi ihtiyacı için yaptığı ekmek ile büyük bir fabrikada binlerce paket halinde üretilen ekmek aynı temel ihtiyaca cevap verebilir. İkisinde de un, su ve emek vardır. Fakat üretimin toplumsal örgütlenmesi aynı değildir. Birinde ürün doğrudan tüketilebilir. Diğerinde üretimin devam edebilmesi için ücretli emek, makine, sermaye, dağıtım ağı, satış ve pazar ilişkileri gerekir.
Dolayısıyla üretim yalnızca insan ile nesne arasında gerçekleşen teknik bir işlem değildir. Aynı zamanda insanların birbirleriyle kurdukları toplumsal ilişkilerin içinde gerçekleşir.
Bu nedenle Marx üretim üzerine düşünürken yalnızca “İnsanlar ne üretiyor?” sorusuyla yetinmez. Başka sorular da ortaya çıkar:
Toprak kimin?
Üretimde kullanılan araçların sahibi kim?
Kim çalışıyor?
Üretimin nasıl yapılacağına kim karar veriyor?
Ortaya çıkan ürün kime ait?
Ürünün dağıtımı nasıl gerçekleşiyor?
İnsanlar üretime hangi koşullarda katılıyor?
Bu sorular bizi birazdan üretim ilişkileri kavramına götürecektir. Fakat oraya geçmeden önce üretimin neden toplumsal çözümlemede bu kadar önemli olduğunu anlamamız gerekir.

İnsanlar yalnızca hazır bir dünyada yaşamazlar. Yaşamlarını sürdürebilmek için bu dünyayı sürekli dönüştürürler. Toprağı işler, yollar yapar, evler kurar, makineler üretir, enerji elde eder, yiyecekleri işler, eşyaları taşırlar. Bütün bunlar yapılırken doğa da değişir. Ormanlar tarım alanına dönüşebilir, limanlar inşa edilebilir, madenler açılabilir, kentler büyüyebilir. Fakat üretim sırasında yalnızca doğa ve nesneler değişmez. İnsanların birbirleriyle kurdukları ilişkiler de belirli biçimler kazanır.
Bu yüzden bir toplumun üretim biçimini incelemek, yalnızca ekonomisini incelemek değildir. Aynı zamanda o toplumda insanların birbirlerine nasıl bağlandıklarını araştırmaya başlamaktır.
Örneğin küçük bir balıkçı teknesini düşünelim. Teknenin sahibi aynı zamanda teknede çalışan kişi olabilir. Yanında aile üyeleri çalışabilir. Avlanan balık doğrudan pazarda satılabilir. Başka bir durumda teknenin sahibi teknede hiç çalışmayabilir; ücretli çalışanlar denize çıkabilir. Daha büyük bir işletmede onlarca tekne, soğuk hava deposu, işleme tesisi ve dağıtım ağı bulunabilir. Her durumda yapılan iş balıkçılıktır. Fakat üretimin toplumsal örgütlenmesi değiştikçe insanlar arasındaki ilişkiler de değişir.
Bu nedenle üretimi yalnızca teknoloji üzerinden de açıklayamayız.
Yeni bir makine üretimi hızlandırabilir. Daha güçlü motorlar teknelerin daha uzağa gitmesini sağlayabilir. Otomatik makineler bir fabrikanın daha az işçiyle daha fazla ürün üretmesine izin verebilir. Fakat teknoloji kendi başına bize bu üretimin hangi toplumsal ilişkiler içinde gerçekleştiğini söylemez. Aynı teknolojik araç farklı mülkiyet ve çalışma ilişkileri içinde kullanılabilir.
Marx’ın ilgilendiği şeylerden biri tam da budur: İnsanların üretici faaliyetleri hiçbir zaman yalnızca teknik bir mesele değildir.
Bir makinenin nasıl çalıştığını mühendislik açıklayabilir. Fakat o makinenin kime ait olduğunu, kimin onu kullandığını, üretimin neden yapıldığını ve ortaya çıkan ürün üzerinde kimin hak sahibi olduğunu açıklamak için başka sorulara ihtiyacımız vardır.
Burada üretim kavramını genişletirken başka bir hataya da düşmemek gerekir. “İnsanların yaptığı her şey üretimdir” dersek kavram kısa sürede hiçbir ayrım yapamaz hale gelir. Marx’ın ilgilendiği üretim, öncelikle insanların maddi yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlayan faaliyetler ve bu faaliyetlerin toplumsal örgütlenmesidir. Elbette modern toplumlarda hizmet, bakım, bilgi, ulaşım ve iletişim gibi alanlar da ekonomik hayatın önemli parçalarıdır. Fakat bunları anlamak için üretim kavramını sınırsızca genişletmek yerine her faaliyetin toplumsal ilişkiler içindeki yerini ayrıca araştırmak gerekir.
Bir toplumun kendi yaşam koşullarını üretmesi aynı zamanda bu koşulların devam ettirilmesini gerektirir.
Bugün bir fırın ekmek üretir. Fakat yarın yeniden ekmek üretebilmek için un bulunması, makinelerin çalışması, enerji sağlanması ve insanların tekrar işe gelmesi gerekir. Bir fabrikanın yalnızca bugün üretim yapması yeterli değildir; üretim sürecinin ertesi gün tekrar başlayabilmesi gerekir. Bu basit gerçek ileride bizi çok önemli bir kavrama götürecektir: yeniden üretim.
Bir toplumsal düzen yalnızca ürün üretmez; kendi devam koşullarını da tekrar tekrar oluşturmak zorundadır.
Burada Althusser’in daha sonra üzerinde özellikle duracağı problem ortaya çıkmaya başlar. İşyerine her sabah çalışabilecek insanlar nasıl gelir? İnsanlar yalnızca biyolojik olarak hayatta kalmakla kalmaz; belirli beceriler edinir, belirli kuralları öğrenir, zamanlarını belirli biçimlerde düzenlemeyi öğrenirler. Okul, aile, hukuk ve başka kurumlar bu sürecin dışında değildir. Fakat şimdilik bunu yalnızca bir soru olarak bırakalım. Çünkü üretimin sürekliliğini düşünmeye başladığımız anda üretim ile toplumun diğer alanları arasındaki sınırın düşündüğümüz kadar basit olmadığını görmeye başlarız.
Bu nokta bizi sık rastlanan bir Marx okumasından da uzaklaştırır.
Bazen tarihsel materyalizm şöyle anlatılır: İnsanların önce yemek yemesi ve barınması gerekir; bu nedenle önce ekonomi vardır. Daha sonra hukuk, siyaset, sanat, din ve düşünce gelir. Bu anlatım öğretici görünse de kolayca yanlış bir sonuca götürebilir. Sanki toplumun altında saf bir ekonomik mekanizma varmış ve onun üzerinde diğer bütün alanlar sonradan kurulmuş gibi düşünmeye başlayabiliriz.
Oysa gerçek toplumsal yaşam bu kadar düzenli katmanlara ayrılmaz.
Bir zeytinliğin kime ait olduğu yalnızca ekonomik bir sorun değildir; mülkiyet aynı zamanda hukuki olarak tanımlanır. Bir işçinin çalışma süresi yalnızca işveren ile çalışan arasındaki özel bir anlaşma değildir; yasalar ve tarihsel mücadeleler tarafından da belirlenebilir. İnsanların hangi işlerde çalışmasının uygun görüldüğü aile yapısı, toplumsal cinsiyet, eğitim ve kültürel beklentilerle ilişkili olabilir. Üretim bütün bu alanlardan yalıtılmış biçimde gerçekleşmez.
Dolayısıyla Marx’tan çıkaracağımız sonuç “toplumdaki her şeyin nedeni ekonomidir” değildir.
Daha dikkatli bir soru şudur:
Bir toplum kendi maddi yaşamını hangi ilişkiler içinde üretmektedir ve bu ilişkiler toplumsal hayatın diğer alanlarıyla nasıl bağlantılıdır?
Bu soru bizi bireysel niyetlerin ötesine taşır ama insanları ortadan kaldırmaz. İnsanlar gerçekten çalışırlar, üretirler, direnirler, anlaşırlar, çatışırlar ve karar verirler. Fakat bunları her zaman belirli tarihsel koşullar içinde yaparlar.
Bir işçi işe gitmeye karar verebilir. Fakat ücretli çalışmanın varlığını o sabah kendisi kurmamıştır.
Bir işletme sahibi yeni bir makine almaya karar verebilir. Fakat mülkiyet, piyasa, para ve rekabet ilişkilerini kendisi icat etmemiştir.
Bir tüketici raftaki iki üründen birini seçebilir. Fakat o ürünlerin hangi koşullarda üretildiği, mağazaya nasıl ulaştığı ve hangi fiyatlarla karşısına çıktığı onun kişisel kararının dışında kurulmuş çok sayıda ilişkiye bağlıdır.
Bu nedenle üretim, insanların iradesinin karşısında duran değişmez bir yapı da değildir. İnsanların faaliyetleri olmadan hiçbir üretim sistemi yaşayamaz. Fakat insanlar faaliyetlerini boş bir alanda gerçekleştirmezler. Kendilerinden önce oluşmuş araçları, bilgileri, mülkiyet biçimlerini, işbölümünü ve toplumsal ilişkileri devralırlar.
Üretim bu nedenle hem faaliyet hem ilişkidir.
Bir tarafta gerçekten çalışan insanlar vardır. Zeytin toplayan eller, makineyi çalıştıran bedenler, kamyon kullanan sürücüler, hamuru yoğuran fırıncılar vardır. Diğer tarafta bütün bu faaliyetlerin birbirine bağlanmasını sağlayan toplumsal düzen vardır. Kim ne yapacak, hangi araçları kullanacak, ürün kime ait olacak ve üretimin sonucu nasıl dağıtılacak?
Marx’ın ilgisi bu iki düzeyi birbirinden koparmadan düşünmektir.
Bu bakış aynı zamanda “ihtiyaç” kavramını da daha karmaşık hale getirir. İnsanların bazı temel ihtiyaçları vardır. Fakat ihtiyaçlarımızın nasıl karşılandığı, hangi nesneleri gerekli gördüğümüz ve bunlara nasıl ulaştığımız tarihsel olarak değişir. Bir toplumda insanların kendi yiyeceklerinin önemli bölümünü üretmesi olağan olabilirken başka bir toplumda aynı insanlar yiyeceğe ancak para aracılığıyla ulaşabilirler. Bir yerde ev, aile tarafından kuşaklar boyunca kullanılan bir yapı olabilir; başka bir yerde konut büyük ölçüde piyasada alınıp satılan veya kiralanan bir varlık haline gelebilir.
İhtiyaç devam eder fakat ihtiyacın karşılanmasını sağlayan toplumsal ilişki değişebilir.
Marx’ın üretime yönelmesinin nedenlerinden biri budur. İnsanların neye ihtiyaç duyduğu kadar, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için hangi ilişkilerin içine girmek zorunda olduklarını da araştırabiliriz.
Ekmek yemek zorundayız. Fakat ekmeğe nasıl ulaştığımız doğal bir yasa değildir.
Barınmak zorundayız. Fakat barınma hakkımız ile mülkiyet ve kira ilişkilerinin nasıl düzenlendiği tarihsel bir meseledir.
Yaşamımızı sürdürmek zorundayız. Fakat bunu sürdürebilmek için zamanımızın ne kadarını, hangi koşullarda ve kimin için çalışarak geçirdiğimiz toplumsal olarak örgütlenir.
Böyle baktığımızda üretim, yalnızca malların ortaya çıktığı yer olmaktan çıkar. Toplumun nasıl kurulduğunu görmemizi sağlayan giriş noktalarından biri haline gelir.
Ama burada “üretim her şeyi açıklar” dememeliyiz. Marx’ın bize verdiği şey tek bir sihirli neden değil, soruları başka türlü kurabileceğimiz bir ilişkiler alanıdır. Bir olayı yalnızca üretimle açıklamak da bir kavramı her yerde kullanmak kadar kapatıcı olabilir. Üretimin önemini görmek, hukuk, siyaset, kültür, ideoloji veya özne meselelerinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam tersine, ilerleyen derslerde bunların üretim ve toplumsal yeniden üretimle hangi karmaşık ilişkileri kurduğunu görmek zorunda kalacağız.
Şimdilik üretim hakkında üç şeyi akılda tutmamız yeterli.
Üretim yalnızca nesne yapmak değildir; insanların yaşamlarını sürdürebilmek için gerçekleştirdikleri tarihsel ve toplumsal bir faaliyettir.
İnsanlar üretirken yalnızca doğayla değil, birbirleriyle de ilişki kurarlar.
Ve aynı ürün, farklı toplumsal ilişkiler içinde üretilebilir.
Sonuncusu özellikle önemlidir.
Bir masanın üzerinde duran zeytinyağı şişesine baktığımızda yalnızca zeytinyağı görebiliriz. Fakat biraz daha uzun baktığımızda toprak, ağaç, işçi, değirmen, makine, mülkiyet, taşıma, satış ve para ilişkileri görünmeye başlar.
Nesne değişmemiştir.
Biz artık onun yalnız olmadığını görmeye başlamışızdır.
Marx’ın üretim kavramının bizi götürdüğü yer tam olarak burasıdır.
Fakat yeni bir soru da ortaya çıkar.
İnsanlar hiçbir zaman toplumsal bir boşlukta üretmiyorsa; toprak, araçlar, emek ve ürün insanlar arasında belirli biçimlerde dağıtılıyorsa, üretim sırasında birbirleriyle kurdukları bu ilişkilerin adı nedir?
Bir sonraki derste bu soruya geçeceğiz:
Üretim ilişkileri nedir?



