Ayvalık Akademisi
  • Akademi
  • Ders Notları
    • Ön Okuma
    • Duygu, Dikkat ve Gündelik Deneyim
    • Evren, Madde ve Yaşam
    • Tarihsel Materyalizm ve Ekonomi Politik
  • Yöntem Notları
  • Defterler
    • Dijital Özne
    • Kültür ve Estetik
    • Toplum ve İktidar
  • Kavramlar
  • Seyir Dairesi
  • Akademi
  • Ders Notları
    • Ön Okuma
    • Duygu, Dikkat ve Gündelik Deneyim
    • Evren, Madde ve Yaşam
    • Tarihsel Materyalizm ve Ekonomi Politik
  • Yöntem Notları
  • Defterler
    • Dijital Özne
    • Kültür ve Estetik
    • Toplum ve İktidar
  • Kavramlar
  • Seyir Dairesi
Sonuç Bulunamadı
Tüm Sonuçları Gör
Ayvalık Akademisi
Sonuç Bulunamadı
Tüm Sonuçları Gör
Yapay zekâ destekli otomasyon sistemi karşısında çalışan fabrika işçisi

Yapay Zekâ Karşısında İşçi Ne İstemeli?

Yazar Ertuğrul Söyler
Kategori Dijital Özne, Defterler

Uyum Sağlamaktan Teknolojinin Yönünü Belirlemeye

Yapay zekânın çalışma hayatına etkileri üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir bölümü geleceğe dönük tahminlerden oluşuyor. Hangi mesleklerin ortadan kalkacağı, hangi yeni mesleklerin doğacağı, kaç kişinin işsiz kalacağı veya çalışanların hangi yeni becerilere ihtiyaç duyacağı hesaplanıyor. Oysa bu soruların geleceğe ait görünmesi yanıltıcı. Çünkü yapay zekânın çalışma hayatını nasıl dönüştüreceğine ilişkin kararların önemli bir bölümü bugünden veriliyor. Bir şirket müşteri hizmetlerini otomatikleştirirken, bir hastane raporlama süreçlerini yapay zekâya devrederken, bir fabrikada çalışanların temposu algoritmalarla ölçülürken ya da bir yazılım şirketinde junior çalışanların yaptığı bazı işler modellere aktarılırken yalnızca yeni bir teknik araç kullanılmaya başlanmıyor. İşin nasıl yapılacağı, hangi bilginin değerli kabul edileceği, kaç kişinin çalışacağı, kimin kimden öğreneceği ve hangi insan kapasitesinin gelecekte gerekli sayılacağı da yeniden düzenleniyor.

Bu nedenle yapay zekâ karşısında emeğin konumunu yalnızca “çalışanlara ne olacak?” sorusuyla tartışmak yetersiz kalıyor. Böyle bir soru, teknolojik dönüşümün yönünün başka bir yerde belirlendiğini ve çalışanların bu dönüşüm gerçekleştikten sonra ortaya çıkan sonuçlarla karşılaşacağını peşinen kabul ediyor. Oysa yapay zekâ tartışmasının esas politik alanı, sonuçların paylaşılmasından önce teknolojik gelişmenin yönünün kim tarafından ve hangi ölçütlere göre belirlendiği yerde açılıyor.

Daron Acemoğlu’nun son dönemde yapay zekâ üzerine yürüttüğü tartışmanın önemli tarafı da burada bulunuyor. Acemoğlu, David Autor ve Simon Johnson’la birlikte yayımladığı 2026 tarihli çalışmada yapay zekânın tek bir gelişme doğrultusuna sahip olmadığını, otomasyonun bu olasılıklardan yalnızca biri olduğunu savunuyor. Yapay zekâ insan becerisini tamamlayabilir, uzmanlığı yaygınlaştırabilir veya daha önce bulunmayan insan görevleri yaratabilir. Yazarlar özellikle yeni insan görevleri yaratan teknolojilerin emek açısından daha olumlu sonuçlar doğurabileceğini ileri sürüyor; şirketlerin mevcut teşvik yapısının otomasyona aşırı ağırlık verdiğini ve vergi sistemi, kamu yatırımları, antitröst politikaları ile çalışanların bilgi ve deneyimlerinin korunması gibi araçlarla teknolojik gelişmenin yönünün değiştirilebileceğini düşünüyorlar. (nber.org)

Bu yaklaşım, yaygın “teknoloji zaten geliyor, çalışanların görevi ona uyum sağlamaktır” düşüncesinden belirgin biçimde ayrılıyor. Acemoğlu’nun Türkiye’de verdiği söyleşide Bernie Sanders üzerinden geliştirdiği eleştiri de aynı çerçevede değerlendirilebilir. Yapay zekâyı durdurmanın gerçekçi olmadığını, şirketlerin otomasyon yoluyla işçiyi üretim sürecinden çıkarıp daha sonra elde edilen kazancın bir bölümünü onunla paylaşmasının da sorunu çözmeyeceğini söylüyor. Çünkü işçi üretim sürecindeki konumunu yitiriyorsa sonradan yapılacak gelir aktarımı bu kaybı ortadan kaldırmıyor.

Üstelik Acemoğlu’nun yaklaşımı şirketleri daha sorumlu davranmaya çağırmakla sınırlı değil. Power and Progress çizgisinde Acemoğlu ve Johnson, teknolojik ilerlemenin tarih boyunca kendiliğinden ortak refaha dönüşmediğini; işçi örgütlerinin, demokratik kurumların ve sermayenin gücüne karşı oluşan toplumsal kuvvetlerin bu dönüşümde belirleyici olduğunu vurguluyorlar. Teknolojinin yönünü değiştirebilmek için örgütlü emeğin ve başka “karşı kuvvetlerin” gerekli olduğunu savunuyorlar. (shapingwork.mit.edu)

Bu nedenle Acemoğlu’na yöneltilecek eleştirinin, onun sınıf ilişkisini ya da işçi örgütlenmesini görmediği varsayımına dayanması doğru olmaz. Asıl sorun, sınıf mücadelesine liberal düzen içerisinde hangi işlevin verildiği yerde ortaya çıkıyor.

Acemoğlu’nun modelinde güçlü işçi örgütleri sermayenin teknoloji üzerindeki tek taraflı hâkimiyetini sınırlayabilir, işçi taleplerini teknoloji kararlarına taşıyabilir, devlet teşvik ve vergi sistemlerini değiştirebilir, kamusal araştırmalar başka teknolojik yönleri mümkün hale getirebilir. Bunların her biri gerçek ve önemli mücadele alanlarıdır. Fakat bu çerçevede sendikaların rolü giderek sistemde eksik olan bir “karşı ağırlık” biçiminde tanımlanır. Sermaye aşırı güç kazanmıştır; örgütlü emek bu gücü dengeler. Teknolojik gelişme yanlış bir doğrultuya girmiştir; demokratik kurumlar ve toplumsal örgütler bu doğrultuyu düzeltir. Eşitsizlik artmıştır; yeni bir güç dengesi ortak refahı yeniden mümkün kılar.

Böyle bir çerçevede antagonizma, fark edilmeden bir denge problemine çevrilebilir. Sendika, işçi sınıfının sermayeyle kurduğu tarihsel karşıtlık içerisinde ortaya çıkan bir öz örgütlenme biçimi olmaktan çıkmaz; fakat aynı zamanda liberal düzenin sürdürülebilmesi için gerekli düzeltici kurumlardan biri haline gelir. Burada liberal fantazya dediğimiz şey ortaya çıkar.

Fantazyayı gerçek dışı beklenti veya saf iyimserlik anlamında kullanmak yeterli değildir. Lacancı anlamıyla fantazya, ortadan kaldırılamayan bir çelişkinin çevresinde onunla birlikte yaşamayı mümkün kılan bir sahne kurar. Çelişki devam eder; fakat düzen, onun sonuçlarının yönetilebilir olduğu varsayımı üzerinden yeniden kurulur. Acemoğlu’nun yaklaşımında özel mülkiyet, şirketler arası rekabet, yatırım kararlarının özel işletmelerde yoğunlaşması ve kârlılığın teknolojik tercihler üzerindeki belirleyici etkisi devam eder. Buna karşılık güçlü sendikalar, kamusal yatırımlar, antitröst politikaları, yeni vergi düzenlemeleri ve demokratik denetim sayesinde teknolojinin yönünün uzun vadede işçi lehine çevrilebileceği kabul edilir.

Bu senaryonun bütünüyle olanaksız olduğunu söylemek gerekmez. Kapitalizmin tarihi, farklı güç dengelerinin farklı sonuçlar üretebildiğini gösteren örneklerle doludur. Ancak asıl problem, bu dengeleri sürekli yeniden bozan mekanizmanın kendisidir. Aynı üretimi daha az çalışanla gerçekleştiren bir teknoloji bir şirkete maliyet avantajı sağlıyorsa, rakiplerinin aynı yönde hareket etmesi ahlaki bir tercih değil rekabet ilişkilerinin sonucu haline gelir. İnsan bilgisini geliştiren, çalışanları koruyan fakat emek maliyetini azaltmayan başka bir teknoloji toplumsal olarak daha yararlı olabilir; ancak bu onun şirket açısından aynı derecede rasyonel olacağı anlamına gelmez.

Dolayısıyla kapitalist rekabeti şirketlerin yanlış davranışları toplamı olarak düşünmek mümkün değildir. Yapısal olan tam da burada ortaya çıkar. Althusser’in önemli uyarılarından biri, yapının yalnızca öznenin üzerinde duran dışsal bir baskı olmadığı, hangi tercihlerin mümkün ve makul görüneceğini de belirlediğidir. Bu nedenle sorun “iyi niyetli CEO” ya da “işçi dostu şirket” eksikliğinden ibaret değildir. Acemoğlu da bunun önemli bir bölümünü kabul eder. Ancak çözümünü hâlâ güçler arasında yeniden kurulabilecek bir denge fikrine bağlar.

Burada iki soru birbirinden ayrılmaya başlar. Birincisi sermayenin gücünün nasıl dengeleneceğidir. İkincisi ise üretimin yönünü belirleme yetkisinin neden başlangıçta sermayenin elinde olduğudur. İlk soru liberal reformun alanında kalabilir. İkinci soru ise üretim ilişkisinin siyasal niteliğini doğrudan tartışmaya açar.

Türkiye’deki yapay zekâ ve emek tartışması bu ayrımı görünür kılmak bakımından öğretici. Kamu politikalarının baskın dili “uyum” kavramı etrafında kuruluyor. İşgücünün dijital dönüşüme hazırlanması, yeni becerilerin geliştirilmesi, mesleklerin geleceğin ihtiyaçlarına uyarlanması ve dönüşüm sırasında ortaya çıkabilecek kayıpların sosyal politikalarla hafifletilmesi öne çıkıyor. 2026 yılında gerçekleştirilen Çalışma Meclisi toplantılarında da dijital dönüşüm; nitelikli işgücü, yeni beceriler, sosyal diyalog ve risklerin yönetilmesiyle birlikte ele alındı. (csgb.gov.tr)

Uyum kendi başına gereksiz bir kavram değildir. Yeni beceriler gerçekten gerekli olabilir; bazı mesleklerin yeniden tanımlanması kaçınılmaz olabilir; teknolojik dönüşüm sırasında sosyal koruma mekanizmalarının güçlendirilmesi önemli olabilir. Ancak uyum dili, dönüşümün kendisini kolayca tartışmanın dışına iter. Bir şeye uyum sağlanıyorsa, o şeyin yönünün daha önce belirlendiği varsayılır. Politikanın alanı böylece “nasıl bir dönüşüm istiyoruz?” sorusundan “gerçekleşmekte olan dönüşüme insanları nasıl hazırlayacağız?” sorusuna kayar.

Sendikal hareket ise doğal olarak başka bir noktadan başlıyor. Platform çalışanlarının işçi statüsünün tanınması, algoritmik kararların şeffaflaştırılması, kişisel verilerin korunması, otomasyondan etkilenen çalışanların sosyal güvenceye alınması ve toplu pazarlık haklarının yeni çalışma biçimlerine taşınması gibi talepler giderek daha görünür hale geliyor. Bu taleplerin önemi açıktır. Algoritmik yönetim patronu ortadan kaldırmaz; yönetim kararlarının kaynağını görünmezleştirebilir. Çalışan neden daha az vardiya aldığını, performansının neden düştüğünü veya hesabının neden kapatıldığını bilmiyorsa emek-sermaye ilişkisi ortadan kalkmış olmaz, yalnızca muhatabı bulanıklaşır.

Türkiye’de Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi’nin metal işçileri üzerine yaptığı çalışma bu bakımdan önemli bir eşiği temsil ediyor. Dijital gözetim ve algoritmik yönetimin işçiler tarafından nasıl deneyimlendiğini araştırıyor ve çalışanlardan toplanan verilerin, performans ölçütlerinin ve algoritmik değerlendirmelerin toplu pazarlığın konusu haline gelmesini savunuyor. (birlesikmetalis.org)

Burada algoritma yalnızca şirketin satın aldığı teknik araç olmaktan çıkar ve çalışma koşullarının bir parçası olarak sendikal müzakereye açılır. Ancak bu gelişme yeni bir ayrımı da görünür hale getirir. Algoritmanın nasıl kullanılacağına müdahale etmek ile hangi algoritmanın, hangi amaçla geliştirileceğine müdahale etmek aynı şey değildir. Bir üretim sürecinde hangi görevlerin otomatikleştirileceği, hangi yatırımların öncelikli hale getirileceği, verimlilik artışının daha kısa çalışma süresine mi yoksa daha düşük emek maliyetine mi dönüşeceği gibi kararlar hâlâ büyük ölçüde şirket yönetiminin doğal yetki alanı sayılmaktadır.

Tam da bu noktada sendikal mücadelenin sınırı teknoloji politikasına dönüşür. İşçi yalnızca kendisine uygulanacak algoritmanın kurallarını öğrenmekle yetinmeyip hangi teknolojinin neden kullanılacağını tartışmaya başladığında, teknolojinin sonuçlarından korunmaya çalışan bir özne olmaktan çıkarak teknolojik gelişmenin yönünü belirleme iddiasındaki siyasal bir özne haline gelir.

Türkiye’deki başka tartışmalar bu eşiğe farklı yollardan yaklaşıyor. TMMOB’nin 2026’da TBMM Yapay Zekâ Komisyonu raporuna yönelttiği eleştiri, yapay zekânın yalnızca verimlilik, maliyet azaltma ve rekabet gücü üzerinden ele alınmasına karşı çıkarak emek süreçlerini, mesleki özerkliği ve kamu yararını tartışmanın merkezine yerleştirmeyi öneriyor. (bmo.org.tr) CHP’nin daha önce gerçekleştirdiği Dijital Emek Çalıştayı’nda çalışma süresinin azaltılması, kamusal planlama, platform çalışanlarının hakları ve verinin kolektif denetimi gibi başlıklar tartışılmıştı. (chp.org.tr) TİP’in programı ise teknolojik birikimin özel mülkiyet altında sermayenin çıkarları doğrultusunda kullanılmasını doğrudan sorunlaştırarak tartışmayı mülkiyet ilişkisine kadar götürüyor. (tip.org.tr)

Bu yaklaşımlar elbette aynı siyasal hatta ait değildir. Ancak birlikte düşünüldüklerinde Türkiye’deki tartışmanın çeşitli eşikleri görülebilir: teknolojik dönüşüme uyum sağlamak; dönüşümün sonuçlarına karşı hak üretmek; algoritmayı toplu pazarlığa açmak; teknolojiyi kamusal denetime açmak ve nihayet teknolojinin mülkiyet ilişkisini tartışmak. Bu sıralama bir ilericilik cetveli değildir. Her aşamada farklı bir sorun görünür hale gelirken başka bir soru ertelenebilir.

Örneğin “kamusal denetim” tek başına yeterince açık bir ifade değildir. Devlet, uzmanlar, meslek örgütleri, sendikalar, çalışanlar ve kullanıcılar farklı türlerde denetim mekanizmaları kurabilirler. Fakat alınmış bir kararı denetlemek ile kararın üretildiği yerde bulunmak arasında önemli bir fark vardır. Teknolojik gelişmenin politik niteliği ancak bu ayrım açık hale geldiğinde görünür olur.

Yapay zekâ tartışmasının daha az konuşulan başka bir boyutu ise, bu müdahaleyi gerçekleştirecek kolektif öznenin nasıl oluşacağıdır. Sendikalardan, örgütlü emekten ve işçinin sesinden söz ederken işçi sınıfının örgütlenme kapasitesini hazır ve tükenmez bir kaynak gibi varsaymak kolaydır. Oysa kolektif örgütlenmenin kendisinin de maddi koşulları vardır.

Sanayi kapitalizminin fabrikası yalnızca üretimin gerçekleştiği mekân değildi. Aynı zamanda çalışanların birbirleriyle karşılaştığı, bilgiyi birbirlerinden devraldığı, aynı yöneticinin kararlarına maruz kaldığı, ortak bir iş ritmini ve baskıyı deneyimlediği bir alandı. Fabrikayı romantikleştirmek için hiçbir neden yoktur; disiplin, sömürü ve hiyerarşi de tam olarak aynı mekânda örgütlenmiştir. Ancak işçilerin ortak bir deneyim üretmesinin maddi koşulları da burada ortaya çıkmıştır. Sendika bu deneyimin üzerine dışarıdan eklenmiş bir fikir değil, bu ilişkilerin içerisinden doğabilen bir örgütlenme biçimidir.

Yapay zekâ ve dijital çalışma bu karşılaşma biçimlerini de değiştirmektedir. Platform çalışanı aynı işi yapan diğer çalışanlarla hiçbir zaman karşılaşmayabilir. Uzaktan çalışanların ortak işyeri deneyimi zayıflayabilir. Algoritmik yönetim çalışanları birbirinden bağımsız performans birimlerine çevirebilir. İşyerindeki bilgi insanlar arasındaki ilişkilerde değil, giderek şirketin modellerinde ve yazılım sistemlerinde birikebilir.

Junior–senior ilişkisi bu dönüşümü görmek için özellikle açıklayıcı bir örnektir. Bir junior yazılımcı daha önce senior bir çalışana soracağı soruların önemli bölümünü bugün bir modele yöneltebilir. İlk bakışta bu, emeği güçlendiren bir teknolojidir: çalışan daha hızlı öğrenir, daha fazla işi tek başına gerçekleştirebilir. Ancak şirket bu verimlilik artışını daha az çalışanla aynı çıktıyı üretmek için kullanırsa süreç başka bir biçim kazanır. Junior sayısı azalabilir, senior ihtiyacı düşebilir ve bu iki grup arasındaki öğrenme ilişkisi giderek model aracılığıyla kurulmaya başlayabilir.

Kısa vadede şirket açısından son derece başarılı görünen bu dönüşüm, uzun vadede mesleğin kendi yeniden üretim kanalını daraltabilir. Juniorın yalnızca yaptığı iş değil, yetişme biçimi de değişir. Bilgi çalışanlar arasında dolaşan toplumsal bir ilişki olmaktan çıkarak sistem içinde merkezileşebilir. Böylece verimlilik artışı ile öğrenme kapasitesinin artışı birbirinden ayrılabilir.

Bu nokta Acemoğlu’nun önerdiği “karşı kuvvetler” fikrine yeniden dönmeyi gerekli kılıyor. Teknolojinin yönünü değiştirebilmek için güçlü işçi örgütlerine ihtiyaç varsa, mevcut teknolojik dönüşümün bu örgütlerin oluşmasını sağlayan maddi koşulları nasıl etkilediğini de sormak gerekir. Yapay zekâ emeği yalnızca ikame etmiyor olabilir; işçilerin birbirlerini buldukları, birbirlerinden öğrendikleri ve ortak bir deneyim geliştirdikleri alanları da yeniden düzenliyor olabilir.

Burada liberal reformun daha derindeki varsayımlarından biri görünür hale gelir: işçi sınıfının kolektif kapasitesinin gerektiğinde yeniden ortaya çıkabileceği düşüncesi. Sermaye iş süreçlerini bireyselleştirebilir, çalışma mekânlarını parçalayabilir, bilgiyi merkezileştirebilir ve çalışanların birbirleriyle ilişkisini zayıflatabilir; buna rağmen kritik anda örgütlü emeğin yeniden ortaya çıkarak sermayeyi dengelemesi beklenebilir. Oysa karşı kuvvet de kendiliğinden mevcut değildir. Onun da zamanı, mekânı, karşılaşmaları ve ortak dili vardır.

Bu nedenle yapay zekâ karşısında emeğin taleplerini yalnızca iş güvencesi, ücret, yeniden eğitim veya algoritmik şeffaflık başlıklarına indirgemek yetersizdir. Bunların her biri önemli olabilir, ancak hiçbiri tek başına teknolojinin yönünün kim tarafından belirlendiği sorununu çözmez. Yeniden eğitim bile paradoksal biçimde çalışanı teknolojik dönüşümün öznesi değil, her yeni dönüşümden sonra yeniden uyarlanması gereken bir nesne konumunda tutabilir.

Başlangıç noktası, teknolojinin topluma dışarıdan gelen bir doğa olayı olmadığının kabul edilmesi olabilir. Yapay zekâ belirli şirketlerde, belirli yatırımlarla, belirli mülkiyet ilişkileri içinde ve belirli amaçlarla geliştiriliyor. Bazı işleri değerli, bazılarını gereksiz hale getiriyor; bazı bilgi biçimlerini merkezileştiriyor; bazı insan ilişkilerini güçlendirirken bazılarını ortadan kaldırıyor. Bu nedenle emeğin yapay zekâ karşısındaki talebi yalnızca dönüşümün sonuçlarından korunmakla sınırlı kalamaz. Teknolojik dönüşümün kendisini toplumsal kararın konusu haline getirmek zorundadır.

Bu noktada Acemoğlu’nun yaklaşımı bir karşıt olmaktan çok önemli bir eşik oluşturuyor. Teknolojinin yönünün kaçınılmaz olmadığını gösteriyor ve işçi örgütlerinin bu yön üzerinde etkili olması gerektiğini savunuyor. Fakat bu soru sonuna kadar götürüldüğünde liberal dengenin sınırları da görünür hale geliyor. Eğer teknolojinin yönü politik olarak belirlenebiliyorsa, üretimin yönünü belirleme hakkının neden şirket yönetiminin doğal yetkisi olarak kabul edildiği de tartışılmalıdır. Eğer güçlü işçi örgütlerine ihtiyaç varsa, bu örgütlerin hangi toplumsal ilişkiler içinde yeniden üretileceği de sorulmalıdır.

Böyle bakıldığında yapay zekâ çağında emeğin temel problemi yalnızca makinelerin hangi işleri devralacağı değildir. Öğrenmenin, karşılaşmanın, bilginin, çalışma zamanının ve karar verme kapasitesinin kimler arasında nasıl dağıtılacağıdır. İşçi yalnızca kendisine ayrılacak payı değil, bu dağılımın nasıl kurulacağını da tartışmanın konusu haline getirdiğinde yapay zekâ meselesi teknolojik uyum politikasının sınırlarını aşar.

O zaman emeğin talebi de başka bir biçim kazanır: kendi geleceğinin yalnızca sonuçlarından pay istemek değil, o geleceğin üretimine katılmak.

İlgili

Etiketler: algoritmik yönetimçalışma hayatıDaron Acemoğludijital emekemekişçi sınıfıotomasyonsendikalarsınıf mücadelesiteknolojiyapay zekâ

Menü

  • Künye
  • Sıkça Sorulduğu İddia Edilen Sorular
  • İletişim

Son Yazılar

Pencere kenarında yarım kalmış işlerin başında oturan kişi.

Canımız Neden Sıkılır?

Masadaki telefondan yanıt bekleyen bir kişi.

Bir Şeyi Hissetmek, Nedenini Bilmek midir?

Uzun bir üretim hattında tek başına çalışan işçiyi gösteren siyah-beyaz belgesel fotoğraf.

Yabancılaşma: Genç Marx’ın Problemi

Yapay zekâ destekli otomasyon sistemi karşısında çalışan fabrika işçisi

Yapay Zekâ Karşısında İşçi Ne İstemeli?

Kategoriler

  • 00 — Ön Okuma
  • 03 — Duygu, Dikkat ve Gündelik Deneyim
  • 05 — Evren, Madde ve Yaşam
  • 10 — Tarihsel Materyalizm ve Ekonomi Politik
  • Defterler
  • Ders Notları
  • Dijital Özne
  • Kavramlar
  • Kültür ve Estetik
  • Seyir Dairesi
  • Toplum ve İktidar
  • Yöntem Notları

Etiket

Althusser Ayvalık Akademisi Bağlam Borcu ders notları ekonomi politik emek Evren ideoloji kapitalizm Karl Marx Lacan madde Marx sınıf tarihsel materyalizm toplumsal ilişkiler yapay zekâ yaşam özne üretim ilişkileri
  • Akademi
  • Müfredat
  • Künye
  • Sıkça Sorulduğu İddia Edilen Sorular
  • Çerez Politikası (AB)
  • Gizlilik Politikası
  • İletişim

2026 Ayvalık Akademisi

Hoşgeldiniz Back!

Aşağıdan hesabınıza giriş yapın

Şifrenizi mi unuttunuz?

Şifrenizi yenileyin

Şifrenizi sıfırlamak için kullanıcı adınızı veya e-posta adresinizi girin.

Giriş Yap
Onayı Yönet
En iyi deneyimleri sunmak için, cihaz bilgilerini saklamak ve/veya bunlara erişmek amacıyla çerezler gibi teknolojiler kullanıyoruz. Bu teknolojilere izin vermek, bu sitedeki tarama davranışı veya benzersiz kimlikler gibi verileri işlememize izin verecektir. Onay vermemek veya onayı geri çekmek, belirli özellikleri ve işlevleri olumsuz etkileyebilir.
Fonksiyonel Her zaman aktif
Teknik depolama veya erişim, abone veya kullanıcı tarafından açıkça talep edilen belirli bir hizmetin kullanılmasını sağlamak veya bir elektronik iletişim ağı üzerinden bir iletişimin iletimini gerçekleştirmek amacıyla meşru bir amaç için kesinlikle gereklidir.
Tercihler
Teknik depolama veya erişim, abone veya kullanıcı tarafından talep edilmeyen tercihlerin saklanmasının meşru amacı için gereklidir.
İstatistik
Sadece istatistiksel amaçlar için kullanılan teknik depolama veya erişim. Sadece anonim istatistiksel amaçlar için kullanılan teknik depolama veya erişim. Mahkeme celbi, İnternet Hizmet Sağlayıcınızın gönüllü uyumu veya üçüncü bir taraftan ek kayıtlar olmadan, yalnızca bu amaçla saklanan veya alınan bilgiler genellikle kimliğinizi belirlemek için kullanılamaz.
Pazarlama
Teknik depolama veya erişim, reklam göndermek için kullanıcı profilleri oluşturmak veya benzer pazarlama amaçları için kullanıcıyı bir web sitesinde veya birkaç web sitesinde izlemek için gereklidir.
  • Seçenekleri yönet
  • Hizmetleri yönetin
  • {vendor_count} satıcılarını yönetin
  • Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Tercihleri görüntüle
  • {title}
  • {title}
  • {title}
Sonuç Bulunamadı
Tüm Sonuçları Gör
  • Akademi
  • Ders Notları
    • Ön Okuma
    • Duygu, Dikkat ve Gündelik Deneyim
    • Evren, Madde ve Yaşam
    • Tarihsel Materyalizm ve Ekonomi Politik
  • Yöntem Notları
  • Defterler
    • Dijital Özne
    • Kültür ve Estetik
    • Toplum ve İktidar
  • Kavramlar
  • Seyir Dairesi

2026 Ayvalık Akademisi

Ayvalık Akademisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin