Pazar öğleden sonra. Yapılması gereken acil bir iş yok. Evde birkaç kitap var, televizyonda yüzlerce içerik, telefonda mesajlar, sosyal medya, oyunlar, haberler. İstenirse dışarı çıkılabilir, kahve yapılabilir, bir film açılabilir. Yine de insan koltukta oturup birkaç dakika sonra telefonu eline alıyor, uygulamalar arasında dolaşıyor, hiçbirinde uzun süre kalamıyor ve sonunda aynı cümleyi söylüyor: “Canım sıkılıyor.”
İlk bakışta tuhaf bir durumdur. Yapacak hiçbir şey olmadığı için sıkıldığımızı düşünürüz ama çoğu zaman yapılabilecek şeylerin sayısı az değildir. Hatta günümüzde sorun bazen tam tersidir: Önümüzde gereğinden fazla seçenek vardır. Film seçemeyiz, ne okuyacağımıza karar veremeyiz, hangi arkadaşımıza yazacağımızı düşünürüz, birkaç dakika bir videoya bakıp diğerine geçeriz. Nesneler vardır fakat hiçbirisi bizi gerçekten kendine çekmez.
Bu yüzden can sıkıntısını yalnızca “yapacak bir şey bulamamak” diye açıklamak yeterli olmaz. Asıl soru şudur: Bir insanın önünde birçok şey bulunduğu halde neden hiçbirisi yapılmaya değer görünmez?
Boş zaman her zaman özgür zaman değildir
Gündelik hayatta zamanımızın önemli bölümü önceden örgütlenmiştir. İşe gidilecek saat, ders, toplantı, yemek, alışveriş, çocuk bakımı, ulaşım, ev işleri, randevular… Ne yapılacağı çoğu zaman daha biz düşünmeden belirlenmiştir. Sabah alarm çalar ve gün kendiliğinden başlamaz; bir programa gireriz.
Bu program yorucu olabilir. İnsan hafta boyunca “Bir boş günüm olsa hiçbir şey yapmayacağım” diye düşünebilir. Fakat beklenen boşluk geldiğinde garip bir şey ortaya çıkar. Ne yapacağını belirleyen dış düzen ortadan kalkmıştır ama onun yerine hemen başka bir istek gelmez.
Saat üçtür. Hiçbir yere yetişmek gerekmiyordur. Kimse sizden bir şey istemiyordur. Tam da özlediğiniz şey gerçekleşmiştir: zaman size aittir.
Fakat o zamanla ne yapılacağı belli değildir.
Burada boş zaman ile özgür zaman arasında bir fark açılır. Bir sürenin işten veya zorunluluktan arınmış olması, kişinin o zamanı kendi arzusu doğrultusunda kullanabildiği anlamına gelmez. İnsan bazen ancak ne yapması gerektiği söylendiği sürece hareket edebildiğini fark eder. Dışarıdaki program ortadan kalkınca kendi isteğinin ne olduğunu duymak kolaylaşmaz; tersine, belirsizlik daha görünür hale gelebilir.
Bu yüzden can sıkıntısı bazen zamanın boşalmasından çok, zamanın üzerinde kurulu olan yönlendirmenin ortadan kalkmasıyla ortaya çıkar.
Hafta içinde “vaktim yok” diye düşünürüz. Hafta sonunda vakit geldiğinde ise başka bir sorunla karşılaşırız: Vakit vardır ama onu dolduracak istek kendiliğinden ortaya çıkmaz.
Can sıkıntısı faaliyet eksikliği değildir
Bir insan üç saat boyunca çok yoğun çalışırken sıkılabilir. Başka biri hiçbir şey yapmadan denize bakarken sıkılmayabilir. Demek ki sıkıntının ölçüsü yapılan işin miktarı değildir.
Tekrarlayan bir büro işini düşünelim. Ekranda sürekli benzer bilgileri kontrol ediyorsunuz, aynı kutuları işaretliyor, aynı belgeleri başka klasörlere taşıyorsunuz. Yapacak iş vardır; hatta yetişmeyecek kadar çok iş olabilir. Yine de canınız sıkılır.
Burada sorun boşluk değil, yaptığınız şey ile ona verebildiğiniz anlam arasındaki kopukluktur.
Bir faaliyet insanın dikkatini kullanabilir ama ilgisini çekmeyebilir. Zamanını doldurabilir ama arzusuna değmeyebilir. Beden orada olabilir, gözler ekrana bakabilir, eller çalışabilir; yine de yapılan şey kişinin kendi hareketi gibi hissedilmeyebilir.
Can sıkıntısının çalışma hayatında sık görülmesinin bir nedeni budur. Yapılan işin sonucuyla, amacıyla veya kararlarıyla ilişki kurulamıyorsa faaliyet giderek yalnızca geçirilmesi gereken zamana dönüşebilir. Saatin ilerleyişi belirginleşir. İnsan yaptığı şeye değil, işin ne zaman biteceğine bakmaya başlar.
Bunun tersi de mümkündür. Bir marangoz saatlerce aynı parçayı zımparalayabilir, bir çocuk aynı oyunu defalarca oynayabilir, bir müzisyen aynı birkaç ölçüyü tekrar tekrar çalışabilir. Dışarıdan bakıldığında tekrar vardır ama sıkıntı olmayabilir. Çünkü tekrarın içinde kişinin takip ettiği bir fark bulunur. Bir yüzey biraz daha düzgünleşir, hareket biraz daha iyi yapılır, oyun her seferinde başka bir yere gider.
Sıkıntıyı belirleyen yalnızca tekrar değildir. Tekrarın özne için herhangi bir fark üretip üretmediğidir.
“Bir şey yapmalıyım” duygusu nereden gelir?
Canımız sıkıldığında çoğu zaman hareketsizlikten hemen rahatsız oluruz. Telefonu alırız, mutfağa gideriz, buzdolabını açarız, bir şey izleriz, başka bir uygulamaya geçeriz. Sanki boş bırakılan birkaç dakika mutlaka doldurulmalıdır.
Bu alışkanlık yalnızca bireysel bir sabırsızlıktan doğmaz. Yaşadığımız çevre boş zamanı sürekli kullanılabilir bir alan olarak düzenler. Dinlenirken bile bir şey tüketebiliriz. Bir dizi izleyebilir, podcast dinleyebilir, mesajlara cevap verebilir, alışveriş sitelerine bakabilir, bir kursa başlayabilir, egzersiz yapabilir, kendimizi geliştirebiliriz.
Boşluk kolayca bir eksiklik gibi görünmeye başlar.
Bir süre hiçbir şey yapmadan oturmak, sadece zaman geçirmek değil, “zamanı boşa harcamak” olarak hissedilebilir. Böylece üretkenlik ölçüsü çalışma saatlerinin dışına taşar. İnsan işten çıkmıştır ama zamanını hâlâ verimli kullanması gerektiğini düşünebilir.
Bu noktada can sıkıntısıyla mücadele etmek için önümüze çok büyük bir pazar çıkar. Neredeyse her boş an için hazır bir nesne vardır. Telefon özellikle bunun için kusursuz bir aygıttır. Birkaç saniyelik boşluk oluştuğunda bile hemen kullanılabilir.
Otobüs beklerken.
Asansörde.
Bir arkadaş tuvalete gittiğinde.
Yemek gelene kadar.
Uyumadan hemen önce.
Bu küçük aralıkların tamamı doldurulabilir.
Fakat burada garip bir sonuç ortaya çıkar. Can sıkıntısını ortadan kaldıracak nesnelerin çoğalması, sıkılma kapasitemizi mutlaka azaltmaz. Bazen tam tersine, dikkatin sürekli kısa uyaranlarla beslenmesi, daha yavaş başlayan faaliyetleri çekilmez hale getirebilir. Bir kitabın ilk on sayfası, yürüyüşün ilk dakikaları, bir sohbetin açılması, bir filmi beklemek giderek fazla zaman istiyor gibi gelebilir.
Sorun telefonu suçlamak değildir. Telefon belirli bir ihtiyacı karşılar çünkü o ihtiyaç zaten vardır: Boşlukla karşılaşmama isteği. Teknoloji bu isteği üretmekle kalmaz; onu kullanır, hızlandırır ve örgütler.
Bazen hiçbir şey istememek değil, ne istediğini bilememektir
Can sıkıntısında sık rastlanan bir cümle şudur:
“Bir şey yapmak istiyorum ama ne yapmak istediğimi bilmiyorum.”
Bu cümle ilk bakışta çelişkili görünür. Bir şey istiyorsak ne istediğimizi de bilmemiz gerekmez mi?
Her zaman değil.
İstek çoğu zaman hazır bir nesneyle başlamaz. “Şu filmi izlemek istiyorum” dediğimizde iş kolaydır. Nesne bellidir. Fakat bazen daha belirsiz bir hareket vardır: Evde durmak istemiyoruz ama nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Birileriyle görüşmek istiyoruz ama kimi görmek istediğimiz belli değil. Bir şey okuyasımız var ama hiçbir kitap doğru kitap gibi görünmüyor.
Burada can sıkıntısı, arzunun yokluğu olmaktan çok arzunun nesnesini bulamaması olarak düşünülebilir.
Önümüzde duran şeylerin hiçbiri “o şey” değildir.
Bu yüzden sıkılan kişiye daha fazla seçenek sunmak her zaman işe yaramaz. “Film izle, yürüyüşe çık, kitap oku, arkadaşını ara” denildiğinde bunların hepsinin mümkün olduğunu zaten biliyor olabilir. Sorun faaliyet listesinin kısa olması değildir. Bu faaliyetlerden hiçbirinin o anda kişiyi çağırmamasıdır.
Lacan’ın arzu üzerine yaptığı ayrım burada yararlı hale gelir. İstek her zaman belirli bir ihtiyacın doğrudan karşılığı değildir. Açsak yemek yeriz ve açlık bir süreliğine giderilebilir. Fakat insanın bütün istekleri böyle kapanmaz. Bir nesneye yöneliriz, onu elde ederiz, sonra başka bir şey isteriz. Arzu tek bir nesne tarafından kesin olarak tamamlanmaz.
Can sıkıntısı bazen bu hareketin görünür olduğu anlardan biridir. Normalde nesneler arasında dolaşırken fark etmediğimiz bir boşluk belirginleşir: Aslında hiçbir nesne bizi sürekli olarak tamamlamıyordur.
Bu durumun hemen çözülmesi gerekmez. Fakat genellikle onu çok hızlı kapatmaya çalışırız.
Sıkılmaya kimin zamanı vardır?
Can sıkıntısı hakkında konuşurken herkesin aynı tür boş zamana sahip olduğunu varsaymak da yanıltıcı olur.
Bir insan “hafta sonu ne yapacağını bilemediği” için sıkılırken başka biri hafta sonunu ikinci işinde geçiriyor olabilir. Bir başkasının boş zamanı çocuk, yaşlı veya hasta bakımıyla doludur. Bazıları gün boyunca iş bekler ama gelir elde edemez; bazıları çalışmadığı zaman kendisini güvende hissetmez. İşsiz birinin saatlerce boş olması, rahat bir serbest zaman yaşadığı anlamına gelmez.
Zaman yalnızca saatlerle ölçülen nötr bir kaynak değildir.
Kimin zamanının kendisine ait olduğu, kimin kesintiye uğrayabildiği, kimin dinlenebildiği, kimin sürekli hazır bulunması gerektiği toplumsal olarak farklılaşır. Aynı “boşluk” farklı insanlar için bambaşka deneyimler üretebilir.
Maddi güvencesi olan biri için boş bir öğleden sonra dinlenme imkânı olabilir. Ertesi ay kirasını nasıl ödeyeceğini düşünen biri için aynı saatler bekleyişe dönüşebilir. Evde hiçbir işi olmadığını söyleyen birinin rahatlığı, aynı evde görünmeyen bakım işlerini yapan başka birinin emeğine dayanabilir.
Bu yüzden can sıkıntısını yalnızca insan zihninin evrensel bir özelliği olarak ele almak eksik kalır. Hangi zamanın boş sayıldığı ve bu boşluğun nasıl yaşandığı, hayatın nasıl örgütlendiğiyle yakından ilişkilidir.
Bir toplum çalışma zamanını düzenlerken aynı zamanda dinlenmenin ve eğlenmenin biçimlerini de üretir. İşten sonra ne yapılacağı, tatilin nasıl geçirileceği, eğlencenin hangi ürünlerden oluşacağı bütünüyle kişisel tercihler alanında oluşmaz.
Can sıkıntısı bu yüzden bazen kişisel bir duygu gibi görünürken çok daha geniş bir zaman düzenini açığa çıkarabilir.
Belki sorun boşluk değildir
Pazar öğleden sonrasına geri dönelim. Telefon hâlâ elde. Bir uygulamadan diğerine geçilmiş, iki video yarıda bırakılmış, bir film açılıp kapatılmış. Yapılabilecek şeyler tükenmiş değildir. Hatta seçenekler ilk baştakinden daha fazladır.
Ama hâlâ can sıkılıyordur.
Bu durumda “Kendime bir uğraş bulmalıyım” demek mümkün. Bazen gerçekten de çözüm bu kadar basittir. İnsan hareket ettiğinde, dışarı çıktığında veya bir işe başladığında sıkıntı kaybolabilir.
Fakat her can sıkıntısını faaliyet eksikliğine indirgersek daha ilginç bir soruyu kaçırırız.
Belki kişinin ihtiyacı daha fazla şey yapmak değildir.
Belki önünde duran şeylerle neden ilişki kuramadığını anlamaktır.
Can sıkıntısı bazen dünyanın boş olduğunu değil, mevcut dünyanın o anda bize herhangi bir yön göstermediğini hissettirir. İş vardır ama yapılmaya değer görünmez. Eğlence vardır ama çekmez. İnsanlar vardır ama kimseyle görüşmek istemeyiz. Zaman vardır ama neye ayrılacağını bilemeyiz.
Bu nedenle “Canım sıkılıyor” cümlesi her zaman “Yapacak hiçbir şeyim yok” anlamına gelmez.
Bazen daha doğru soru şudur:
Yapılabilecek bu kadar çok şey varken neden hiçbiri şu anda benim için yapılmaya değer görünmüyor?


