Cevap Veren Özne, Bildiren Otorite ve Dağıtılmış İcra
Siyasal iktidarın medya, parlamento ve kamuoyu ile ilişkisi çoğunlukla basın özgürlüğü, propaganda, hesap verebilirlik, liderleşme veya siyasal iletişimin profesyonelleşmesi üzerinden incelenir. Bu yazı bunlarla ilişkili fakat bunlardan farklı bir düzleme, muhataplığın dağılımına bakmayı öneriyor. Muhataplık, bir siyasal aktörün yalnız görünür veya konuşuyor olması değil; konusunu, zamanını ve karşı-sözünü bütünüyle kendisinin belirlemediği bir ilişkide başka bir öznenin sorusuna, itirazına veya talebine cevap vermek durumunda kalmasıdır. Bu açıdan siyasal kapasite yalnız kimin karar verebildiğiyle değil, kimin kimi cevap vermeye çağırabildiği, kimin bu çağrıya dönmemeyi başarısızlık değil bir iktidar kapasitesi haline getirebildiği ve kimin kendi bulunduğu yerden başkalarını kendisine dönmeye zorlayabilecek bir siyasal adres üretebildiğiyle de ilgilidir.
Türkiye’de 1980’lerden itibaren gerçekleşen dönüşüm bu ilişkiyi izlemek için verimli bir tarihsel alan sunmaktadır. Turgut Özal’ın 1984’te başlayan İcraatın İçinden programı, soru ve karşı-sözün siyasal televizyonun olağan biçimlerinden biri olduğu bir dönemde başka bir görünürlük modeli üretmiştir: siyasal yetkili ekrandan çekilmemiş, tersine ekranın merkezine yerleşmiş; fakat onu sorgulayabilecek diğer özne sahneden çıkarılmıştır. 1990’larda açık oturum kültürü yaşamaya devam ederken bu iki biçim bir süre yan yana bulunmuştur. Sonraki yıllarda profesyonelleşmiş doğrudan siyasal iletişim, muhalefetin giderek reaktif bir konuşma konumuna yerleşmesi, yürütmenin Cumhurbaşkanlığı makamında tekilleşmesi, Bakanlar Kurulunun ve başbakanlığın kurumsal olarak ortadan kalkması, bakanların sorumluluk yönünün Cumhurbaşkanına çevrilmesi ve neoliberal kamu yönetiminde icranın ihale ve sözleşmeler aracılığıyla özel aktörlere dağıtılması birlikte düşünüldüğünde daha geniş bir yapı belirginleşmektedir.
Fakat bu tabloda yalnız merkezi iktidarın ne yaptığına bakmak eksik kalır. Aynı dönemde muhalefetin elinde belediyeler, büyükşehirler, yerel bütçeler, kamusal mekânlar, kültür kurumları, sosyal hizmet aygıtları ve milyonlarca insanın gündelik hayatına doğrudan temas eden idari araçlar bulunmaktadır. Bunlar yalnız gelecekte kurulacak bir iktidarın provası değil, mevcut zamanda başka türlü işleyen siyasal ilişkiler üretme imkânıdır. Muhalefetin bu alanları ne ölçüde alternatif bir siyasal otorite üretmek, ne ölçüde daha başarılı bir hizmet sağlayıcısı olduğunu göstermek için kullandığı da muhataplık rejiminin parçasıdır.
Bu yazıda bu yapı Muhataplık Rejimi olarak adlandırılmaktadır. Muhataplık Rejimi, bir siyasal düzende iktidar, muhalefet, bürokrasi, yerel yönetimler, medya ve yurttaşlar arasında cevap verme yükümlülüğünün, soru yöneltme kapasitesinin, muhataplıktan çekilme imkânının ve muhatap olunması zorunlu yeni siyasal adresler üretme kapasitesinin nasıl dağıtıldığını ifade eder. Temel önerme şudur: İktidar ve muhalefet yalnız kurumsal yetkileriyle değil, hangi özne konumlarını kabul ettikleri, hangilerini reddedebildikleri ve toplumun bu farklı konumları siyasal kapasite olarak nasıl okuduğu üzerinden de yeniden üretilmektedir.
1. Cevap Veren Yetkiliden İcraatı Anlatan Yetkiliye
31 Ocak 1984’te TRT’de yayımlanmaya başlayan İcraatın İçinden, ilk bakışta hükümet faaliyetlerinin kamuoyuna tanıtılması için hazırlanmış bir televizyon programıdır. Dönemin Başbakanı Turgut Özal ekranda tek başınadır; elindeki kalemle rakamları, alınan kararları ve hükümetin hizmetlerini anlatır. Programın üretimi de spontane değildir: yakın tarihli araştırmalar yapımın profesyonel bir ekip tarafından hazırlandığını, konuşma metinlerinin yazıldığını ve kalemin bile lider imajını destekleyecek iletişimsel bir unsur olarak kullanıldığını göstermektedir. Program, siyasal reklam ve lider imajının profesyonelleşmesi açısından Türkiye’de erken ve özgün bir örnek olarak incelenmiştir.
Bu yeniliği yalnız “Özal televizyonu iyi kullandı” şeklinde okumak eksik kalır. 1980’lerin Yeni Sağ dönüşümünün Thatcher ve Özal örnekleri üzerinden karşılaştırıldığı çalışmalar, lider imajının parti imajının önüne geçmesini, siyasal iletişimin profesyonelleşmesini ve medya kullanımının siyasal stratejinin merkezine yerleşmesini daha genel bir dönüşümün parçası olarak göstermektedir. Fakat İcraatın İçindenin bizim açımızdan önemi mesajının neoliberal içeriğinden önce ilişki biçimindedir. Başbakan görünmektedir; fakat onun karşısında gazeteci, rakip siyasetçi veya takip sorusu yöneltebilecek herhangi bir özne bulunmamaktadır. Siyasal yetkili ekranın merkezine yerleşirken onu muhatap kılabilecek diğer özne sahneden çekilmiştir.
Programın hukuki zemini de bu biçimi dikkate değer hale getirir. 1983 tarihli 2954 sayılı TRT Kanunu’nun 19. maddesi, hükümet uygulamalarını tanıtıcı programların hükümet tarafından TRT dışında hazırlanarak yayımlanmasına izin verirken bunların “cevap hakkı doğuracak nitelikte olmaması” ve “siyasi çıkar amacı taşımaması” koşullarını getiriyordu. Maddenin hukuki amacı hükümete sınırsız propaganda alanı açmak değildi; tersine üzerinde tartışma bulunmadığı varsayılan ve halkın katılımını gerektiren uygulamaların tanıtılmasını sınırlandırmaya çalışıyordu. Buna rağmen ortaya çıkan iletişim mimarisi açıktır: hükümet, kendi icraatını kendi hazırladığı çerçeve içinde halka anlatabileceği ayrı bir alan kazanmıştır.
Özal ilk programında hükümetlerin yalnız iyi icraat yapmasının değil, yapılan icraatı halka iyi tanıtmasının da görevleri arasında bulunduğunu açıkça söylüyordu. Böylece siyasal faaliyet iki ayrı fiilde toplanıyordu: icraat etmek ve icraatı anlatmak. Fakat üçüncü fiil bu formun zorunlu unsuru değildi: icraatın nedenlerini, bedellerini veya alternatiflerini başkasının kurduğu bir soru düzeni içinde savunmak.
Bu nedenle İcraatın İçinden bugünkü siyasal iletişimin “başlangıç tarihi” olarak görülmemelidir. 1980’lerde ve özellikle 1990’larda liderlerin, gazetecilerin, rakip siyasetçilerin ve zaman zaman izleyicilerin karşı karşıya geldiği tartışma biçimleri yaşamaya devam etti. Siyaset Meydanı üzerine 1995’te yayımlanan kapsamlı tartışmalar bile televizyonun kamusal alan kurma, katılım üretme ve siyasal karşılaşmayı örgütleme kapasitesini dönemin temel meselelerinden biri olarak ele alıyordu. Eski biçim bir anda yok olmamıştı. Tam tersine iki siyasal görünürlük rejimi uzun süre yan yana var oldu.
Bu yüzden İcraatın İçindeni bir geçiş nesnesi olarak düşünmek daha açıklayıcıdır. Cevap veren siyasetçi henüz olağandışı değildir; fakat onun yanında başka bir siyasal özne belirmiştir: bildiren otorite.
Buradaki temel ayrım şudur:
Görünür olmak ile muhatap olmak aynı şey değildir.
2. Muhataplık Nedir?
Bir siyasetçi her gün televizyonda olabilir, sosyal medyada sürekli mesaj yayımlayabilir, miting yapabilir, açılışlara katılabilir ve yine de muhataplık düzeyi oldukça düşük olabilir. Çünkü muhataplık görünürlüğün miktarıyla değil, konuşmanın ilişkisel yapısıyla ilgilidir.
Bu yazıda muhataplık, bir aktörün konusunu, zamanını, biçimini ve karşı-sözünü bütünüyle kendisinin belirlemediği bir durumda cevap üretmek zorunda kalması anlamında kullanılmaktadır. Açık mülakatta soru siyasetçinin hazırladığı metinden gelmez. Soruya verilen cevap ikinci bir soruya neden olabilir. Gazeteci öncülü reddedebilir, rakip siyasetçi itiraz edebilir, önceki bir söz hatırlatılabilir. Konuyu değiştirmek cevap verme yükümlülüğünü otomatik olarak ortadan kaldırmaz. Bu nedenle muhatap olmak yalnız konuşmak değil, başka bir öznenin sözü üzerinde kısmi etkisini kabul etmektir.
Siyasal mülakat ve “accountability interview” literatürü gazeteci ile kamusal figür arasındaki bu ilişkiyi uzun süredir incelemektedir. Bu çalışmalar doğrudanlık, takip sorusu, iddia gücü, kaçınma ve karşıtlık gibi unsurlar üzerinden siyasal aktörün ne ölçüde açıklama vermeye zorlanabildiğini araştırır. Bizim önerdiğimiz Muhataplık Rejimi kavramı ise soruyu bir adım geriye taşır: yalnızca siyasetçi mülakata girdikten sonra ne olduğu değil, kimlerin bu tür bir ilişkiye girmeyi reddedebilme kapasitesine sahip olduğu da siyasal düzenin parçasıdır.
Bu ayrım hesap verebilirlikle de tam olarak aynı değildir. Hesap verebilirlik seçimler, mahkemeler, parlamento denetimi, raporlama ve idari kontrol gibi kurumsal mekanizmalar içerir. Muhataplık daha temel ve ilişkisel bir düzeye işaret eder: bir başkasının “neden?” sorusunun sizi dönmeye zorlayabilmesi.
Lacan açısından bu karşılaşmanın siyasal önemi, otoritenin eksikliğinin sahnelenebilmesidir. Soruya maruz kalan yetkili bilmiyor olabilir, rakamı hatırlamayabilir, çelişebilir, sinirlenebilir veya verdiği kararın alternatifsiz olmadığını kabul etmek zorunda kalabilir. Büyük Öteki’nin eksikliği bir teorik önerme olmaktan çıkar, ekranda görünür hale gelir. Tek yönlü siyasal anlatının avantajı bu eksikliği ortadan kaldırması değildir; eksikliğin görünür olacağı ilişkiyi azaltmasıdır.
Bu nedenle siyasal yetkilinin açık uçlu mülakattan, açık oturumdan veya doğrudan karşı-sözden çekilmesini yalnız korku, bilgisizlik, beceriksizlik veya kişilik meselesiyle açıklamak yetersizdir. Muhataplığın sınırlandırılması sistematik ve profesyonel iletişim araçlarıyla gerçekleştirilebiliyorsa, artık kişisel bir davranıştan çok siyasal kapasite söz konusudur. Uluslararası literatürde siyasal aktörlerin gazetecilik aracılığını aşarak seçmenlere doğrudan ulaşması “disintermediation” başlığı altında incelenmektedir. Burada amaç yalnız mesajın daha hızlı yayılması değildir; siyasal aktör mesajın çerçevesini, zamanlamasını ve sunum koşullarını daha yüksek ölçüde kontrol edebilir.
İcraatın İçinden bu açıdan dijital çağdan önce kurulmuş erken bir analog biçim olarak okunabilir: iletişim yoğunlaşırken muhataplık azalabilir.
3. Bildiren Otorite ile Cevap Veren Özne
Muhataplık eşit dağıtılmadığında siyasal aktörlerin yalnız iletişim biçimleri değil, özne konumları da farklılaşır. Bir aktör gündemi kuruyor, konuşmanın zamanını belirliyor ve yaptığı şeyi bildiriyorsa bildiren otorite konumuna yaklaşır. Başka bir aktör ise sürekli kurulmuş gündemlere cevap veriyor, kendisini açıklıyor, itiraz ediyor veya alternatifini gerekçelendirmek zorunda kalıyorsa cevap veren özne haline gelir.
Aradaki gramer farkı küçümsenmemelidir:
“Yaptık.”
ile
“Biz olsaydık yapardık.”
aynı siyasal zamanı kurmaz.
İlkinde gerçekleşmiş fiil vardır. İkincisinde koşullu gelecek.
İktidarın gerçek maddi avantajı elbette yalnız bundan kaynaklanmaz. Bütçeyi, bürokrasiyi, yürütme aygıtını veya yasama çoğunluğunu kontrol etmek temel belirleyicidir. Fakat bu maddi asimetri, muhataplık asimetrisi tarafından temsil düzeyinde yeniden üretilebilir. İktidar “yapan”, muhalefet ise “yapılan hakkında konuşan” olarak görünmeye başlayabilir.
Muhalefetin medyaya ve dışsal gündeme daha yüksek reaktivitesinin karşılaştırmalı siyaset literatüründe ampirik karşılığı da bulunmaktadır. Yedi Avrupa ülkesini karşılaştıran Vliegenthart, Walgrave, Baumgartner ve arkadaşları, belirli siyasal sistemlerde medya gündeminin parlamenter faaliyete etkisinin özellikle muhalefet partilerinin yüksek reaktivitesinden kaynaklandığını göstermektedir. Bu çalışma elbette “muhalefet cevap veren özne olur” şeklinde bir özne teorisi kurmaz. Fakat bizim sorumuz tam burada başlar:
Reaktivite yalnız hangi konunun konuşulacağını mı belirler, yoksa sürekli tekrarlandığında muhalefet denilen siyasal öznenin biçimini de mi üretir?
Muhalefetin gündelik siyasal konuşmasına bakıldığında çağrı çoğu kez başkasından gelir:
“İktidarın açıklamasına cevabınız nedir?”
“Bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?”
“Şu iddiaya ne diyorsunuz?”
“İktidara gelirseniz ne yapacaksınız?”
Cevap vermek doğal ve çoğu zaman zorunlu bir muhalefet faaliyetidir. Fakat siyasal varlığın baskın biçimi buna dönüştüğünde başka bir şey gerçekleşir: aktör kendi konuşma zamanının giderek daha büyük bölümünü başkalarının açtığı sorulara tahsis eder.
İdeolojik çağırmada özne kendisine yöneltilen “Hey, sen!” çağrısına dönerek belirli bir konuma yerleşir. Muhalefet de kendisine yöneltilen her “Buna cevabınız nedir?” çağrısına döndüğünde yalnız belirli bir soruya cevap vermiş olmaz; cevap veren taraf olmayı tekrar kabul eder.
Fakat burada yalnız çağıranın gücüne bakmak yeterli değildir. Çünkü muhalefetin bütün siyasal varlığı koşullu gelecekten ibaret değildir. Yerel yönetimler tam da bu noktada başka bir zamanı mümkün kılar.
İktidar:
“Yaptık.”
diyebilir.
Parlamenter muhalefet:
“Biz olsaydık yapardık.”
diyebilir.
Fakat belediyeye sahip bir muhalefetin üçüncü bir cümlesi vardır:
“Burada yapıyoruz.”
Bu üçüncü zaman, muhataplık rejimi açısından çok daha önemlidir. Çünkü artık ortada yalnız karşı-tez veya gelecek vaadi yoktur. Başka türlü örgütlenmiş mevcut bir ilişki, başka bir hizmet biçimi, başka bir kamusal alan veya başka bir karar düzeni vardır. Muhalefetin cevap veren özne konumundan çıkabilmesi için elinde yalnız söylemsel araçlar değil, maddi aygıtlar da bulunmaktadır.
Buradaki mesele muhalefetin susması gerektiği değildir. Mesele, muhalefetin gündem kurma, gerçekleştirilmiş icra gösterme, kendi sorusunu karşı tarafa dayatma ve elindeki maddi iktidar alanlarında başka bir siyasal norm üretme kapasitesinin cevap verme zorunluluğu içinde erimesidir.
Bu durumda paradoksal bir sonuç ortaya çıkabilir: daha çok görünür olmak, daha çok iktidar kapasitesi gösterdiğiniz anlamına gelmez. Sürekli kendisini açıklayan aktör, toplum tarafından sürekli açıklama yapmak zorunda kalan aktör olarak da sınıflandırılabilir.
Bu açıdan Muhataplık Rejimi yalnız konuşmanın içeriğini değil, siyasal kapasitenin toplumsal algısını da düzenler.
4. Kullanılmayan Üçüncü Zaman: “Burada Yapıyoruz”
Muhalefetin merkezi iktidar karşısındaki konumunu yalnız parlamento, parti genel merkezleri veya televizyon tartışmaları üzerinden okumak bu nedenle eksik kalır. Özellikle büyükşehir ve ilçe belediyeleri, muhalefetin fiilen iktidar olduğu maddi alanlardır. Bütçe kullanırlar, personel istihdam ederler, kamusal mekânı düzenlerler, ulaşımı planlarlar, sosyal politika üretirler, kültür kurumları açarlar, mülkiyet ilişkilerine müdahale edebilecek planlama kararları alırlar ve gündelik hayatın çok geniş bir bölümüne temas ederler.
Dolayısıyla belediyenin siyasal kapasitesi yalnız “iyi hizmet” üretmek değildir.
Belediye başka bir soruya da cevap verebilir:
Bir toplum başka türlü örgütlenebilir mi?
Kurumlar, “burada işler böyle yürür”, “bu söz geçerlidir”, “bu hak tanınır”, “bu ilişki meşrudur” diyebilen sembolik adresler üretebilirler. Belediye de tam bu nedenle yalnız hizmet birimi olmayabilir; başka bir normun maddi olarak çalıştığı bir alan kurabilir.
Merkezi iktidar kamusal hizmeti belirli biçimde örgütlediğinde belediye:
“Burada başka türlü örgütlüyoruz.”
diyebilir.
Merkez yurttaşı yalnız hizmet alıcısı olarak kurduğunda belediye:
“Burada yurttaş kararın kuruluşuna da giriyor.”
diyebilir.
Merkez kültürü festival, etkinlik ve seyirci sayısıyla ölçtüğünde belediye:
“Burada sonucunu önceden bilmediğimiz ve belediyenin kendisine karşı da konuşabilecek alanları finanse ediyoruz.”
diyebilir.
Merkez belirli toplumsal ihtiyaçları piyasanın konusu haline getirdiğinde belediye:
“Burada bu ihtiyacı müşterek bir hak olarak örgütlüyoruz.”
diyebilir.
Böyle bir durumda muhalefet merkezi iktidarın kendisini muhatap almasını beklemek zorunda değildir. Çünkü kendi bulunduğu yerde toplumun muhatap aldığı başka bir siyasal adres üretmiştir.
Bir lideri sürekli muhatap almak onun kurduğu kutuplaşmayı güçlendirebilir; hiç muhatap almamak ise rejimin siyasal failini görünmezleştirebilir. Fakat bu ikiliğin dışında üçüncü bir seçenek vardır:
Kendisini muhatap alınması gereken başka bir siyasal adres haline getirmek.
Üstelik bunun araçları gelecekte ele geçirilecek araçlar değildir. Belediye zaten vardır.
Sorun burada başlar. Muhalefet belediyeciliği, başka bir toplumsal ilişkinin maddi alanı olmaktan çıkarak ağırlıklı biçimde “daha iyi hizmet verebildiğini” kanıtlama aracına dönüştüğünde, belediyenin siyasal kapasitesi daralır.
“Biz de yol yapıyoruz.”
“Biz de metro yapıyoruz.”
“Biz daha temiz yönetiyoruz.”
“Biz daha hızlı hizmet veriyoruz.”
Bu cümlelerin her biri gerçek ve önemli olabilir. Fakat hepsi aynı temel gramerin içinde kalabilir:
Yönetimin amacı hizmet üretmektir; siyasal fark hizmetin kalitesiyle ölçülür.
Böylece muhalefet merkezi iktidarın kurduğu siyasal işbölümünü istemeden kabul edebilir.
Merkez ülkenin ne olduğuna karar verir.
Belediye hizmet verir.
Merkez siyasal norm üretir.
Belediye performans gösterir.
Merkez toplumsal çatışmayı tarif eder.
Belediye memnuniyet ölçer.
Bu durumda belediyenin başarısı muhalefeti mutlaka alternatif bir iktidar odağı haline getirmez. Tam tersine, “ülkeyi onlar yönetiyor, belediyeyi biz daha iyi yönetiyoruz” ayrımını sürekli yeniden üretebilir.
Neoliberal belediyeciliğin siyasal sonucu burada yalnız kamusal hizmetin özel aktörlere devredilmesi değildir. Daha temel bir dönüşüm gerçekleşebilir: muhalefetin kendisi de siyasal özne olmaktan hizmet sağlayıcısı olmaya doğru çekilebilir.
İkinci hareket yurttaşta gerçekleşir.
Yurttaş:
“Nasıl bir kentte yaşayacağız?”
diye soran siyasal özne olmaktan
“Belediye bana hangi hizmeti verecek?”
diye soran kullanıcıya yaklaşır.
Muhalefet ise:
“Nasıl bir toplum kuruyoruz?”
sorusunu taşıyan siyasal aktör olmaktan
“Bu hizmeti daha iyi sağlayabiliriz.”
diyen yönetime yaklaşır.
İki taraf aynı hizmet gramerinin içinde buluşur.
Bu nedenle muhalefetin muhatap alınmaması yalnız merkezi iktidarın muhalefeti küçümsemesinin sonucu değildir. İktidar karşısındaki aktörün kendisini hangi düzlemde kurduğu da önemlidir. Eğer muhalefet kendi maddi iktidar alanlarını başka bir siyasal norm üretmek yerine mevcut düzenin daha verimli uygulanabileceğini kanıtlamak için kullanıyorsa, merkezi iktidar onun alternatif otorite iddiasını tanımamakta zorlanmayabilir.
Muhalefetin olmayan otoritesi, bir süre sonra varmış gibi tartışılan bir eksikliğe dönüşür:
“Neden iktidar muhalefeti muhatap almıyor?”
Belki soru bazen tersinden de kurulmalıdır:
Muhalefet hangi maddi ilişkiyi kurdu da iktidarın veya toplumun onu muhatap almaması zorlaştı?
Bu soru belediyecilik tartışmasını seçim başarısından çıkarıp hegemonya tartışmasına taşır.
Bir belediye seçim kazanabilir.
İyi hizmet verebilir.
Yüksek memnuniyet üretebilir.
Yeniden seçilebilir.
Ve yine de merkezi iktidarın kurduğu toplumsal gramerin dışına çıkmamış olabilir.
Bu durumda yerel iktidar vardır; fakat alternatif siyasal otorite henüz oluşmamıştır.
5. Hükümetin Aradan Çekilmesi
Türkiye’de bu iletişimsel dönüşümün yanına 2017 Anayasa değişiklikleri ve 2018’de uygulanmaya başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle kurumsal bir değişiklik eklendi. Bu değişikliği yalnız başkanlık-parlamentarizm tartışması olarak ele almak, muhataplık açısından taşıdığı başka bir sonucu görmezden bırakabilir.
Anayasa’nın mevcut 104. maddesi “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir” hükmünü içerir. Aynı madde Cumhurbaşkanına Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanları atama ve görevlerine son verme yetkisini verir.
Bu değişiklikle birlikte parlamenter sistemin ayrı kolektif yürütme öznesi olan Bakanlar Kurulu ve Başbakanlık kaldırıldı. TBMM’nin kendi yasama bülteni, sistemin 9 Temmuz 2018’de uygulanmaya başlanmasıyla “Bakanlar Kurulunun yanı sıra Başbakanlık makamının da kaldırıldığını” açıkça belirtmektedir. 703 sayılı KHK’ye ilişkin TBMM kayıtlarında da yeni sistemde artık uygulaması bulunmayan “Bakanlar Kurulu”, “Başbakan”, “Başbakanlık” ve “kanun tasarısı” gibi ibarelerin mevzuattan çıkarılması ve Başbakanlığın kapatılması sistem uyumunun temel unsurları arasında sayılmaktadır.
Bu değişikliğin sembolik sonucu önemlidir. Parlamenter sistemde “devlet” ile “hükümet” aynı şey değildi. Hükümet siyasal olarak kurulmuş, parlamentoya karşı sorumluluk taşıyan, değişebilen ve düşürülebilen ayrı bir özneydi. Cumhurbaşkanı ise devlet başkanıydı. Bu ayrım gündelik siyasal dilde şu cümleyi mümkün kılıyordu:
Devlet devam eder; hükümet yanlış yapabilir.
Cumhurbaşkanlığı sisteminde yürütme yetkisinin merkezi ile devlet başkanlığı aynı makamda birleşmektedir. Bu durum devlet ile mevcut siyasal yürütmenin hukuken aynı şey olduğu anlamına gelmez; fakat gündelik temsil düzeyinde aradaki mesafeyi daraltabilecek bir kurumsal zemin yaratır. Belirli bir yürütme kararının faili “hükümet” diye ayrı bir özne olarak görünmediğinde, kararın “devletin yaptığı şey” biçiminde algılanması daha kolay hale gelebilir.
Bu nedenle İcraatın İçinden ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi arasında düz bir nedensellik kurmak doğru olmaz. Özal’ın televizyon programından bugünkü anayasal mimarinin çıktığı söylenemez. Fakat iki yapı arasında dikkate değer bir homoloji bulunmaktadır.
İcraatın İçinden iletişim alanında yürütme öznesini merkezileştirir: tek özne icraatı yapar ve anlatır.
Yeni anayasal sistem yürütme yetkisini kurumsal olarak tek makamda toplar: devletin başı olan Cumhurbaşkanı aynı zamanda yürütme yetkisinin sahibidir.
Birincisinde tekilleşme iletişimsel, ikincisinde kurumsaldır.
İkisini birbirine bağlayan kavram yine icraattır.
Neoliberal yönetim tahayyülünün önemli özelliklerinden biri siyaseti farklı toplumsal çıkarların ve alternatif geleceklerin çatışması olarak değil, giderek performans, hizmet, proje, verimlilik ve yönetim kapasitesi üzerinden sunabilmesidir. İcraat bu nedenle yalnız yapılan iş değildir; siyasal meşruiyetin anlatım biçimidir.
İktidarın temel cümlesi:
“Neden böyle tercih ettik?”
olmaktan
“Ne yaptık?”
sorusuna doğru kayabilir.
Muhataplık açısından bu iki soru aynı değildir.
6. Bakan Kime Konuşur? Muhataplık Vektörünün Yukarı Dönüşü
Yeni yürütme mimarisinin muhataplık rejimi açısından belki daha az dikkat edilen sonucu bakanların özne konumundadır. Anayasa’nın 106. maddesine göre Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevden alınır; milletvekili olan biri bakan olarak atanırsa milletvekilliği sona erer. Aynı madde açık biçimde “Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, Cumhurbaşkanına karşı sorumludur” demektedir.
Bu basit hukuki cümlenin bir özne teorisi bakımından önemli bir sonucu vardır: bakanın asli sorumluluk yönü yukarıya çevrilmiştir.
Buna muhataplık vektörü diyebiliriz.
Muhataplık vektörü, siyasal aktörün konuşurken, karar verirken ve kendisini gerekçelendirirken esas olarak hangi merkeze doğru döndüğünü ifade eder. Bir bakan fiziksel olarak kamuoyuna konuşabilir; fakat siyasal sözünün meşruiyetini sürekli kendisini atayan merkeze gönderme yaparak kurabilir. Böyle bir durumda konuşmanın alıcısı yurttaş olsa bile sembolik muhatabı başka yerdedir.
Bakan:
“Ben şu politikayı tercih ediyorum”
yerine
“Cumhurbaşkanının ortaya koyduğu politika doğrultusunda bunu uyguluyoruz”
dediğinde yalnız bir hiyerarşiyi tarif etmez. Kendisini bağımsız siyasal fail olmaktan kısmen geri çekerek merkezin icracı öznesi biçiminde kurar.
Bu dönüşümü parlamenter denetim mekanizmalarındaki değişiklikler de güçlendirmektedir. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişle sözlü soru ve gensoru İçtüzükten çıkarılmış, yazılı soru ise Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlara yöneltilebilir hale gelmiştir. Hukuk literatüründe sözlü sorunun kaldırılmasının parlamentonun ve parlamenter muhalefetin yürütmeden doğrudan izahat isteme kapasitesini azalttığı özellikle tartışılmaktadır.
Dolayısıyla bakanın kamusal muhataplığı yalnız kişisel tercih nedeniyle zayıflamış değildir; sorumluluğun yönü ve denetimin mimarisi değişmiştir.
Burada ilginç olan istisnalardır. Bazı bakanlar diğerlerinden daha yüksek kamusal görünürlük kazanabilir, kendilerine ait siyasal dil oluşturabilir veya belirli bir politika alanının kişisel yüzü haline gelebilir. Böyle bir görünürlük, merkezi yürütme açısından iki farklı işleve sahip olabilir.
Birincisi, belirli bir aktöre siyasal sermaye biriktirme alanı açılmasıdır. Bakan yalnız teknik icracı olmaktan çıkar, gelecekte başka siyasal roller üstlenebilecek kamusal bir özneye dönüşür.
İkincisi ise ters yönde çalışabilir: belirli bir politika alanının sorumluluğunu üzerinde yoğunlaştırabilecek ikincil bir muhatap üretmek.
Siyaset biliminin “blame avoidance” ve “credit claiming” literatürü, yönetimlerin başarının sahiplenilmesi ile başarısızlığın sorumluluğunun dağıtılması arasında sistematik stratejiler geliştirebildiğini uzun süredir göstermektedir. Kurumsal yetkinin başka aktörlere devri veya belirli yöneticilerin görünür sorumlu hale getirilmesi, sorumluluk atfını değiştirebilir.
Bu yazının çerçevesinde buna devredilmiş muhataplık denebilir.
Devredilmiş muhatap, merkezdeki yetkiyi devralmak zorunda değildir. Fakat belirli bir politikanın kamusal yüzünü taşır, eleştiriyi cevaplar ve gerektiğinde sorumluluğun kişiselleştirilebileceği bir alan oluşturur.
Böylece merkezileşmiş yürütmede ilginç bir formül ortaya çıkar:
Yetki merkezileşebilir; muhataplık gerektiğinde dağıtılabilir.
Başarı yukarı doğru akabilir:
“Merkezin vizyonunun başarısı.”
Başarısızlık ise aşağıdaki görünür aktör üzerinde durdurulabilir:
“Sorumlu yönetici görevden alındı.”
Bu iki hareketin mutlaka bilinçli ve her durumda planlı olduğu iddia edilmemelidir. Önemli olan, kurumsal yapının böyle bir dağılımı mümkün kılmasıdır.
7. Neoliberal Belediyede Ters Hareket: İcra Dağılıyor, Siyasal İddia Daralıyor
Merkezi yürütmede yetkinin merkezileşmesi ile muhataplığın gerektiğinde dağıtılabilmesinin karşısında yerel yönetimlerde neredeyse ters bir hareket görülür. Neoliberal belediyecilik, kamu hizmetlerinin maddi üretimini giderek belediyenin kendi personeli ve araçlarından sözleşmelere, yüklenicilere, iştiraklere ve özel şirketlere dağıtır. Fakat yurttaş açısından hizmetin siyasal muhatabı büyük ölçüde belediye olarak kalır.
Türkiye’de neoliberal reformların yerel yönetimler üzerindeki etkisini inceleyen Kadirbeyoğlu ve Sümer, özellikle çöp toplama ve ulaşım gibi belediye hizmetlerinin özel aktörlere “contracting out” yoluyla devrinin yalnız hizmet sunumunu değil, emek ilişkilerini, yerel güç yapılarını ve kamu hesap verebilirliğini dönüştürdüğünü göstermektedir. Araştırma, belediye faaliyetlerinin kamu hukukundan özel hukuk ilişkilerine doğru kaymasının geleneksel kontrol mekanizmaları bakımından da sonuçlar ürettiğini belirtmektedir.
Neoliberal belediye bu nedenle giderek doğrudan üretim yapan kurum olmaktan çıkarak satın alan, ihale eden, sözleşme hazırlayan, hakediş denetleyen, finansman bulan ve yükleniciyi yöneten kuruma dönüşebilir.
Klasik hizmet zinciri:
belediye → belediye personeli → hizmet
iken,
yeni zincir:
belediye → ihale → şirket → alt yüklenici → çalışan → hizmet
haline gelir.
Burada yalnız işletme biçimi değişmez. Kamusal icranın maddi yapısı da parçalanır.
Fakat yurttaşın sorusu değişmez:
“Belediye neden yapmadı?”
Çöpü özel şirket toplasa da belediye.
Otobüs hizmeti sözleşmeyle yürütülse de belediye.
İnşaat yüklenici tarafından yapılsa da belediye.
Hizmetin maddi faili dağıldıkça siyasal muhatabı aynı ölçüde dağılmaz.
Bu nedenle neoliberal kamu yönetiminin önemli paradokslarından biri şu biçimde ifade edilebilir:
İcra dağıtılabilir; muhataplık aynı ölçüde dağıtılamayabilir.
Siyasal temsil ise bu parçalanmış üretimi yeniden tek fail altında toplar:
“Metro yaptık.”
“Park yaptık.”
“Yol yaptık.”
Bu cümleler zorunlu olarak yanlış değildir. Finansmanı, planlamayı ve siyasal tercihi gerçekleştiren kamu kurumunun hizmeti sahiplenmesi normaldir. Fakat maddi icranın organizasyonu ile siyasal temsil arasında bir yarık vardır.
Açılışta tek bir icraat görünür.
Denetimde ise aynı icraat yeniden parçalanır:
İhaleyi kim yaptı?
Şartnameyi kim hazırladı?
Hangi şirket aldı?
Yaklaşık maliyeti kim belirledi?
Hakedişi kim imzaladı?
İşi kim denetledi?
Bu nedenle neoliberal belediye iki zıt sorunun arasında bulunmaktadır:
“Ne yaptınız?”
ve
“Bunu nasıl yaptınız?”
İlk soru parçalanmış icrayı tek bir siyasal özne altında merkezileştirir.
İkinci soru tekil icra görüntüsünü yeniden sözleşme, şirket, imza ve işlem zincirlerine ayırır.
Fakat önceki bölümün açtığı üçüncü soruyu da eklemek gerekir:
“Yaptığınız şey hangi toplumsal ilişkiyi kuruyor?”
Bu soru “kaç kilometre metro yaptınız?”, “kaç kreş açtınız?” veya “kaç kişiye yardım verdiniz?” sorularını önemsiz hale getirmez. Fakat bunların siyasal anlamını hizmet miktarının ötesine taşır.
Kreş yalnız daha fazla hizmet midir, yoksa bakım emeğinin aile içindeki dağılımını değiştiren kamusal bir düzenleme midir?
Toplu taşıma yalnız daha verimli ulaşım mıdır, yoksa kimin kentin hangi bölümüne erişebileceğini yeniden dağıtan bir hak mıdır?
Kültür merkezi yalnız etkinlik mekânı mıdır, yoksa iktidarı elinde tutan belediyenin bile kontrol edemeyeceği sözlerin üretilebildiği bir kamusal alan mıdır?
Sosyal yardım yalnız yoksulluğun etkisini azaltan transfer midir, yoksa yoksulluğun hangi ilişkilerden üretildiğini tartışmaya açabilecek bir siyasal temas mıdır?
Neoliberal belediyecilik bu üçüncü soruyu kolayca ilk iki soruya çevirebilir. Siyasal fark, ne yapıldığına ve ne kadar düzgün yapıldığına sıkıştırılabilir.
Bu noktada muhalefetin yerel iktidarıyla neoliberal belediyecilik arasındaki gerilim daha açık hale gelir. Belediye iktidar olmanın maddi araçlarına sahiptir; fakat kendisini öncelikle hizmet şirketi gibi kurduğunda bu iktidarın sembolik kapsamını kendi eliyle daraltabilir.
Kamu görevlisinin temel sorusu yalnız “Bu işi nasıl yapacağız?” olmaktan çıkar; giderek “Bu işi hangi usulle yaptıracağız?” sorusuna dönüşür. Teknik kapasitenin yanına prosedürel risk yönetimi yerleşir. Şartname, ihale yöntemi, yaklaşık maliyet, imza, hakediş ve sorumluluk dağılımı, işin maddi üretimi kadar önemli hale gelir.
Burada “ihale yolsuzluk demektir” gibi bir önerme ileri sürülmemektedir. Tersine sorun, ihalenin olağan icra biçimi haline gelmesidir. Kamu hizmetinin her adımı bir sözleşme ilişkisine dönüştüğü ölçüde, idari işlem aynı zamanda sürekli genişleyen bir soruşturulabilirlik ve hukuki sorumluluk alanı üretir.
Merkezi yürütme ile belediye arasındaki muhataplık farkı burada daha açık görülebilir:
Merkezde yetki merkezileşir, muhataplık dağıtılabilir.
Yerelde ise icra dağıtılır, muhataplık merkezde kalabilir.
Fakat muhalefet belediyeciliği açısından buna üçüncü bir hareket daha eklenebilir:
Yerel yetki kullanılabilir, fakat siyasal iddia hizmet düzeyinde tutulabilir.
Bu üç hareket birbirinin aynısı değildir. Fakat aynı neoliberal dönüşüm içinde birbirlerini tamamlayabilirler.
8. Devlet ile Hükümet Arasındaki Mesafenin Daralması
Muhataplık Rejiminin daha geniş siyasal sonucu devlet ile hükümet arasındaki ayrımın gündelik algıda zayıflaması olabilir.
Belirli bir kararın karşısında onu savunmak zorunda olan ayrı bir hükümet öznesi görünür olduğunda soru da kendiliğinden siyasallaşır:
“Neden bu tercihi yaptınız?”
Bu soru başka türlü karar verilebileceğini varsayar.
Karar veren özne muhataplıktan uzaklaştıkça veya ayrı “hükümet” kategorisi kurumsal ve dilsel olarak zayıfladıkça aynı durum başka biçimde kurulabilir:
“Devlet bunu yapıyor.”
İkinci cümlede tercih geriye, durum öne çıkar.
Siyasal karar kurumsal zorunluluğa benzeyebilir.
Bu dönüşümü salt dilsel bir hata olarak görmek doğru değildir. Mevcut anayasal düzende devlet başkanı ile yürütme yetkisinin merkezi aynı makamdır; Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu ortadan kaldırılmıştır. Dolayısıyla “hükümet” günlük dilde kullanılmaya devam etse bile eski parlamenter sistemdeki bağımsız kolektif yürütme öznesini artık ifade etmemektedir.
Muhataplıktan çekilme bu kurumsal tekilleşmeyle aynı yönde çalıştığında hükümet politikalarının doğallaşması kolaylaşabilir.
Emeklilik düzenlemesi:
“Bu siyasal tercih neden yapıldı?”
yerine
“Devletin imkânı bunu kaldırmıyor.”
Sağlık hizmetinin daralması:
“Bu sistem neden böyle örgütlendi?”
yerine
“Devlet herkese yetişemez.”
Bütçe tercihi:
“Kaynağı neden buraya ayırdınız?”
yerine
“Devletin parası sınırlı.”
Bu cümleler yalnız ekonomik gerçeklik belirtmiyor olabilir. Aynı zamanda siyasal faili gramerden çıkarıyorlar.
Tam da burada alternatif yerel siyasal adreslerin eksikliği yeniden önem kazanır. “Devlet böyle yapıyor” cümlesinin karşısına yalnız “biz iktidara gelirsek başka yapacağız” konulduğunda zorunluluk görüntüsü tam olarak kırılmaz. Buna karşılık “burada başka türlü yapılıyor” diyebilen maddi bir örnek, zorunluluğu yeniden tercihe çevirebilir.
Başka türlü yapılabiliyorsa, mevcut biçim doğa yasası değildir.
Bir siyasal tercihtir.
Ve siyasal tercih yeniden muhatap üretir.
9. Yurttaş Neden Başka Yurttaşa Dönüyor?
Buradan başlangıçta oldukça uzak görünen başka bir meseleye geliyoruz: farklı toplumsal grupların birbirlerini “devletin sırtındaki yük” olarak görmeye başlaması.
Kamu kaynaklarının adaletsiz dağıtıldığı, gelecek güvencesinin zayıfladığı veya temel hizmetlere erişimin zorlaştığı koşullarda yurttaşın yaşadığı kaygı gerçektir. Sağlık hizmetine ulaşmak zorlaşabilir, emeklilik geleceği belirsizleşebilir, eğitim istihdam garantisi üretmeyebilir, barınma maliyeti ağırlaşabilir. Fakat bu deneyimlerin siyasal nedenleri doğrudan muhatap kılınabilir bir karar öznesiyle ilişkilendirilemiyorsa başka bir nedensellik biçimi kolaylaşır.
Soru:
“Kaynakları neden böyle dağıttınız?”
olmaktan çıkıp
“Kaynağı kim tüketiyor?”
haline gelir.
Birinci soru yukarıya doğru hareket eder. Karar vereni arar.
İkinci soru yatay hareket eder. Başka yurttaşı arar.
Bu noktada emekli, öğrenci, kamu çalışanı, sosyal yardım alan kişi, göçmen veya başka bir toplumsal grup bütçenin siyasal olarak nasıl üretildiği ve bölüştürüldüğünden bağımsız bir “maliyet” kalemi gibi görünmeye başlayabilir.
Marx’ın meta fetişizmi tartışmasında toplumsal ilişkilerin şeyler arasındaki ilişkiler biçiminde görünmesi gibi, burada da siyasal bölüşüm ilişkisi farklı yurttaş gruplarının birbirleri üzerindeki maliyet ilişkisi biçiminde görünebilir. Bütçe politikası “emeklinin maliyeti”, kamu hizmeti “memurun maliyeti”, sosyal politika “yardım alanların maliyeti” haline gelir.
Böylece devlet ayrı bir ekonomik özne gibi tahayyül edilmeye başlanır: kendisine ait bir kasası vardır ve yurttaşlar bu kasadan harcama yapan rakip gruplardır.
Bu noktada siyasal çatışma dikey olmaktan çıkarak yataylaşır.
Muhataplık Rejimi bunu tek başına açıklamaz; sınıf ilişkileri, neoliberal kıtlık söylemi, mülkiyet düzeni ve ideolojik aygıtlar belirleyiciliğini korur. Fakat muhataplık bize aradaki eksik halkayı gösterebilir:
Kararın siyasal faili görünmezleştikçe kararın sonuçları birbirleriyle karşılaşmaya başlar.
Yurttaş kendisini yöneten özneye ulaşamadığında, kendisi gibi yönetilen başka yurttaş daha kolay muhatap haline gelir.
Alternatif kamusal kurumların önemi burada da ortaya çıkar. Belediye yalnız kaynak dağıtan başka bir kasa olduğunda aynı yatay rekabeti yerel ölçekte yeniden üretebilir. Fakat yurttaşların ihtiyaçlarını birbirlerine karşı maliyet kalemleri haline getirmek yerine bölüşüm kararının kendisini tartışmaya açabildiğinde, soruyu tekrar yukarı çevirebilir:
“Kim daha fazla alıyor?”
yerine
“Bu kaynakları neden böyle bölüştürüyoruz?”
Muhatap üretmek bazen cevabı vermekten önce sorunun yönünü değiştirmektir.
10. Muhataplık Bir İktidar Kapasitesidir
Buraya kadar gelen tartışma Muhataplık Rejimini yalnız iletişim biçimi olarak düşünemeyeceğimizi gösteriyor. Muhataplık aynı zamanda bir iktidar kapasitesi dağılımıdır.
Bir siyasal aktör kendisine yöneltilen her soruya cevap vermek zorunda değilse, konuşacağı zamanı ve zemini kendisi seçebiliyorsa, karşı-sözü sınırlayabiliyor ve buna rağmen otoritesini koruyabiliyorsa güçlü bir konumdadır.
Muhataplıktan çekilebilmek bu nedenle eksiklik değil, belirli koşullarda ayrıcalıktır.
Tersine, başka bir siyasal aktör sürekli dışarıdan üretilen gündemlere cevap vermek zorundaysa, görünürlüğünün büyük bölümü kendisini açıklamakla geçiyorsa ve kendi sorularını karşı tarafa dayatma kapasitesi zayıfsa onun muhataplığı yalnız demokratik açıklığın göstergesi değildir. Aynı zamanda bir siyasal yükümlülüktür.
Fakat artık bu asimetriye üçüncü bir ölçüt eklemek gerekir.
Bir siyasal aktör, elinde bulunan maddi iktidar alanlarında başka türlü işleyen ilişkiler kurabiliyor ve bunları toplum açısından başvurulabilir, karşılaştırılabilir, talep üretilebilir siyasal adreslere dönüştürebiliyorsa, yalnız cevap veren özne değildir. Başkalarını kendisine dönmeye çağırabilecek bir otorite alanı üretmeye başlamıştır.
Bu bizi başlangıçta üzerinde durduğumuz paradoksa geri getirir:
İktidar cevap vermemeyi normalleştirebilirken muhalefet cevap vermeyi görev haline getirebilir.
Fakat paradoks artık burada bitmez:
Muhalefet elindeki iktidar araçlarını yalnız hizmet üretmek için kullandığında, cevap veren özne konumundan çıkmasını sağlayabilecek maddi zemini de daraltabilir.
Toplum da bu davranış biçimlerini yalnız iletişim tarzı olarak algılamayabilir.
Bildiren kişi “yönetiyor” gibi görünür.
Cevap veren kişi “konuşuyor” gibi.
İyi hizmet veren belediye ise “işini yapıyor” gibi.
Oysa siyasal iktidar bunların hiçbirine indirgenemez.
Siyasal kapasite, yalnız cevap vermemek değildir.
Yalnız cevap vermek de değildir.
Yalnız hizmet vermek hiç değildir.
Bir soruyu toplumsal olarak geçerli hale getirebilmek, başka aktörleri o soruya dönmeye zorlayabilmek ve mevcut düzenin zorunlu görünmesini engelleyecek başka ilişkileri maddi olarak kurabilmek de iktidar kapasitesidir.
Böylece siyasal aktörlerin “kapasitesi”, maddi olarak sahip oldukları imkânlardan bağımsız olmamakla birlikte, bu imkânları hangi özne konumunu üretmek için kullandıkları üzerinden de sınıflandırılır.
İktidar ve muhalefet yalnız seçim sonucuyla değil, hangi ilişkiye dönüp hangisine dönmemeyi başarabilecekleri ve başkalarını hangi ilişkiye dönmeye zorlayabilecekleriyle de yeniden üretilir.
Sonuç: Kim Kimin Çağrısına Dönmek Zorunda?
Siyasal iletişim literatürü siyasal reklamı, liderleşmeyi, hesap sorucu mülakatı, gazetecilik aracılığının aşılmasını ve muhalefetin medya gündemine reaktivitesini ayrı ayrı incelemiştir. Kamu yönetimi literatürü ise neoliberal taşeronlaşmayı, sözleşmeli hizmet üretimini, yetki devrini ve kamu hesap verebilirliğinin parçalanmasını başka bir hatta tartışmıştır. Başkanlık sistemleri ve yürütme çalışmaları da yetki merkezileşmesini, bakanların atanma biçimlerini ve parlamenter denetimin değişimini inceler.
Burada önerilen Muhataplık Rejimi kavramı bunların yerine geçmeyi değil, aralarında çoğu zaman ayrı bırakılan ortak bir ilişkiyi görünür kılmayı amaçlamaktadır: cevap verme yükümlülüğünün, muhataplıktan çekilme kapasitesinin ve muhatap olunması gereken siyasal adresler üretme gücünün aktörler arasında eşitsiz dağılımı.
Bu çerçevede Muhataplık Rejimi, belirli bir tarihsel düzende iktidar, muhalefet, bürokrasi, yerel yönetimler, medya ve yurttaşlar arasında kimin kimi soru sorulabilir bir özne haline getirebildiğini, kimin hangi çağrıya dönmek zorunda olduğunu, kimin dönmemeyi bir siyasal kapasite olarak kullanabildiğini ve kimin kendi bulunduğu yerde başkalarını dönmeye zorlayacak alternatif bir otorite üretebildiğini düzenleyen ilişkiler bütünü olarak tanımlanabilir.
İcraatın İçinden bu dönüşümü Türkiye’de gözle görülür hale getiren erken bir tarihsel sahne sunmaktadır. Özal televizyondan çekilmemiştir. Tam tersine ekrandaki yeri büyümüştür. Çekilen, onu soru içinde tutabilecek diğer öznedir. Cevap veren siyasetçi ortadan kalkmamış fakat onun yanında yalnız anlatan bir yönetici öznesi belirmiştir.
Yıllar sonra yürütme yetkisinin devlet başkanlığı makamında merkezileşmesi, ayrı Bakanlar Kurulu ve Başbakanlık öznesinin ortadan kalkması, bakanların sorumluluk yönünün kendilerini atayan Cumhurbaşkanına çevrilmesi ve parlamenter sözlü soru gibi doğrudan muhataplık mekanizmalarının kaldırılması başka bir düzlemde aynı soruyu yeniden üretmiştir: yürütmenin farklı özneleri kime doğru konuşmaktadır?
Muhalefet açısından ise aynı dönem başka bir soru üretir. Belediyeler aracılığıyla milyonlarca insanın gündelik hayatına müdahale edebilecek maddi araçlara sahip olan siyasal aktör, bu alanları başka türlü işleyen bir toplumun parçalarını üretmek için mi kullanmıştır, yoksa kendisini mevcut düzen içinde daha iyi hizmet verebilen bir yönetici olarak mı kurmuştur?
Burada mesele tek tek belediyelerin başarılı veya başarısız olması değildir. Daha temel ayrım şudur:
Yerel iktidar sahibi olmak ile alternatif siyasal otorite üretmek aynı şey değildir.
Neoliberal yerel yönetimde icra şirketlere, sözleşmelere ve yüklenicilere dağılırken siyasal muhataplık belediyede kalabilir. Fakat aynı anda belediyenin siyasal iddiası hizmet ve performans diline daralabilir. Böylece bir yerde yetki merkezileşirken muhataplık gerektiğinde devredilir; başka bir yerde icra dağıtılırken muhataplık yoğunlaşır; muhalefetin elindeki yerel iktidar ise başka bir toplumsal düzenin adresi olmak yerine başarılı hizmet sağlayıcılığına çekilebilir.
Bu farklı hareketleri aynılaştırmak gerekmez. Onları bir arada düşünmemizi sağlayan şey, siyasal özneliğin yalnız yetkiyle kurulmadığını fark etmektir.
Bir özne yalnız ne yapabildiğiyle değil, kimin sorusunu kabul etmek zorunda olduğu ile tanımlanır.
Fakat artık bunun yanına bir cümle daha eklemek gerekir:
Bir siyasal özne, kendi sorusunu kime kabul ettirebildiği ve kendi bulunduğu yerde hangi başka dünyayı işler hale getirebildiğiyle de tanımlanır.
Belki modern siyasal düzen hakkında sorulması gereken soru bu nedenle yalnız:
“Kim karar veriyor?”
değildir.
O sorunun yanına iki soru daha eklemek gerekir:
Kim, kimin çağrısına dönmek zorunda?
Ve:
Kim, başkasının dönmek zorunda kalacağı bir adres kurabiliyor.
Son Bir Not: “Yetmiyor”

İcraatın İçinden başladıktan yalnızca bir yıl sonra, Başar Sabuncu Çıplak Vatandaşta televizyonun karşısına bir yurttaş oturttu. Ekrandaki Turgut Özal memleket meselelerini anlatırken İbrahim araya yalnızca tek bir sözle girer:
“Yetmiyor.”
Bu söz ilk bakışta ekonomik bir itirazdır. Fakat sahnenin gücü tam da itirazın tamamlanmamış olmasındadır. İbrahim “sen sorumlusun” demez, başka bir ekonomik program önermez, karşı soru sormaz. Kendisine anlatılan dünyanın yanlış olduğunu bile bütünüyle iddia etmez. Yalnızca anlatılan dünya ile yaşadığı dünya arasında kapanmayan bir mesafe bulunduğunu bildirir.
“Yetmiyor” bu nedenle bir karşı-tez değil, bir yarıktır.
İktidarın söylemi tamamlanmış görünür: çalışmak, tasarruf etmek, birlikte hareket etmek ve biraz daha dayanmak yeterlidir. İbrahim’in deneyimi ise bu kapanmaya izin vermez. Söylemin içinden açıklanamayan küçük bir artık dışarı taşar. İbrahim henüz bu artığın nedenini adlandıramaz; yalnızca onun varlığını bilir.
Burada muhataplık meselesi de en çıplak haline ulaşır. Televizyondaki siyasal özne vatandaşa seslenmektedir, fakat vatandaş aynı ilişki içinde ona geri seslenemez. İbrahim konuşur, fakat sözü karşı tarafa ulaşmaz. İktidar onu çağırabilir; o ise iktidarı aynı biçimde muhatap kılamaz.
Fakat artık bu sahneye bir soru daha ekleyebiliriz. İbrahim’in sözü yalnız karşı tarafa ulaşamıyorsa sorun muhataplığın kapanmasıdır. Ama “yetmiyor” diyenlerin sözünü bir araya getirip başka bir kurumda, başka bir kamusal alanda, başka bir bölüşüm düzeninde maddi bir karşılığa dönüştürecek siyasal adres de yoksa, sorun daha büyüktür.
O zaman eksik olan yalnız cevap değildir.
Başka türlü işleyen bir yer de eksiktir.
Bu yüzden “yetmiyor” yalnız geçim sıkıntısının değil, kendisini açıklayamayan öznenin de sözüdür. İbrahim yaşadığı şey ile kendisine sunulan açıklama arasındaki farkı hisseder, fakat bu farkı dolaşıma sokabileceği bir ilişki bulamaz. Sözü genişleyemez, karşı soru doğuramaz, başka bir açıklamayla karşılaşamaz. Deneyim giderek kendi üzerine kapanır.
Filmin ilerleyen kısmındaki çözülmeyi yalnız ekonomik yoksunluğun doğrudan sonucu olarak okumak bu nedenle eksik kalır. Daha temel bir sorun vardır: özne kendisini anlatmaya çalışmakta, fakat anlatısını taşıyabilecek bir muhatap bulamamaktadır. Başlangıçta hâlâ bir kelime vardır. Sonra kelimenin taşıyamadığı şey giderek bedene, davranışa ve çözülmeye doğru geri döner.
Başar Sabuncu’nun sahneyi bu kadar güçlü yapan tercihi, İbrahim’e büyük bir politik tirat yazmamış olmasıdır. İbrahim henüz nedenin bilgisine sahip değildir. Yalnızca sonucunun bilgisine sahiptir.
Yetmiyor.
Belki bir kavramın doğduğu yer de çoğu zaman burasıdır. Mevcut açıklamanın yanlış olduğunun kanıtlandığı yerde değil; açıklama çalışmaya devam ettiği halde bir şeyi içeremediği yerde.
Öznenin ilk siyasal sözü her zaman “neden?” olmayabilir.
Bazen önce yalnızca şunu söyleyebilir:
Yetmiyor.
Sözlük
Muhataplık: Bir aktörün, konusunu, zamanını ve karşı-sözünü bütünüyle kendisinin belirlemediği bir ilişkide başka bir aktörün sorusuna, itirazına veya talebine cevap vermek durumunda kalması.
Muhataplık Rejimi: Bu yazıda önerilen kavramsal ifade. Bir siyasal düzende cevap verme yükümlülüğünün, soru yöneltme kapasitesinin ve muhataplıktan çekilebilme imkânının iktidar, muhalefet, bürokrasi, yerel yönetimler, medya ve yurttaşlar arasında nasıl dağıldığını belirleyen tarihsel ve kurumsal ilişkiler bütünü.
Bildiren Otorite: Konuşmasının zamanını, konusunu ve çerçevesini büyük ölçüde kendisinin belirlediği; kamuya görünür olmakla birlikte karşı-söz ve takip sorusuna açıklığını sınırlandırabilen siyasal özne konumu.
Cevap Veren Özne: Siyasal söyleminin önemli bölümünü kendisinden önce kurulmuş soru, iddia veya gündemlere cevap üretmek üzerinden kuran aktör.
Muhataplık Vektörü: Bu yazıda kullanılan kavramsal ifade. Bir siyasal aktörün konuşurken, kararını gerekçelendirirken veya sorumluluğunu kurarken esas olarak hangi özneye ya da kurumsal merkeze doğru yöneldiğini ifade eder.
Devredilmiş Muhataplık: Bu yazıda kullanılan kavramsal ifade. Siyasal yetkinin merkezde kalmasına rağmen belirli bir politika alanının açıklama, eleştiri karşılama veya sorumluluk taşıma işlevinin ikincil bir aktöre aktarılması.
Reaktivite: Siyasal aktörün kendi gündemini başlatmaktan ziyade medya, rakip veya başka siyasal aktörler tarafından oluşturulan gündemlere tepki verme eğilimi.
Disintermediation: Siyasal aktörün gazetecilik gibi geleneksel aracı kurumları kısmen devre dışı bırakarak mesajını doğrudan hedef kitleye ulaştırması.
İcranın Dağılması: Bu yazıda kullanılan kavramsal ifade. Kamu hizmetinin maddi üretiminin ihale, sözleşme, iştirak, yüklenici veya çeşitli özel-kamusal aktörlere dağıtılması.
Kaynakça / İleri Okuma
Akmeşe, Başak & Raci Taşcıoğlu (2025). “Türkiye’de Kamu Yayıncılığında Gizli Siyasal Reklam Örneği: İcraatın İçinden Programı Üzerine Tarihsel Bir İnceleme.” Anasay, 32, 288–309.
Başkan, Burak (2021). “Margaret Thatcher ve Turgut Özal’ın Yeni Sağında Yeni Tarz Siyasal İletişim.” Muhafazakâr Düşünce Dergisi, 17(60), 60–85.
Kadirbeyoğlu, Zeynep & Bilgesu Sümer (2012). “The Neoliberal Transformation of Local Government in Turkey and the Contracting Out of Municipal Services: Implications for Public Accountability.” Mediterranean Politics, 17(3), 340–357.
Kejanlıoğlu, D. Beybin (1995). “Kamusal Alan, Televizyon ve Siyaset Meydanı.” Birikim, 68–69, 39–64.
Özkan, Seda (2023). “Parlamentarizmden Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemine: Quo Vadis, Sözlü Soru?” Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, 29(2), 1066–1092.
Tekin, Abdurrahman (2022). “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde Yasamanın Güçlendirilmesi: Sözlü Soru ile Yürütme ve Bürokrasiden İzahat İstenmesi.” İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 9(2), 297–334.
Vliegenthart, Rens vd. (2016). “Do the Media Set the Parliamentary Agenda? A Comparative Study in Seven Countries.” European Journal of Political Research, 55(2), 283–301.
Weaver, R. Kent ve devamındaki blame-avoidance literatürü için bkz. kurumsal yapıların sorumluluk aktarma ve blame management stratejilerine etkisini inceleyen güncel değerlendirmeler.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, md. 104 ve 106.
2954 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu, eski md. 19.



