Fail Nerede? 4 Sistem Çökerse Ben Hazırım
Prepping, küçük egemenlik alanları ve kurumlara bağımlılıktan kaçış arzusu
Evde aylarca yetecek erzak bulundurmak, elektrik kesintisine karşı jeneratör almak, su depolamak, ilk yardım malzemelerini çoğaltmak, alternatif haberleşme araçları edinmek, kırsalda küçük bir arazi düşünmek ya da bütün bunları daha sistematik biçimde bir “çöküş hazırlığı”na dönüştürmek ilk bakışta yalnızca tedbir meselesi gibi görülebilir. Nitekim deprem, yangın, uzun süreli elektrik kesintisi ya da başka bir afet karşısında belirli bir hazırlığa sahip olmak son derece makuldür. “Prepping” diye adlandırılan kültür ise bu basit hazırlığın ötesine geçtiğinde başka bir toplumsal ve öznel meseleye işaret etmeye başlar. Burada yalnızca olağanüstü koşullara hazırlanan bir birey yoktur; mevcut kurumların bir gün çalışmayacağı, ortak altyapının çökeceği ve öznenin kendi yaşamını kendi başına sürdürmek zorunda kalacağı varsayımı vardır. Böylece hazırlık, giderek bir güvenlik tekniğinden küçük bir egemenlik projesine dönüşür.
“Fail Nerede?” dizisi açısından bu örnek önceki yazılardan biraz farklıdır. Komplo anlatılarında özne dışarıda güçlü bir fail arıyor, manifestation kültüründe fail kendi içine taşınıyor, toksik insan söyleminde ise toplumsal ilişki belirli bir kişinin karakterine sıkıştırılıyordu. Prepping kültüründe ise daha farklı bir hareket görürüz: özne fail aramaktan bir ölçüde vazgeçer ve mümkün olduğunca failin kendisi olmaya hazırlanır. Elektriği devlet sağlamazsa ben üreteceğim, su gelmezse ben depolayacağım, market kapanırsa ben stoklayacağım, güvenlik ortadan kalkarsa kendimi ben koruyacağım, haberleşme ağı çökerse alternatifimi ben kuracağım. Ortak düzenin kesintiye uğrama ihtimali, öznenin kendi küçük düzenini kurma arzusuna çevrilir.
Burada ilk bakışta güçlü bir özerklik isteği vardır ve bunu küçümsemek doğru olmaz. Modern insan gündelik hayatının büyük bölümünde son derece karmaşık sistemlere bağımlıdır. Musluğu açtığında suyun gelmesi, duvardaki düğmeye bastığında elektriğin yanması, markette yiyecek bulunması, hastanede ilaç olması, banka hesabının çalışması, telefonun şebekeye bağlanması sayısız kuruma, emek sürecine, lojistik ağa ve teknik altyapıya bağlıdır. Öznenin bunların çoğunun nasıl çalıştığına ilişkin doğrudan bir denetimi yoktur. Günlük hayat tam da bu görünmez işbirliği sayesinde kolaylaşır; fakat aynı nedenle kırılgan da görünür. Birkaç saatlik elektrik kesintisi bile insanın kendi yaşamı üzerindeki hâkimiyetinin ne kadar sınırlı olduğunu hatırlatabilir.
Prepping bu bağımlılığı görünür hale getirir, fakat verdiği cevap çoğu zaman kolektif altyapıyı daha dayanıklı hale getirmek değil, ondan mümkün olduğunca bağımsızlaşmaktır. Burada önemli bir siyasal ayrım ortaya çıkar. “Elektrik şebekesi çökerse ne yapacağız?” sorusuna iki farklı cevap verilebilir. Birincisi, şebekenin neden kırılgan olduğunu, hangi yatırımların eksik kaldığını, kamu kapasitesinin nasıl güçlendirileceğini ve kesinti durumunda hangi kolektif dayanışma biçimlerinin kurulacağını tartışmaktır. İkincisi ise kendi jeneratörünü, yakıtını ve bataryanı satın almaktır. Birinci cevap ortak dünyanın kapasitesini artırmaya çalışır; ikinci cevap ortak dünyanın dışına küçük bir kaçış kapısı açar.
Prepping kültürü neoliberal çağın ilginç bir özne biçimi olarak düşünülebilir. Risk ortadan kaldırılmaz, özelleştirilir. Güvenlik ortak bir kapasite olmaktan çıkar ve kişisel yatırım meselesine dönüşür. Sağlık sigortası, özel okul, özel güvenlik, jeneratör, su deposu, güneş paneli, kişisel veri yedekleme sistemi ve acil durum stoğu ilk bakışta birbirinden ilgisiz şeylerdir; fakat hepsinde ortak bir hareket bulunabilir. Kamuya ya da ortak altyapıya duyulan güven zayıfladıkça, özne kendi çevresinde yedek bir dünya kurmaya başlar.
Bağımsızlaşmanın kendisi de satın alınabilir bir kapasitedir. Büyük bir su deposu kurmak, güneş enerjisi sistemi almak, ikinci bir konuta ya da kırsal araziye sahip olmak, aylarca yetecek gıda stoklamak ya da uzun süre gelir elde etmeden yaşayabilecek birikime sahip olmak herkes için eşit derecede mümkün değildir. Böylece toplumsal kırılganlığa verilen bireysel cevap, sınıfsal farkı ortadan kaldırmak yerine büyütebilir. Kriz herkes için ortak olabilir, fakat krizden kaçış araçları eşit dağılmaz.
Anlatı çoğu zaman bireysel yeterlilik üzerinden kurulur: hazırlıklı olan hayatta kalır. Oysa hazırlanabilme kapasitesinin kendisi toplumsal olarak dağıtılmıştır. Bir insanın aylarca gıda stoklayabilecek alanı, ikinci bir enerji kaynağı, özel aracı, kırsal evi ya da maddi birikimi yoksa onun “hazırlıksızlığı” kişisel ihmal olarak görülemez. Böyle bakıldığında çöküş senaryosu bile sınıf ilişkilerinden kurtulmaz. Hatta bazı biçimlerinde sınıf farkını daha çıplak hale getirir: herkes aynı felaketin içinde değildir, çünkü herkes aynı kaçış kapasitesine sahip değildir.
Modern iktidarın önemli özelliklerinden biri nüfusun güvenliğini yönetmesi, riskleri hesaplaması, salgın, sağlık, ulaşım ve afet gibi alanlarda çeşitli güvenlik mekanizmaları üretmesidir. Prepping kültüründe ise bu güvenlik mantığının bir kısmı bireyin üzerine geçer. Kişi kendi risk yöneticisi olur; gıda stokunu, enerji kapasitesini, su rezervini, çıkış rotasını, haberleşme aracını ve olası tehditleri hesaplar. Devletin veya kurumların yaptığı risk yönetiminin küçük bir modeli evin içine taşınır.
Prepper yalnızca korkan özne değildir; aynı zamanda küçük bir yöneticiye dönüşür. Envanter tutar, stok döndürür, alternatifler planlar, senaryolar üretir, yedekleme yapar, kaynak kullanımını hesaplar. Yaşam giderek bir lojistik problem gibi ele alınır. Burada gündelik hayatın kendisi bile olağanüstü hal perspektifinden okunmaya başlayabilir. Ev artık yalnızca yaşanan yer değil, korunması gereken bir üs; kiler yalnızca yiyeceklerin bulunduğu alan değil, stratejik rezerv; araç yalnızca ulaşım aracı değil, tahliye imkânıdır.
Öznenin hazırlanmaya çalıştığı şey gerçekten felaket midir, yoksa Büyük Öteki’nin artık çalışmayacağı bir dünya mıdır? Gündelik hayatımız Büyük Öteki’nin çeşitli maddi biçimlerine dayanır. Bankanın parayı tanıması, devletin tapuyu geçerli sayması, hastanenin sağlık hizmeti vermesi, elektrik şirketinin enerjiyi sağlaması, marketin tedarik zincirinin devam etmesi, telefon şebekesinin çalışması gibi sayısız varsayım üzerinde yaşarız. Bunların hiçbiri mutlak değildir, fakat normal zamanda sanki devam edecekmiş gibi davranırız.
Çöküş senaryosu bu garantinin ortadan kalktığı ânı hayal eder. Para işe yaramayabilir, devlet ulaşamayabilir, polis gelmeyebilir, market açılmayabilir, telefon çalışmayabilir. Büyük Öteki’nin çeşitli maddi temsilcileri sırayla susar. Prepper’ın cevabı, bu eksikliği kabul edip belirsizlik içinde kalmak değildir; eksilen garantörlerin işlevini mümkün olduğunca kendi üzerine almaktır. Böylece küçük ölçekte kendi Büyük Öteki’sini kurar. Evinde enerji, gıda, güvenlik, bilgi ve kurallardan oluşan küçük bir düzen yaratır.
Bu açıdan prepping yalnızca Büyük Öteki’ne güvensizlik değil, Büyük Öteki olmadan yaşayamama ihtimalinin özel bir çözümüdür. Devlete güvenmiyorsam kendi devletimi küçültülmüş ölçekte kurarım. Ortak güvenlik sistemine güvenmiyorsam kendi çevremi korurum. Tedarik zincirine güvenmiyorsam kendi stoğumu yaratırım. Paranın gelecekte geçerli olacağından emin değilsem başka değer saklama biçimleri ararım. İktidar reddedilmiş gibi görünürken, onun işlevleri bireysel alanın içinde yeniden üretilir.
Burada özgürlük ile egemenlik arasındaki fark önemlidir. Özgürlük, başka insanlarla kurulan ilişkiler içinde hareket alanına sahip olmak anlamına gelebilir. Egemenlik ise kendi alanında son sözü söyleme arzusunu taşır. Prepping kültürünün bazı biçimleri özgürleşmeden çok egemenliğe yaklaşır. Amaç başkalarıyla birlikte daha dayanıklı ilişkiler kurmak değil, başkalarına mümkün olduğunca az ihtiyaç duymaktır. Bu nedenle ideal prepper figürü çoğu zaman dayanışma içinde yaşayan kişiden ziyade kendi kaynaklarını yönetebilen, kendi enerjisini üreten, kendi gıdasını depolayan ve kendi güvenliğini sağlayan bireydir.
Toplumdan özgürleşme arzusu, toplumun küçük bir kopyasını kişinin kendi mülkü içinde yeniden üretmesine yol açabilir. Elektrik sistemi, su sistemi, gıda deposu, iletişim ağı, güvenlik düzeni ve hatta bazen küçük üretim kapasitesi yeniden kurulmaktadır. Özne toplumsal ilişkiden kaçarken toplumun altyapısını minyatür ölçekte yanında taşır.
Modern metropol, insanların birbirine en yoğun biçimde bağımlı olduğu mekânlardan biridir. Milyonlarca kişi kendi yiyeceğini üretmez, suyunu taşımak zorunda kalmaz, elektriğini kendi üretmez ve atığını kendi başına bertaraf etmez. Kent tam da bu bağımlılığın örgütlenmiş biçimidir. Prepping ise bu bağımlılığı risk olarak okur. Kalabalık, tedarik zinciri, ulaşım ağı ve merkezi altyapı kolaylık sağlamaktan çok çöküş anında potansiyel tehdit gibi görünmeye başlayabilir.
Kırsala kaçış fantezisi prepping kültüründe sık görülür. Kentten uzak küçük bir arazi, kendi su kaynağı, gıda üretme imkânı ve düşük nüfus yoğunluğu, yalnızca pratik avantaj olarak değil, iktidarın ve bağımlılığın dışında kalma imgesi olarak da önem kazanır. Ancak burada yeniden aynı paradoks belirir: toplumsal ilişkiden çıkmak mümkün değildir. Tohumun, aracın, ilacın, yedek parçanın, enerjinin ve bilginin büyük kısmı yine başka insanların emeğine bağlıdır. Tam bağımsızlık çoğu zaman maddi gerçeklikten çok bir egemenlik fantezisi olarak kalır.
Prepping kültürünü yalnızca paranoya olarak görmek bu nedenle yetersizdir. Çünkü arkasında gerçek bir deneyim vardır: modern kurumların kırılganlığı. Pandemiler, doğal afetler, ekonomik krizler, savaşlar, enerji kesintileri ve tedarik sorunları ortak altyapının gerçekten aksayabileceğini göstermiştir. Bu nedenle hazırlık bütünüyle irrasyonel değildir. Sorulması gereken şey, hazırlığın hangi noktada kolektif dayanıklılık fikrinden ayrılıp bireysel kurtuluş projesine dönüştüğüdür.
Bir mahallede deprem için ortak toplanma alanı oluşturmak ile herkesin kendi özel sığınağını kurması aynı politik tahayyül değildir. Mahalle ölçeğinde su, yiyecek ve ilk yardım kapasitesi oluşturmakla kişinin yalnızca kendi ailesi için aylarca stok yapması da aynı şey değildir. Birinde risk ortaklaştırılır ve karşılığı kolektif kapasite olarak kurulur; diğerinde risk bireyselleştirilir ve çözüm mülkiyet alanına çekilir.
Bu ayrım, “Fail Nerede?” sorusunu yeniden kurmamızı sağlar. Çöküş senaryosunda fail bazen hiç yoktur. Deprem, salgın, elektrik kesintisi ya da ekonomik kriz tek bir kişinin iradesinden doğmayabilir. Fakat özne yine de bir cevap üretmek zorundadır. Prepping’in verdiği cevap, faili bulmak yerine kendi alanında yeni bir fail yaratmaktır: kendisi. Böylece “birileri bizi kurtarsın” beklentisinin karşısına “kimse gelmeyecek, kendini kurtar” ilkesi çıkar.
Bu cümle ilk bakışta radikal bir özgürlük ilanı gibi duyulabilir. Fakat aynı zamanda kamusal sorumluluğun geri çekilmesi için son derece elverişli bir cümledir. Kurumların görevi olan güvenliği bireyin görevi haline getirdiğimizde, kurumların başarısızlığı da daha az görünür hale gelir. Elektrik sistemi dayanıklı değilse jeneratör al, şehir depreme hazır değilse kaçış çantası hazırla, sağlık sistemi yetersizse özel sigorta yaptır, emeklilik sistemi güven vermiyorsa kendi yatırımını yap. Böylece ortak sorunun her biri bireysel hazırlık listesine dönüşür.
Bu nedenle prepping kültürünün en politik tarafı çöküş fantezisinde değil, çöküşten kimin sorumlu olduğuna ilişkin soruyu nasıl dönüştürdüğünde ortaya çıkar. Ortak kurumların kapasitesini tartışmak yerine bireyin dayanıklılığı konuşulur. Toplumun kırılganlığından bireyin hazırlıksızlığına doğru bir geçiş yaşanır. “Sistem neden çalışmıyor?” sorusunun yerini “Sen buna neden hazır değildin?” alabilir.
“Fail Nerede?” dizisi açısından burada önceki yazıyla güçlü bir akrabalık vardır. “İstersen olur” kültüründe başarısızlık öznenin üzerine bırakılıyordu. Prepping’de ise felaketin sonucu öznenin hazırlık kapasitesine bağlanabilir. Birinde yeterince istememişsindir, diğerinde yeterince hazırlanmamışsındır. Her iki durumda da toplumsal yapı tamamen ortadan kalkmaz; fakat özne ile sonuç arasındaki mesafe kısaltılır.
Yine de prepping’in içinde önemli başka bir imkân vardır. Hazırlık illa bireysel egemenlik anlamına gelmek zorunda değildir. Aynı bilgi ve teknikler mahalle dayanışması, kooperatif enerji sistemleri, yerel gıda ağları, ortak afet planları ve kamusal kapasite üretmek için de kullanılabilir. Su depolamak, enerji üretmek, ilk yardım bilmek ya da gıda güvenliğini düşünmek kendi başına bireyci değildir. Politik fark, bu kapasitenin kimin için ve hangi ilişki içinde kurulduğunda ortaya çıkar.
Bu nedenle mesele hazırlıklı olmak ile hazırlıksız olmak arasında değildir. Asıl ayrım, “Ben kurtulabilir miyim?” ile “Birlikte ne kadar dayanıklıyız?” soruları arasındadır. İlki küçük bir egemenlik alanı kurmaya yönelirken, ikincisi ortak dünyayı yeniden örgütlemeyi gerektirir.
Sistem gerçekten çökerse birkaç kutu konserve, jeneratör ya da su deposu elbette işe yarayabilir. Fakat toplumsal hayatın tamamını bunlarla değiştirmek mümkün değildir. Sonunda yine başka insanlara, bilgiye, emeğe, üretime ve ilişkilere ihtiyaç duyarız. Belki prepping kültürünün en ilginç çelişkisi de tam burada ortaya çıkar: özne toplumsal bağımlılıktan kaçmaya hazırlanırken, hayatta kalmak için o bağımlılığın başka bir biçimini yeniden kurmak zorunda kalır.
Bu nedenle “Sistem çökerse ben hazırım” cümlesinin arkasında yalnızca korku yoktur. İktidarı, güvenliği ve sorumluluğu yeniden dağıtma arzusu da vardır. Sorulması gereken ise yalnızca öznenin ne kadar hazır olduğu değildir. Daha temel soru şudur: Ortak dünyanın çökmesine hazırlanırken, onu birlikte ayakta tutma ihtimalinden ne zaman vazgeçtik?



