Ayvalık Akademisi
  • Akademi
  • Ders Notları
    • Ön Okuma
    • Tarihsel Materyalizm ve Ekonomi Politik
  • Defterler
    • Dijital Özne
    • Kültür ve Estetik
    • Toplum ve İktidar
  • Kavramlar
  • Seyir Dairesi
  • Akademi
  • Ders Notları
    • Ön Okuma
    • Tarihsel Materyalizm ve Ekonomi Politik
  • Defterler
    • Dijital Özne
    • Kültür ve Estetik
    • Toplum ve İktidar
  • Kavramlar
  • Seyir Dairesi
No sonuç
Tümünü Gör sonuç
Ayvalık Akademisi
No sonuç
Tümünü Gör sonuç

Cam Neden Şeffaftır?

Yazan: Ertuğrul Söyler
Kayıt yeri: Defterler

Fotondan Kırmızıya, Kırmızıdan Gösterene

Camın neden şeffaf olduğunu sormak, ilk bakışta oldukça sıradan bir fizik sorusudur. Camın arkasındaki nesneyi görürüz; taşın arkasındakini göremeyiz. Gündelik sezgi hemen bir açıklama üretir: Herhalde camın yapısında ışığın geçebileceği boşluklar vardır, taş ise daha sıkı ve kapalıdır. Fakat atomik ölçekte bu açıklama pek işe yaramaz. Cam da taş da atomlardan oluşur. Üstelik ışık, atomların arasından yol bulan küçücük bir bilye değildir. Saydamlığın nedeni maddenin “daha boş” olması değil, elektromanyetik ışınımla nasıl etkileştiğidir.

Görünür ışığın enerjisi camdaki elektronlarla karşılaştığında, çoğu durumda fotonların soğurulmasına yol açacak uygun elektronik geçişleri oluşturmaz. Işığın önemli bir bölümü bu nedenle malzeme içinde yayılmayı sürdürür. Bir kısmı yansır, bir kısmı saçılır, çok küçük bir kısmı soğurulabilir; fakat cam dediğimiz malzemenin görünür ışık karşısındaki davranışı, onu bizim için saydam kılar. Taş ise çoğu zaman farklı minerallerden, kristal tanelerinden, çatlaklardan ve düzensizliklerden oluştuğu için ışığı sürekli saçar. Nitekim “taş” dediğimiz şey yeterince saf ve düzenli olduğunda o da saydamlaşabilir: kuvars, kalsit ya da elmas bunun sıradan örnekleridir.

Daha ilk adımda gündelik bir özdeşlik çözülmeye başlar: Madde ile opaklık aynı şey değildir. Sert olmak, ışığı geçirmemek anlamına gelmez. Saydam olmak da maddesiz olmak anlamına gelmez.

Fakat soru burada kalmaz. Işığın camdan geçtiğini söylediğimizde, “geçen şey” nedir?

Okul kitaplarının öğrettiği en kullanışlı cevap fotondur. Fakat fotonu küçücük bir ışık tanesi gibi düşünmeye başladığımız anda başka sorunlar çıkar. Bir foton madde tarafından soğurulduğunda, atomun içinde saklanan küçük bir nesneye dönüşmez. Foton olarak varlığı sona erer; taşıdığı enerji ve momentum başka bir sisteme aktarılır. Enerji elektronları uyarabilir, daha sonra moleküler veya kristal titreşimlere dağılarak ısıya dönüşebilir ya da başka bir elektromanyetik yayımın parçası olabilir. Sonradan yayılan foton da “aynı fotonun geri çıkması” değildir.

Burada ikinci özdeşlik çözülür: Parçacık ile küçük cisim aynı şey değildir.

Foton vardır; fakat bir taşın, bir bilyenin ya da masanın var olduğu biçimde var değildir. Kuantum alan teorisinin diliyle elektromanyetik alanın bir kuantum uyarımıdır. Oluşabilir, yayılabilir ve bir etkileşim sırasında sona erebilir. Onu anlamak için gündelik nesne fikrimizi biraz gevşetmek zorunda kalırız.

Tam bu noktada renk meselesi ortaya çıkar. Çünkü fotonları düşünmeye başladığımızda “kırmızı nesne” dediğimiz şey de eskisi kadar basit görünmemeye başlar.

Bir kazak kırmızıdır deriz. Domates kırmızıdır. Televizyonda kırmızı bir araba görürüz. Bu cümlelerde kırmızılık sanki nesnenin içinde bulunan, ağırlık ya da şekil gibi doğrudan ona ait bir özellikmiş gibi davranır. Fakat fiziksel düzeyde karşımızda bundan farklı bir süreç vardır. Bir yüzey belirli dalga boylarını soğurur, bazılarını yansıtır; göze ulaşan elektromanyetik dağılım retinadaki koni hücrelerini belirli oranlarda uyarır ve sinir sistemi bu farklardan bir renk deneyimi üretir.

Nesnenin içinde “kırmızı” adı verilen bir madde bulunmaz.

Bu elbette renklerin hayal olduğu anlamına gelmez. Daha dikkatli bir şey söylemek gerekir: Rengin fiziksel koşulları dış dünyadadır; fakat kırmızının kırmızı gibi görünmesi, bu fiziksel koşullar ile görsel sistem arasındaki ilişkide ortaya çıkar.

John Locke’un birincil ve ikincil nitelikler arasında yaptığı eski ayrım burada yeniden hatırlanabilir. Renk, ses ve tat gibi nitelikler, nesnenin şekli ya da uzamsal büyüklüğüyle aynı anlamda nesnenin içinde duran basit özellikler değildir. Daha sonra renk felsefesi bu ayrımı çok daha karmaşık hale getirmiş olsa da problem hâlâ tanıdıktır: “Kırmızı” dediğimiz şey tam olarak nerede bulunmaktadır?

Televizyon bu sorunun neredeyse kaba bir gösterisidir. Ekran milyonlarca renk gösteriyor gibi görünür; oysa çoğu ekran bunu üç temel ışık kanalının farklı oranlarda uyarılmasıyla yapar: kırmızı, yeşil ve mavi. Üstelik fiziksel olarak birbirinden farklı ışık tayfları gözümüzde aynı renk deneyimini oluşturabilir. Başka bir deyişle dış dünyada aynı olmayan iki elektromanyetik durum bizim için aynı “sarı” olabilir.

Televizyon burada bir sahtekârlık yapmaz. Tam tersine, gündelik görmenin nasıl çalıştığını açığa vurur. Dünya bize renkleri hazır paketler halinde göndermemektedir. Görsel sistem dışarıdaki farkları işler ve bir renk dünyası kurar.

Fakat bundan daha rahatsız edici bir soru çıkar: Benim kırmızımla senin kırmızının aynı olduğunu nereden biliyoruz?

Felsefede “ters çevrilmiş spektrum” adı verilen eski düşünce deneyi tam da buradan hareket eder. Benim kırmızı olarak deneyimlediğim şeyin senin iç dünyanda benim “mavi” dediğim şeye benzemesi, fakat ikimizin de çocukluğumuzdan beri aynı domatese “kırmızı” demeyi öğrenmiş olması mümkün müdür? İkimiz de trafik ışığında durur, aynı boya kutusunu seçer, aynı kartları aynı gruba koyarız. Davranışlarımız bütünüyle uyuşabilir. Buna rağmen öznel deneyimlerimizin birebir aynı olduğunu doğrudan karşılaştıramayız.

Bu ihtimalin gerçekten gerçekleştiğini söylemek için elimizde bir neden yoktur. İnsan görme sistemlerinin ortak biyolojik yapısı, deneyimlerimizin bütünüyle rastgele farklılaşmasını da pek olası kılmaz. Fakat düşünce deneyi başka bir şeyi görünür hale getirir:

Aynı kırmızıyı gördüğümüzü bilmiyoruz.

Aynı yerde “kırmızı” dediğimizi biliyoruz.

Burada fizik sorusu yavaşça dil sorununa dönüşmeye başlar.

Ludwig Wittgenstein’ın renk üzerine notlarında bu geçişin güçlü bir öncülü bulunur. Wittgenstein, “saydam beyaz” gibi ilk bakışta fiziksel görünen sorular üzerinden renk kavramlarının yalnızca optiğe değil, kullanım kurallarına ve dilin gramerine de bağlı olduğunu gösterir. “Aynı renk”, “daha açık”, “saydam”, “beyaz” gibi ifadeler yalnızca dış dünyadaki fiziksel niceliklerin etiketleri değildir; belirli bir dilsel düzen içinde anlam kazanırlar.

Fakat burada Wittgenstein’dan biraz başka bir yola sapabiliriz.

Bir çocuk düşünelim. Önüne ilk kez belirgin bir renk konuluyor. Çocuk bir şey görüyor. Henüz bunun ne olduğunu bilmiyor. Deneyim var; fakat onu ortak dünyanın içinde tutacak bir ad henüz yok. Çocuk gördüğü şeyi tarif etmeye zorlanırsa belki sonsuza kadar konuşması gerekecek gibidir: şöyle ama tam böyle değil, biraz daha sıcak, biraz daha koyu, ışık gelince değişiyor, diğerinden farklı ama farkın ne olduğunu bilmiyorum…

Bir şey oluyor ve anlatılamadığı ölçüde çoğalıyor.

Sonra karşısındaki yetişkin durduruyor:

“Bu kırmızı.”

Ve tuhaf biçimde mesele sakinleşiyor.

Burada “kırmızı” sözcüğü çocuğa gördüğü şeyin fiziksel açıklamasını vermemiştir. Elektromanyetik dalga boylarından, koni hücrelerinden veya sinirsel işlemlerden hiçbir şey söylememiştir. Hatta deneyimin kendisini bile tarif etmemiştir.

Yaptığı şey başka bir şeydir.

Kesmiştir.

Adlandırılmamış deneyimin bitmek bilmeyen tarif ihtiyacını bir noktada durdurmuştur. Artık çocuk her karşılaşmasında gördüğü şeyi baştan sona anlatmak zorunda değildir. “Kırmızı” der. Karşısındaki de nereye bakacağını bilir.

Belki dilin en temel işlevlerinden biri burada bulunur. Dil yalnızca dünyayı tarif etmez; dünyayı taşınabilir parçalara böler.

Kelimeler olanın fokurdamasını engelliyor gibidir.

Daha doğrusu fokurdamayı yok etmezler. Üzerine bir kapak koyarlar.

Altında görülen şey, duyulan şey, hissedilen şey bütün fazlalığıyla durmaya devam eder. Fakat gösteren onu bir yere tutturur. Artık deneyimin tamamını yeniden üretmek zorunda değilizdir. “Kırmızı”, “acı”, “ev”, “anne”, “korku”, “aşk” deriz. Bu sözcüklerin hiçbiri işaret ettikleri yaşantının tamamı değildir. Fakat yaşantıyı ortak dünyanın içinde dolaşıma sokarlar.

Lacan’ın simgesel düzeni tam burada işe yarayan bir düşünce aracına dönüşür.

Bunu yaparken fiziği Lacan’ın kanıtı haline getirmemek gerekir. Kuantum fiziği Lacan’ı doğrulamaz; optik de psikanalizin deneysel ispatı değildir. Burada yalnızca bir düşünce yolu bizi başka bir sorunun kapısına getirmiştir. Fizik, rengin nesnenin üzerinde duran basit bir cevher olmadığını göstermeye yardım eder. Ters spektrum problemi öznel deneyimlerin özdeşliğinden emin olamayacağımızı hatırlatır. Bundan sonra şu soru kalır:

Deneyimin ortaklığından emin değilsek, ortak olan nedir?

Gösterenlerden biri: “kırmızı”.

Ben dünyaya geldiğimde kırmızı sözcüğü zaten buradadır. Ailem, öğretmenler, trafik ışıkları, oyuncaklar, boya kutuları, tabelalar, kitaplar benden önce bu ayrımı kurmuştur. Ben kendi özel deneyimimden “kırmızı” sözcüğünü icat etmem. Kendi deneyimimi, benden önce dolaşımda bulunan bir gösterene bağlamayı öğrenirim.

Bu nedenle “kırmızı” yalnızca bir nesnenin adı değildir. Benim deneyimimle başkasının deneyiminin özdeşliğini kanıtlamadan ikisini aynı toplumsal yerde buluşturur.

Lacan’ın point de capiton, yani kapitone noktası olarak çevrilen kavramını burada ihtiyatla hatırlamak mümkündür. Gösteren, anlamın sürekli kaymasını bütünüyle ortadan kaldırmaz; fakat bir noktada tutturur. “Kırmızı” gördüğüm şeyi tüketmez. Gördüğüm şeyi tamamen açıklamaz. Fakat onu bir yere çiviler.

Bunun sakinleştirici bir tarafı vardır.

Adı olmayan şey karşısında yalnızca bilgisiz değil, bir ölçüde yalnızızdır da. Deneyimi başkasına nasıl ulaştıracağımız belli değildir. “Kırmızı” dediğim anda ise deneyim toplumsal bir yer kazanır. Artık bu yalnızca benim başıma gelen tarif edilemez bir olay değildir. Başkasının da tanıdığı, cevap verebildiği, kullanabildiği bir ayrımın içine girmiştir.

Bu yüzden simgeselin “üstünü örtmesi” yalnızca olumsuz bir işlem olarak anlaşılmamalıdır. Örtü burada gerçeği yok eden bir perde değildir. Sonsuz ayrıntıyı yaşanabilir bir ölçeğe indiren bir yüzeydir. Kelime olanı tüketmez; onunla yaşamayı mümkün kılar.

Fakat bunun bir bedeli vardır.

Bir kez “kırmızı” dedikten sonra gördüğümüz şey ile “kırmızı” sözcüğü birbirine öylesine yapışır ki artık aralarındaki yarığı fark etmeyiz. Kırmızı sanki nesnenin üzerinde yazılıymış gibi görünür. Adın yaptığı kesimi unuturuz. Gösteren, başarıya ulaştığı ölçüde kendi işini görünmez hale getirir.

Belki bu yüzden kelimeyi bilinçli olarak geri çekmeye çalışmak rahatsız edicidir.

Karşımızdaki kırmızı yüzeye bakıp birkaç saniyeliğine “kırmızı” dememeye çalışalım. Rengi başka bir renkle karşılaştırmayalım. “Koyu”, “parlak”, “sıcak” gibi başka gösterenlere de kaçmayalım. Yalnızca olanı görmeye çalışalım.

Bir süre sonra son derece tanıdık şey yabancılaşmaya başlar.

Çünkü gördüğümüz şey hâlâ oradadır ama onu tutan isim gevşemiştir. Sanki kapağın altındaki fokurdama yeniden duyulur.

Buradan Lacan’ın Gerçek kavramına geçmek mümkündür; fakat yine ölçülü olmak gerekir. Adlandırılmamış her deneyim doğrudan Lacancı Gerçek değildir. Gerçek’i basitçe “kelimelerin arkasındaki saf dünya” olarak düşünmek de yanlış olur. Daha sınırlı ve yararlı olan şudur: Bu deneyim, simgeselleştirmenin hiçbir zaman yaşantıyı bütünüyle tüketmediğini fark ettirir. Her adlandırmanın gerisinde adı aşan bir fazlalık kalır.

“Kırmızı” yeterlidir.

Ama hiçbir zaman tamamen yeterli değildir.

Yazının buraya kadar geldiği yerde başka bir yanlış özdeşliği de çözmek gerekir. Eğer “kırmızı” sözcüğünün bizi ortak dünyaya yerleştirdiğini söylüyorsak, dilin seslerden oluştuğu yanılgısına kolayca düşebiliriz. “Kırmızı” dediğimizde ağzımızdan çıkan ses dizisini gösterenle özdeşleştirebiliriz.

Doğuştan sağır bir insan bu yanılgıyı tek başına dağıtmaya yeter.

İşaret dilleri, konuşma dilinin el kol hareketleriyle yapılmış yetersiz kopyaları değildir. Kendi gramerleri, ayrımları ve ifade olanakları bulunan doğal dillerdir. Bir çocuk “kırmızı”yı hiçbir zaman bizim çıkardığımız sesle duymadan da aynı simgesel ayrımın içine girebilir. Görsel bir işaret, yazılı bir sözcük veya başka bir dilsel unsur aynı toplumsal işlevi üstlenebilir.

Cam neden şeffaftır diye başlamıştık. Yol boyunca sürekli aynı türden bir hata yaptığımız ortaya çıktı: gündelik kullanımda birbirine yapışmış iki şeyi aynı şey sanmak.

Maddeyi opaklıkla özdeşleştirdik.

Parçacığı küçük cisimle.

Rengi nesnenin içsel niteliğiyle.

Deneyimi adıyla.

Göstereni sesle.

Her seferinde küçük bir ayrım açıldığında dünya biraz daha yabancı göründü. Sonra dil geldi ve yabancılığı yeniden kullanılabilir hale getirdi.

Belki bu nedenle dünyayı yalnızca kelimelerle anlatmıyoruz. Kelimelerle dünyayı belirli bir mesafede tutuyoruz.

Bir şey oluyor.

Henüz adı yokken tarif etmeye kalkıyoruz ve bitiremeyecekmişiz gibi geliyor.

Karşımızdaki bizi durduruyor:

“Bu kırmızı.”

Ve sakinleşiyoruz.

İlgili

Etiketler: camdilfotongösterenkırmızıLacanqualiarenksimgesel düzenters spektrumWittgensteinşeffaflık

Menü

  • Künye
  • Sıkça Sorulduğu İddia Edilen Sorular
  • İletişim

Son Yazılar

Kurumsal toplantı masasında, kendi küçük otorite figürleriyle çevrili düşünceli bir çalışan.

Mehdi Enflasyonu ve Kurumsal Tevazu

Dar ve araçlarla dolu bir kent sokağında alışveriş poşetiyle duran yaşlı bir kadın, değişen mahalle dokusuna bakıyor.

Şehir Bunu Bana Neden Yapıyor?

Televizyon yayın kontrol odasında çok sayıda monitörün önünde çalışan bir kurgu operatörü.

Algoritma Beni Görmüyor

Güneş paneli ve yedek enerji ekipmanları arasında alışveriş yapan bir müşteri, bireysel hazırlığın maddi maliyetini gösteriyor.

Sistem Çökerse Ben Hazırım

Kategoriler

  • 00 — Ön Okuma
  • 05 — Evren, Madde ve Yaşam
  • 10 — Tarihsel Materyalizm ve Ekonomi Politik
  • Defterler
  • Ders Notları
  • Dijital Özne
  • Kavramlar
  • Kültür ve Estetik
  • Seyir Dairesi
  • Toplum ve İktidar

Etiket

Althusser Ayvalık Ayvalık Akademisi bağlam Bağlam Borcu ders notları eleştirel düşünme emek ideoloji kapitalizm Karl Marx Kavramsal Sterilizasyon Lacan Marx tarihsel materyalizm temel kavramlar toplumsal ilişkiler yapay zekâ yöntem özne
  • Akademi
  • Müfredat
  • Künye
  • Sıkça Sorulduğu İddia Edilen Sorular
  • Çerez Politikası (AB)
  • Gizlilik Politikası
  • İletişim

2026 Ayvalık Akademisi

Welcome Back!

Login için hesap below

Forgotten şifre?

Şifrenizi geri alın

Lütfen Girin kullanıcı adı veya e-posta address için sıfırla şifre.

Log içinde
Onayı Yönet
En iyi deneyimleri sunmak için, cihaz bilgilerini saklamak ve/veya bunlara erişmek amacıyla çerezler gibi teknolojiler kullanıyoruz. Bu teknolojilere izin vermek, bu sitedeki tarama davranışı veya benzersiz kimlikler gibi verileri işlememize izin verecektir. Onay vermemek veya onayı geri çekmek, belirli özellikleri ve işlevleri olumsuz etkileyebilir.
Fonksiyonel Her zaman aktif
Teknik depolama veya erişim, abone veya kullanıcı tarafından açıkça talep edilen belirli bir hizmetin kullanılmasını sağlamak veya bir elektronik iletişim ağı üzerinden bir iletişimin iletimini gerçekleştirmek amacıyla meşru bir amaç için kesinlikle gereklidir.
Tercihler
Teknik depolama veya erişim, abone veya kullanıcı tarafından talep edilmeyen tercihlerin saklanmasının meşru amacı için gereklidir.
İstatistik
Sadece istatistiksel amaçlar için kullanılan teknik depolama veya erişim. Sadece anonim istatistiksel amaçlar için kullanılan teknik depolama veya erişim. Mahkeme celbi, İnternet Hizmet Sağlayıcınızın gönüllü uyumu veya üçüncü bir taraftan ek kayıtlar olmadan, yalnızca bu amaçla saklanan veya alınan bilgiler genellikle kimliğinizi belirlemek için kullanılamaz.
Pazarlama
Teknik depolama veya erişim, reklam göndermek için kullanıcı profilleri oluşturmak veya benzer pazarlama amaçları için kullanıcıyı bir web sitesinde veya birkaç web sitesinde izlemek için gereklidir.
  • Seçenekleri yönet
  • Hizmetleri yönetin
  • {vendor_count} satıcılarını yönetin
  • Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Tercihleri görüntüle
  • {title}
  • {title}
  • {title}
No sonuç
Tümünü Gör sonuç
  • Akademi
  • Ders Notları
    • Ön Okuma
    • Tarihsel Materyalizm ve Ekonomi Politik
  • Defterler
    • Dijital Özne
    • Kültür ve Estetik
    • Toplum ve İktidar
  • Kavramlar
  • Seyir Dairesi

2026 Ayvalık Akademisi

Ayvalık Akademisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin