Bir milyon ile bir milyar arasında zihinsel olarak büyük bir fark varmış gibi görünmez. İkisi de gündelik hayatta kullanmadığımız kadar büyük sayılar. Bir milyon kum tanesi de gözümüzün önünde tek tek sayılamaz, bir milyar kum tanesi de. Sayılar belli bir büyüklüğün üzerine çıktığında zihnimiz onları ayrı ayrı büyüklükler olarak hissetmek yerine aynı kutuya koymaya başlar: “çok fazla”.
Zaman söz konusu olduğunda sorun daha da büyür. Bir yılı deneyimleyebiliriz. On yılı hatırlayabiliriz. Seksen yılı bir insan ömrü olarak düşünebiliriz. Yüz yıl için aile anlatılarından, fotoğraflardan ve tarihten yardım alırız. Bin yıl artık kişisel deneyimin tamamen dışındadır. Bir milyon yıl ile karşılaştığımızda ise elimizde neredeyse hiçbir sezgisel araç kalmaz.
Bir milyar yıl bundan da başka bir şeydir.
Bir milyon saniye yaklaşık on bir buçuk gündür. Bir milyar saniye ise yaklaşık otuz iki yıl.
İki sayının arasındaki fark sadece “biraz daha uzun” değildir. Biri birkaç haftalık bir süreyken diğeri yetişkin bir insan hayatının önemli bölümüdür. Jeoloji, evrim ve kozmoloji konuşurken sürekli karşılaştığımız milyon ve milyar kelimelerini aynı büyüklük hissiyle dinlediğimizde, dünyanın tarihini ister istemez sıkıştırmaya başlarız.
Belki asıl soru “Bir milyar yılı düşünebilir miyiz?” değil, insan zihni kendi zaman ölçeğinin çok dışındaki süreleri nasıl düşünebilir? olmalıdır.
İnsan zamanı kendi ömründen öğrenir. Çocukluk uzun gelir. Bir yaz tatili büyük bir dönemdir. Yirmi yıl önce yaşanan olay geçmiştedir. Yüz yıl önce yaşamış biri artık tarihsel bir kişidir. Bu ölçü yaşamımız açısından gayet kullanışlıdır. Sorun, aynı sezgiyi Dünya’nın tarihine taşıdığımızda başlar.
Dünya yaklaşık 4,54 milyar yaşındadır. Güneş de yaklaşık aynı dönemde oluşmuştur. Evrenin yaşı yaklaşık 13,8 milyar yıldır. Bu sayıları okuyabilir, ezberleyebilir, sınavda doğru seçeneği işaretleyebiliriz. Ama “4,54 milyar yıl” cümlesini söylemek ile o sürenin ne anlama geldiğini kavramak aynı şey değildir.
Bunu görmek için Dünya’nın bütün tarihini tek bir takvim yılına sıkıştıralım. 1 Ocak’ta Dünya oluşsun, 31 Aralık gece yarısında bugün bulunsun. Bu takvim gerçek zamanı değiştirmez; yalnızca oranları insanın alışık olduğu bir ölçüye çevirir.
Bu takvimde Homo sapiens’in yaklaşık 300 bin yıllık tarihi yılın son otuz beş dakikasına sığar. Tarımın yaygınlaşmasıyla ilişkili son yaklaşık 12 bin yıl, son bir buçuk dakika civarıdır. Yazılı tarihin yaklaşık beş bin yıllık bölümü ise son otuz beş saniye kadardır.
Sanayi Devrimi’nden bugüne uzanan yaklaşık iki yüz elli yıllık dönem?
İki saniyeden az.
Bu benzetmenin amacı “insan ne kadar küçük ve önemsiz” demek değildir. Zaman ölçeğindeki yerimizi göstermek için kullanışlıdır. İnsanlık tarihi bize olağanüstü uzun gelir, çünkü yaşayabildiğimiz ve hatırlayabildiğimiz tarih odur. Dünya açısından ise son derece yenidir.
Aynı takvimde yaşamın tarihi çok daha eskidir. Dünya’nın ilk dönemlerinde yüzey koşulları bugünkünden çok farklıydı. Gezegen soğudu, kabuk oluştu, okyanuslar gelişti. En az yaklaşık 3,5 milyar yıl öncesine uzanan güçlü yaşam kanıtlarımız var ve yaşamın daha da eskiye gitmesi mümkün. Milyarlarca yıl boyunca Dünya’daki yaşamın neredeyse tamamı mikroskobik ölçekteydi.
Burada insan sezgisini zorlayan ikinci bir durum ortaya çıkar. Bir sürecin uzun sürmesi bize onun yavaş yavaş bugünkü sonucuna doğru ilerlediği hissini verebilir. Yaşam üç milyar yılı aşkın süre boyunca var olduysa, sanki bütün bu süre insanı hazırlamakla geçmiş gibi düşünmek kolaydır. Önceki derste gördüğümüz yanılsama zaman ölçeğinde yeniden karşımıza çıkar.
Oysa üç milyar yıllık mikrobiyal yaşam, insan tarihinin giriş bölümü değildir. Kendi başına Dünya tarihinin çok büyük bölümüdür.
Bakteriler ve arkeler gezegenin kimyasını değiştirdi. Fotosentezin belirli biçimleri ortaya çıktı. Atmosferde serbest oksijenin miktarı zamanla büyük ölçüde arttı. Yeni metabolik olanaklar açıldı. Ekosistemler oluştu. Bütün bunlar daha sonraki yaşam biçimlerinin koşullarını değiştirdi, ama bunu gelecekte insan ortaya çıksın diye yapmadılar.
Zamanı sonundan okuyunca geçmiş kolayca hazırlık dönemine dönüşür.
Derin zaman fikri bunu bozar.
Bir milyar yılda bir şeyin başına ne gelebileceğini düşünmeye çalışalım. Dağlar yükselip aşınabilir. Denizler açılıp kapanabilir. Kıtalar birbirlerinden ayrılıp başka kıtalarla birleşebilir. Canlı soyları ortaya çıkıp çeşitlenebilir ve tamamen yok olabilir. Atmosferin bileşimi değişebilir. Güneş’in parlaklığında ölçülebilir değişimler gerçekleşebilir.
Bugün bize dünyanın en kalıcı parçalarından biri gibi görünen dağ bile bu ölçekte geçici bir yapıdır.
Bir kayalığa baktığımızda “hep buradaymış” hissine kapılmamız doğaldır. İnsan ömründe dağ büyük ölçüde aynı dağdır. Birkaç yüzyıllık kayıtlarda da biçimi tanınabilir. Jeolojik ölçekte ise yükselme, kırılma, erozyon ve taşınma sürekli işler. Kayaç başka kayaçlara dönüşür. Okyanus tabanı ortaya çıkar ve yeniden Dünya’nın derinliklerine dalabilir.
“Değişmiyor” dediğimiz şeylerin önemli bölümü aslında bizim gözlem süremiz içinde fark edilir kadar değişmiyordur.
Önceki derste mekânsal ölçek için gördüğümüz şey zaman için de geçerlidir. Ölçeğimizi değiştirdiğimizde aynı dünya başka ilişkilerini göstermeye başlar.
Bir insan yüz yıl boyunca bir kıtanın birkaç metre hareket ettiğini gözlemleyebilir. Bu hareket gündelik hayat açısından ihmal edilebilir. On milyon yıl aynı hızlara yakın süreçlerin etkisinde bambaşka coğrafyalar ortaya çıkabilir.
Küçük hız ile küçük sonuç aynı şey değildir.
Süre yeterince uzunsa çok yavaş süreçler büyük sonuçlar üretebilir.
Evrimin anlaşılmasının zor olmasının nedenlerinden biri de budur. Bir canlı türüne birkaç kuşak boyunca baktığımızda büyük anatomik dönüşümler görmeyebiliriz. Bundan canlıların değişmediği sonucuna varmak, kıtaların bir insan ömründe çok az hareket ettiğini görüp kıtaların sabit olduğunu söylemeye benzer.
Evrim çoğu zaman küçük farklılıkların çok uzun kuşak dizileri içinde birikmesi, popülasyonların ayrılması, yeniden birleşmesi, seçilmesi, sürüklenmesi ve yok olmasıyla işler. Bazı değişimler hızlı olabilir, bazıları çok yavaş. Bütün evrimi tek bir hızda ilerleyen bir süreç gibi düşünmek de yanlıştır.
Zaman ölçeği değiştikçe “hızlı” sözcüğünün anlamı bile değişir.
Dinozorların yaklaşık 66 milyon yıl önceki kitlesel yok oluşu bize inanılmaz derecede eski görünür. Dünya tarihini bir yıllık takvime sıkıştırdığımızda ise bu olay Aralık ayının sonlarına düşer. Dinozorların yüz milyonlarca yıl süren tarihi, Homo sapiens’in birkaç yüz bin yıllık geçmişinden akıl almaz ölçüde daha uzundur.
Biz geçmişe baktığımızda dinozorları tek bir dönem gibi konuşuruz.
“T-Rex dinozorlar çağında yaşadı.”
“Stegosaurus da dinozordu.”
Doğru.
Ama Stegosaurus ile Tyrannosaurus rex arasında, Tyrannosaurus rex ile bizim aramızdakinden daha büyük bir zaman farkı vardır. “Dinozorlar çağı” dediğimiz yüz milyonlarca yıllık dönem insan zihninde tek bir eski manzaraya sıkışır.
Bir bakıma tarih öncesini Photoshop’ta tek katmana dönüştürürüz.
Mamut, dinozor, ilk insan, volkan, mağara adamı: hepsi “çok eskiden” kutusuna girer.
Bilimsel zaman düşüncesi bu kutuyu yeniden açar.
Jeologların Dünya tarihini dönemlere ayırmasının nedeni yalnızca sınıflandırma merakı değildir. Çok büyük süreleri birbirleriyle ilişkilendirebilmenin yollarından biridir. Kaya katmanları, radyoaktif tarihleme, fosiller, manyetik kayıtlar ve başka fiziksel göstergeler geçmişi ölçülebilir hale getirir.
Çünkü derin zamanı doğrudan hatırlayamayız.
İzlerinden ölçeriz.
Bir milyar yıl önce Dünya’nın nasıl olduğunu gören bir insan yoktu. Ama bundan bir milyar yıl önceye ilişkin hiçbir şey bilemeyeceğimiz sonucu çıkmaz. Bilim geçmişi yalnızca tanık ifadeleri üzerinden kurmaz. Bugünde bulunan maddi izlerden geçmiş süreçler hakkında çıkarım yapabilir.
Bir kayanın içindeki radyoaktif izotop oranları zaman ölçmeye yardım eder. Kaya katmanlarının ilişkileri hangi olayın önce, hangisinin sonra gerçekleştiğini gösterebilir. Fosiller belirli canlıların hangi dönemlerde yaşadığına ilişkin kayıt taşır. Buz çekirdekleri daha yakın geçmişin atmosferine ilişkin bilgiler korur. Ağaç halkaları yıllık değişimlerin kaydını taşıyabilir.
Zaman geçmiş olsa da bütünüyle iz bırakmadan kaybolmak zorunda değildir.
Bu durum “geçmişi göremiyorsak yalnızca tahmin ediyoruz” itirazının neden eksik olduğunu da gösterir. Bir suçun gerçekleştiği anda orada bulunmayan araştırmacı, olay yerindeki fiziksel izlerden ne olduğunu çıkarabilir. Astronomi ve jeoloji çok daha büyük zaman ve mesafe ölçeklerinde benzer bir mantık kullanır.
Üstelik astronomide çok ilginç bir durum vardır: Uzağa bakmak aynı zamanda geçmişe bakmaktır.
Güneş’i yaklaşık sekiz dakika önceki haliyle görürüz, çünkü ışığın Güneş’ten Dünya’ya gelmesi yaklaşık sekiz dakika sürer. Bize yüz ışık yılı uzaktaki bir yıldızdan bugün aldığımız ışık yaklaşık yüz yıl önce yola çıkmıştır. Milyarlarca ışık yılı uzaktaki galaksilere baktığımızda evrenin milyarlarca yıl önceki dönemlerinden gelen ışığı görebiliriz.
Burada “geçmişe bakmak” mecaz değildir.
Gerçekten eski ışığı ölçüyoruz.
Ama geçmişe bakabilmek ile geçmişe gidebilmek aynı şey değildir. Galaksinin eski halini görüyoruz; onu bugünkü haliyle aynı anda karşılaştıramıyoruz. Işık bize bilgi taşıyor.
Böylece insan kendi kısa ömrünün dışındaki zamanlara ulaşmak için iki farklı yol buluyor: Dünya’nın maddi kayıtlarını okuyor ve uzaydan gelen eski ışığı ölçüyor.
Bir milyar yılı hissedemiyoruz, ama ölçebilir ve ilişkiler içine yerleştirebiliriz.
Belki “düşünmek” kelimesini de burada ikiye ayırmak gerekir.
Bir milyar yılı bir öğleden sonra gibi içsel olarak deneyimleyemeyiz. Zihnimizde milyar tane yılı tek tek canlandırmamız imkânsızdır. Ama bir milyar yılın başka sürelerle oranını kurabilir, fiziksel süreçlerin bu süre boyunca ne yapabileceğini modelleyebilir ve kanıtlarını ölçebiliriz.
Bilimsel düşüncenin yaptığı şey çoğu zaman tam olarak budur: sezginin erişemediği şeyi ölçülebilir ilişkiye dönüştürmek.
Bir kilometreyi yürüyebiliriz.
Dünya ile Güneş arasındaki yaklaşık 150 milyon kilometreyi yürüyemeyiz ama ölçebiliriz.
Bir saniyeyi deneyimleriz.
Bir milyar yılı deneyimleyemeyiz ama zaman ölçekleri içinde yerini belirleyebiliriz.
Bazen bu noktada “insan zihni evreni kavrayamaz” sözü söylenir. Bir tarafıyla doğru olabilir: Evrendeki büyüklükleri doğrudan sezgisel yaşantıya çeviremiyoruz. Ama “sezememek” ile “bilgi üretememek” aynı şey değildir. Matematik, ölçüm ve modeller tam da sezgimizin bittiği yerde devreye girer.
Derin zamanın en şaşırtıcı sonuçlarından biri, bugün doğal ve kalıcı gördüğümüz şeylerin tarihselliğini görünür hale getirmesidir.
Kıtalar bugünkü yerlerinde hep durmadı.
Atmosfer bugünkü bileşimine hep sahip değildi.
Bugünkü canlı türleri hep yoktu.
Güneş hep bugünkü parlaklığında değildi.
İnsan yoktu.
Hatta Dünya’nın kendisi de bir zamanlar yoktu.
“Şimdi var” ile “hep vardı” arasındaki fark derin zaman sayesinde açılır.
Bu, yaşam konusunda da önemli bir düşünsel değişiklik yaratır. Bugün insan gözünü, kanadı, fotosentezi veya bağışıklık sistemini hazır yapılarmış gibi görüyoruz. Bir yapının bugünkü karmaşıklığı geçmişte de aynı biçimde bulunduğu yanılsamasını doğurabilir.
Oysa yüz milyonlarca yıllık tarih, bugünkü bir yapının birçok ara biçimden ve işlevsel değişimden geçmesine olanak sağlar.
Gözün evrimini “bir anda göz nasıl oluştu?” diye sorduğumuzda problem imkânsız görünür. Çünkü bugünkü gözü başlangıç noktasına koymuş oluruz. Daha basit ışığa duyarlı yapılardan, farklı organizmalardaki çeşitli ara örgütlenmelerden ve uzun evrimsel süreçlerden söz ettiğimizde soru değişir.
Derin zaman mucize üretmez.
Ama küçük değişimlerin birikebileceği tarihsel alanı açar.
Aynı hata jeolojide de yapılabilir. “Bir nehir bu koca vadiyi nasıl oluşturabilir?” diye sorarız. Bugün nehrin bir günde taşıdığı birkaç parça toprağa bakarsak gerçekten imkânsız görünür. On binlerce, yüz binlerce veya milyonlarca yıllık süreçleri eklediğimizde küçük aşındırmaların toplam etkisi başka bir ölçeğe ulaşır.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken ters bir hata da vardır. “Yeterince uzun zaman verirsen her şey olur” demek doğru değildir.
Bir milyar yıl, fiziksel olarak imkânsız bir olayı mümkün hale getirmez.
Zaman tek başına üretici bir güç değildir.
Belirli mekanizmalar gerekir.
Bir nehir vadinin oluşmasına katkıda bulunabilir çünkü akan su ve taşınan malzemeler kayayı aşındırabilir. Evrim işleyebilir çünkü kalıtım, varyasyon, çoğalma ve popülasyon süreçleri vardır. Radyoaktif bozunmayı tarihlemede kullanabiliriz çünkü izotopların ölçülebilir fiziksel özellikleri vardır.
“Çok zaman geçti” açıklama değildir.
Hangi sürecin bu zaman boyunca çalıştığını göstermek gerekir.
Spiritüel ve sözde bilimsel anlatıların zaman ölçeğini bazen ters yönde kullanmasının nedeni de burada görülebilir. “Milyarlarca yıl boyunca evren insan bilincine doğru ilerledi” gibi bir cümlede zaman gerçek bir nedensel açıklamanın yerini alır. Olayların art arda gerçekleşmesi, aralarında amaçlı bir yön bulunduğunu kanıtlamaz.
Önce yıldızların oluşması gerekiyordu.
Daha ağır elementlerin üretilmesi gerekiyordu.
Gezegen sistemlerinin ortaya çıkabileceği maddi koşullar gerekiyordu.
Dünya’nın oluşması gerekiyordu.
Yaşamın başlaması gerekiyordu.
İnsan bütün bunlardan sonra geldi.
Bu kronoloji gerçektir.
Ama kronoloji tek başına amaç göstermez.
Önce gelmek, sonraki şey için yapılmış olmak değildir.
Derin zaman düşüncesinin belki de en güçlü tarafı burada ortaya çıkar. Geçmişi bugüne doğru daralan bir tünel olarak görmek yerine, her dönemin kendi olasılıklarını taşıdığı açık bir tarih gibi görmeye başlarız.
Üç milyar yıl önce bir bakteriyel popülasyonun geleceğinde insan yazılı değildi.
İki yüz milyon yıl önce yaşayan küçük bir memelinin içinde Homo sapiens’in taslağı saklı değildi.
66 milyon yıl önceki asteroid çarpması “insan çağını başlatmak” için gelmedi.
Geçmiş bizim geçmişimizdir, ama bizim için yaşanmış değildir.
Buradan daha gündelik bir soruna da dönebiliriz. İnsan kendi hayatında zamanı düz bir çizgi olarak deneyimler. Geçmişi hatırlarız, geleceği hatırlamayız. Kırılmış bir bardağın parçalarının kendiliğinden birleşip masaya çıkmasını görmeyiz. Sıcak kahve soğur; odadaki soğuk hava kendiliğinden bir noktada toplanıp kahveyi yeniden ısıtmaz.
Zamanın yalnızca uzunluğu yokmuş gibi görünür.
Bir yönü de vardır.
Yıldız yaşlanır.
Canlı ölür.
Kayalar aşınır.
Isı yayılır.
Geçmiş ile gelecek fizik denklemlerinde düşündüğümüz kadar birbirine benzeyen iki yön müdür? Bazı süreçlerin neden belirgin bir yönü var?
İşte milyarlarca yılı düşünmeye çalışırken bir sonraki sorumuz buradan doğuyor.
05.17 — Entropi Neden “Her Şey Bozulur” Demek Değildir?
Bu dersin temel cümlesini şöyle bırakabiliriz:
Bir milyar yılı doğrudan hissedemeyiz; ama zamanı oranlara, ölçümlere ve maddi izlere çevirdiğimizde, insan ömrünün göremediği değişimleri düşünmeye başlayabiliriz.



