Telefon masanın üzerinde duruyor. Birkaç dakika önce gönderdiğiniz mesaja henüz cevap gelmemiş. Çok uzun bir süre de geçmemiş aslında. Yine de içinizde belli belirsiz bir huzursuzluk oluşuyor. Biraz sonra bu huzursuzluk bir cümleye dönüşüyor: “Galiba yanlış bir şey söyledim.” Ardından başka ihtimaller geliyor. Karşınızdaki kişi size kızmış olabilir, ilgisini kaybetmiş olabilir, mesajınızı kaba bulmuş olabilir. Henüz bildiğiniz tek şey cevap gelmediğidir. Fakat birkaç dakika içinde yalnızca bir şey hissetmekle kalmaz, bu hissin nedenini de biliyormuş gibi davranmaya başlarsınız.
Gündelik hayatta bunu sürekli yaparız. Bir toplantıdan çıkar ve “Benden hoşlanmadılar” deriz. Eve gelir, sebepsiz yere öfkeli olduğumuzu fark eder ve öfkemizi biraz önce konuştuğumuz kişiye bağlarız. Bir sabah hiçbir şey yapmak istemeyiz ve bunun işimizden, ilişkimizden ya da yaşadığımız şehirden kaynaklandığına karar veririz. His ile onun açıklaması çoğu zaman aynı anda ortaya çıktığı için aralarındaki farkı görmek güçleşir.
Oysa “bir şey hissediyorum” ile “neden böyle hissettiğimi biliyorum” aynı cümle değildir.
His, açıklamasıyla birlikte gelmez
Bir duyguyu yaşarken onun hakkında yanılıyor olmak zorunda değiliz. Korkuyorsak korku vardır. Öfkeliysek öfke vardır. İçimiz sıkılıyorsa sıkıntı gerçektir. Bir duygunun gerçek olması için dışarıdaki olayın bizim yorumladığımız biçimde gerçekleşmiş olması gerekmez.
Bir insan, arkadaşının kendisine kızdığını düşündüğü için kaygılanabilir. Arkadaşı aslında kızgın olmayabilir. Burada kaygının “sahte” olduğunu söylemek anlamsızdır. Kaygı gerçekten yaşanmıştır. Yanlış olabilecek olan, kaygının varlığı değil, kaygının nedenine ilişkin kurulan açıklamadır.
Bu ayrım ilk bakışta basit görünür ama psikolojik deneyimin büyük bölümünü değiştirir. Çünkü gündelik dilde duygu ile yorum birbirine çok hızlı yapışır. “Kendimi dışlanmış hissediyorum” dediğimizde bazen iki farklı şeyi aynı cümlede söyleriz. Birincisi, dışarıda bırakılmışlığa benzeyen acı verici bir deneyim yaşadığımızdır. İkincisi ise diğer insanların gerçekten bizi dışladığıdır. İlk cümle kişinin deneyimi hakkındadır; ikincisi başkalarının davranışı hakkında bir iddiadır.
İkisi aynı anda doğru olabilir. Fakat olmak zorunda değildir.
Sorun, insanın kendi duygularına güvenmemesi gerektiği değildir. Tersine, mesele duyguya daha dikkatli yaklaşabilmektir. Duyguyu ciddiye almak ile duygunun ilk açıklamasını doğru kabul etmek aynı şey değildir.
Neden hemen bir sebep buluruz?
Bir şey hissettiğimizde çoğu zaman yalnızca o duyguyla kalmayız. Ona bir neden bulmak isteriz. Çünkü nedeni belli olmayan bir duygu rahatsız edicidir. “Kötü hissediyorum ama nedenini bilmiyorum” demek, “Kötü hissediyorum çünkü işimden nefret ediyorum” demekten daha belirsiz bir konum yaratır.
İkinci cümle daha ağır olabilir ama daha düzenlidir. Bir neden vardır, bir nesne vardır, anlatılabilecek bir hikâye vardır. Duygu yerini bulmuş görünür.
İnsan deneyimi büyük ölçüde böyle işler. Yaşadığımız şeyleri yalnızca hissetmez, onları anlamlı bir sıraya yerleştirmeye çalışırız. Bir olay diğerine bağlanır, bir bakışın anlamı çıkarılır, bir sessizlik yorumlanır. Daha önce yaşadığımız ilişkiler, öğrendiğimiz sözcükler, çevremizden duyduğumuz açıklamalar ve kendimiz hakkında yıllardır kurduğumuz hikâyeler bu sıraya malzeme sağlar.
Bu yüzden aynı bedensel huzursuzluk farklı insanlar tarafından farklı biçimlerde açıklanabilir. Biri bunu yaklaşan kötü bir olayın işareti sayabilir. Bir başkası iş yoğunluğuna bağlayabilir. Bir diğeri ilişkisine dair bir sorun olarak görebilir. Hatta aynı insan, aynı türden sıkıntıyı hayatının farklı dönemlerinde bambaşka nedenlere bağlayabilir.
Duygu böylece yalnızca bedenin içinde meydana gelen bir hareket değildir. Onu tanıyabilmek için elimizde bulunan dil de devreye girer. Neye “öfke”, neye “kaygı”, neye “kırgınlık”, neye “sıkıntı” diyeceğimizi kendimiz icat etmeyiz. Bu sözcükleri ve onlarla birlikte belirli açıklama biçimlerini bir toplumsal dünyanın içinde öğreniriz.
Bir insan “başarısız olduğum için kötü hissediyorum” dediğinde yalnızca kendi iç dünyasını anlatıyor olmayabilir. Başarının ne olduğuna dair okuldan, aileden, işyerinden, arkadaş çevresinden ve daha geniş toplumsal ölçülerden devraldığı bir hükmü de kullanıyor olabilir.
Bu nedenle duygunun nedenini ararken yalnızca “İçimde ne oluyor?” sorusuyla yetinmek çoğu zaman eksik kalır. “Bu duyguyu hangi sözcüklerle tanıyorum?” ve “Onu açıklarken hangi ölçüleri kullanıyorum?” soruları da gerekir.
İlk açıklama neden bu kadar ikna edici gelir?
Bir toplantıda bir şey söylediniz ve odada kısa bir sessizlik oldu. Birkaç saniye sonra konuşma devam etti. Akşam eve geldiğinizde o sessizlik aklınıza takılıyor. “Saçma bir şey söyledim,” diyorsunuz.
Burada dikkate değer olan, zihnin boşluğu nasıl doldurduğudur. Sessizlik tek başına çok az şey söyler. İnsanlar düşünmüş olabilir, yorulmuş olabilir, başka bir şeyle ilgilenmiş olabilir. Fakat yaşadığınız utanç, sessizliği belirli bir anlamla doldurur. Bir süre sonra olayın kendisiyle yorumunuz arasındaki sınır görünmez hale gelir. Hatırladığınız şey artık “Bir sessizlik oldu” değil, “Söylediğim şey saçma bulunduğu için herkes sustu” olur.
Duygu geçmişi bile yeniden düzenleyebilir.
Bu, insanın hafızasının kusurlu olması gibi basit bir mesele değildir. Deneyim zaten çıplak olayların arşivi halinde yaşanmaz. Olan biteni sürekli seçer, önem sırasına koyar ve birbirine bağlarız. Ruh halimiz de bu seçime katılır.
Kendimizi değersiz hissettiğimiz bir gün, başkalarının bize yeterince ilgi göstermediği anları daha kolay fark edebiliriz. İyi olduğumuz bir gün aynı davranışları önemsemeyebiliriz. Dünya tamamen değişmemiştir; fakat dünyadaki hangi ayrıntıların öne çıktığı değişmiştir.
Bu nedenle “duygu gerçekliği çarpıtır” cümlesi tek başına yeterli değildir. Duygu yalnızca karşımızdaki hazır bir resmi bozmaz. Hangi parçaların resme gireceğini de etkiler.
Bir kalabalığın içinde herkes aynı yüzlere, aynı seslere, aynı hareketlere maruz kalır ama herkes aynı şeyi fark etmez. Beklediğimiz, korktuğumuz veya arzuladığımız şeyler dikkatimizi örgütler. Böylece his ile gerçeklik arasındaki ilişki, “doğru algı–yanlış algı” karşıtlığından daha karmaşık hale gelir.
Bir duygu bazen yanlış nesneye bağlanabilir
İşten çıkmış birinin eve geldiğinde küçük bir mesele yüzünden öfkelenmesi tanıdık bir durumdur. Mutfaktaki dağınıklık, yüksek sesle çalışan televizyon ya da söylenen sıradan bir cümle büyük bir tepkiye yol açabilir. Böyle anlarda kişi gerçekten öfkelidir. Fakat öfkenin bütün nedeni mutfaktaki bardak değildir.
Gün boyunca yaşanan baskı, yorgunluk, aşağılanma, yetişememe duygusu ya da sürekli denetlenme hali başka bir yerde birikmiş olabilir. Evdeki küçük olay, bu gerilimin bağlanabileceği ilk uygun nesne haline gelir.
Bu örnek bize duyguların yalnızca “içeriden” doğmadığını da gösterir. Çalışma koşulları, zaman baskısı, maddi güvensizlik, bakım yükü, kalabalık, gürültü ve uykusuzluk psikolojik deneyimin dışında duran çevresel ayrıntılar değildir. İnsan bunların ortasında yaşar.
Bir çalışan, sürekli performans değerlendirmesine tabi tutulduğu bir işyerinde gün sonunda kendisini “yetersiz” hissedebilir. Bu hissin kişisel bir geçmişi olabilir; eski ilişkilerle, çocukluk deneyimleriyle, başkalarının beklentileriyle bağları bulunabilir. Fakat bütün açıklamayı kişinin geçmişinde ararsak işyerinin gerçek düzenini görünmez hale getiririz.
Tersi de mümkündür. Bütün sorunu yalnızca çalışma koşullarına bağlamak da kişinin kendi tarihini ortadan kaldırır.
Psikolojik deneyim çoğu zaman bu iki düzeyin karşılaşmasında oluşur. Dışarıdaki koşullar ile kişinin geçmişi birbirinden ayrı iki kutu değildir. İnsan, yaşadığı dünyayı daha önce oluşmuş beklentileri ve korkuları aracılığıyla karşılar; toplumsal dünya da bu beklentilere sürekli yeni malzeme sağlar.
Freud’un psikolojiye yaptığı önemli müdahalelerden biri tam burada ortaya çıkar: kişinin kendi davranışının ve duygusunun bütün nedenlerine doğrudan erişebildiği varsayılamaz. Bu, insanın kendisi hakkında hiçbir şey bilemeyeceği anlamına gelmez. Daha sınırlı ama daha önemli bir anlama gelir: Kendimiz hakkındaki ilk açıklamamız da araştırılması gereken bir şeydir.
“Neden?” sorusu bazen fazla hızlı sorulur
Bir arkadaşımız üzgün olduğumuzu gördüğünde hemen “Neyin var?” diye sorabilir. Bu soru neredeyse otomatik olarak bir olay talep eder. Bir şey olmuş olmalıdır.
“Bilmiyorum” cevabı çoğu zaman yetersiz görünür.
Oysa bazen gerçekten bilmiyoruzdur. Bazen de tek bir neden yoktur. Birkaç gündür kötü uyumuş olmak, yaklaşan bir ödeme, işyerindeki belirsizlik, bir arkadaşla aramızdaki küçük mesafe, bedensel bir ağrı ve uzun süredir ertelenmiş bir mesele aynı ruh halinin içinde birbirine karışabilir.
Buna rağmen anlatırken bunlardan birini seçip merkez haline getiririz.
Bu seçimin kendisi yanlış değildir. İnsan deneyimini anlatabilmek için kaçınılmaz olarak sadeleştirir. Sorun, oluşturduğumuz hikâyeyi yaşanan şeyin eksiksiz nedeni sanmaya başladığımızda çıkar.
“Bu kişi yüzünden kötüyüm.”
“Bu şehir beni boğuyor.”
“İşimden nefret ettiğim için hiçbir şey yapmak istemiyorum.”
“Beni önemsemediği için kaygılanıyorum.”
Bu cümlelerin her biri doğru olabilir. Fakat bunların doğruluğu, cümlenin güçlü biçimde hissedilmesinden çıkmaz. His, bir şey olduğunu söyler; ne olduğunu tek başına söylemez.
Bu ayrım özellikle ilişkilerde önemlidir. Birinin davranışı bizi incittiğinde “incinmem yalnızca benim meselem” demek gerekmez. Karşımızdaki gerçekten kırıcı davranmış olabilir. Ama incinmiş olmamız da tek başına onun niyetini kanıtlamaz.
Kişinin kendi deneyimi ile başkasının niyetini birbirinden ayırabilmesi, duyguyu küçültmez. Aksine duyguyu daha ciddi biçimde ele almayı sağlar. Çünkü artık onu hemen hazır bir açıklamanın içine kapatmak zorunda kalmayız.
His bize neyi söyler?
Telefon hâlâ masada duruyor. Mesajınıza cevap gelmemiş. İlk anda ortaya çıkan huzursuzluk da hâlâ gerçek. Fakat başlangıçtaki “Kesin yanlış bir şey söyledim” cümlesi artık aynı konumda değildir.
Belki yanlış bir şey söylediniz. Belki karşıdaki kişi meşgul. Belki ilişkinizde uzun süredir sizi tedirgin eden başka bir mesele var. Belki cevap beklemek daha önce yaşadığınız başka bekleyişleri harekete geçiriyor. Belki de bugün zaten gerginsiniz ve telefon ekranı bu gerginliğin bağlandığı yer haline geldi.
Duyguyu anlamaya çalışmak, bu ihtimaller arasından hemen doğru olanı seçmek değildir. İlk adım daha küçük bir ayrımı koruyabilmektir: Yaşadığım duygu ile onun hakkında kurduğum açıklama aynı şey değildir.
Bu ayrım insanı duygusundan uzaklaştırmaz. Tam tersine, ona biraz daha yaklaşmayı mümkün kılar. Çünkü artık duygu yalnızca dış dünya hakkında verilmiş hızlı bir hüküm değildir. Kişinin bedeni, geçmişi, ilişkileri ve içinde yaşadığı koşullar arasında oluşan bir işaret haline gelir.
Bir şeyi hissetmek bize hiçbir şey söylemiyor değildir. Fakat söylediği ilk şey çoğu zaman “Bunun nedeni şudur” değildir.
Daha temkinli ve belki daha verimli soru şudur: Bu duygu neden tam burada, tam şimdi ve benim için bu anlamla ortaya çıktı?


