Sosyal medyada öznesiz kimlik yüzeyi ve muhatabın bilinemezliği üzerine
Sosyal medyada bir insanla karşılaştığımızı düşünürüz. Ekranda bir isim, küçük bir yüz fotoğrafı, birkaç cümle ve geçmişten kalan görüntüler vardır. Bunların aynı kişiye ait olduğunu kabul eder, aralarındaki boşlukları kendiliğimizden doldururuz. Profil fotoğrafını yüz, kullanıcı adını isim, gönderileri hayat, yorumları düşünce sayarız.
Oysa karşımızdaki şey bir insanın kendisi değildir. Bölünmüş bir insanın ekrana dağılmış parçaları da değildir. Platformun belirlediği bölmelere yerleştirilmiş ve aynı teknik adrese bağlanmış kayıtlar, görüntüler, sınıflandırmalar ve işlemler toplamıdır.
Sosyal medya uygulamaları kişiyi yalnızca göstermiyor. Kişiye bağlanabilecek işaretlerin nerede, ne kadar süreyle ve hangi işlev içinde bulunacağını önceden düzenliyor. Profil fotoğrafı her paylaşımın, yorumun ve mesajın yanında sabit bir kimlik işareti olarak duruyor. Hikâyeler anlık görüntüleri geçici bir alanda topluyor. Profil sayfası geçmiş kayıtları düzenli bir yüzey hâline getiriyor. Reels bedeni, sesi, jesti ve çevreyi kısa teşhir parçalarına ayırıyor. Canlı yayın eşzamanlılık ve aracısız karşılaşma iddiası taşıyor. “Anılar” bölümü eski kayıtları yeniden bugüne çağırıyor. Etiketlenen fotoğraflar ise kullanıcının kendisinin seçmediği görüntüleri aynı hesap alanına bağlıyor.
Bütün bunlar aynı kişiyi gösteriyormuş gibi görünür.
Fakat aralarında zorunlu bir öznel süreklilik yoktur. Hikâyede görünen beden, yıllar önce paylaşılmış fotoğraf, üç saat sonra yazılmış yorum, başkasının yaptığı etiketleme ve sistemin çıkardığı tüketici kategorisi aynı öznenin farklı yüzleri değildir. Bunlar yalnızca aynı kullanıcı hesabına bağlanmış farklı kayıtlardır.
Platform bu kayıtları bir araya getirerek özneyi oluşturmaz. Onları aynı adın çevresinde işlemlere açık hâle getirir.
Birlik görüntüsü buradan doğar.
Profil fotoğrafının sözü
Profil fotoğrafının sabit yeri basit bir görsel tasarım tercihi değildir. Küçük ve tekrar eden yüz simgesi, birbirinden kopuk işlemlere ortak bir sahiplik görüntüsü verir. Dün paylaşılan fotoğraf, bugün yazılan sert yorum ve yıllar önce beğenilmiş bir gönderi aynı küçük dairenin çevresinde tek bir kişiliğin kanıtları gibi dizilir.
İşaretler arasındaki bağın mahiyeti sorulmaz. Arayüz, bağı önceden kurmuş gibi davranır.
Profil fotoğrafı şu sessiz cümleyi sürekli tekrarlar:
Bütün bunları yapan aynı kişidir ve o kişi burada görünmektedir.
İlk bölüm büyük ölçüde doğru olabilir: Farklı işlemler gerçekten aynı hesaptan yapılmış olabilir. Fakat ikinci bölüm zorunlu değildir. İşlemlerin aynı hesaba bağlanabilmesi, öznenin o hesapta temsil edildiği anlamına gelmez.
Hesap bir işlem adresidir. Özne değildir.
Bu nedenle sosyal medya kişiye tek bir dijital kimlik vermekle yetinmez. Aynı teknik adres çevresinde bir dijital kimlik sürüsü üretir.
Bu sürü, öznenin dijital parçalara ayrılmış hâli değildir. Bir kişiye bağlanabilen fakat öznelik taşımayan kayıtların, işaretlerin, atıfların ve sınıflandırmaların çokluğudur: profil fotoğrafı, kullanıcı adı, hikâye, eski gönderi, canlı yayın, konum, beğeni, yorum, etiket, izleme süresi, takip listesi, reklam kategorisi ve algoritmik tahmin.
Hepsi farklı işlevler görür. Fakat arayüz onları aynı kişinin kimlik belgeleriymiş gibi yan yana getirir.
Özne değil, işlem alanı
Dijital kimlik için kullanılan dil çoğu zaman temsil ilişkisini baştan kabul eder. Profilin insanı eksik, parçalı, idealize edilmiş veya çarpıtılmış biçimde gösterdiği söylenir. Daha gelişmiş yaklaşımlar, bütünlüklü bir benlik yerine çelişkili veya bölünmüş bir öznenin farklı izdüşümlerinden söz eder.
Burada önerilen yaklaşım bu iki varsayımdan da ayrılır.
Dijital kimlik ne bütün bir öznenin eksik görüntüsüdür ne de bölünmüş öznenin ekrana dağılmış parçalarının toplamıdır. Öznenin görüntüsü, gölgesi, sureti veya kimlik belgesi değildir.
Dijital kimlik, platformun özneye ihtiyaç duymadan kişi adına işlem yapabilmesini sağlayan teknik ve toplumsal bir bileşimdir.
İçerik ona önerilir.
Reklam ona yöneltilir.
Bir söz ona atfedilir.
Bir görüntü onun geçmişi sayılır.
Bir davranış onun eğilimine çevrilir.
Hesabı sınıflandırılır, doğrulanır, engellenir veya görünmezleştirilir.
Bu işlemlerin yapılabilmesi için öznenin arayüzde bulunması gerekmez. Farklı kayıtların aynı hesaba bağlanması yeterlidir.
Platform açısından kişinin kendi sözüyle ilişkisi, çelişkileri, bilinçdışı, arzusu veya kendisi hakkında ne bildiği zorunlu değildir. Bunların hiçbiri veri işleme sürecinin temel koşulu değildir. İzleme süresi dikkate, beğeni eğilime, takip ilgi alanına, yorum duyguya ve konum hareketliliğe çevrilebilir.
Özne görünmeden de işlem sürer.
Bu nedenle dijital kimlikle özne arasındaki ilişki benzerlik veya yansıma ilişkisi değildir. Bağlama ve etkilenme ilişkisidir.
Dijital kimlik özneyi temsil etmeyebilir; fakat bu yüzeyde yapılan işlemler gerçek kişiye bağlanabilir ve onun hayatında sonuç doğurabilir. Bir yorum işe, ilişkiye, itibara, bedene veya hukuka geri dönebilir. Bir algoritmik sınıflandırma kişinin gördüğü fırsatları, fiyatları veya içerikleri değiştirebilir.
Özne dijital kimlikte bulunmaz. Fakat dijital kimlik özne üzerinde etkilidir.
Öznesizlik sorumsuzluk değildir.
Küçük çağırma aygıtları
Dijital kimlik sürüsü yalnızca kullanıcının kendi isteğiyle yayımladığı malzemelerden oluşmaz. Düğmeler, bildirimler, süre sınırları ve görünürlük biçimleri hangi kayıtların üretileceğini de belirler.
“Hikâye ekle” düğmesi kullanıcıyı anlık bir görüntü bırakmaya çağırır.
“Canlı yayına geç” düğmesi, o anda erişilebilir ve izlenebilir olmasını ister.
“Anılarını gör” bildirimi geçmiş bir kaydı yeniden dolaşıma sokar.
“Profilini tamamla” uyarısı, mevcut hesabın eksik olduğunu söyler.
“Takipçilerin bunu beğenebilir” önerisi, neyin paylaşılması gerektiğini başkalarının muhtemel tepkisine göre düzenler.
Arayüz burada boş bir kap değildir. Hangi davranışın platform tarafından tanınacağını ve hangi biçimde kayda dönüştürüleceğini önceden belirleyen bir aygıttır.
Kullanıcı kendisini özgürce ifade ettiğini düşünürken ifade biçimleri çoktan sınıflandırılmıştır: fotoğraf, kısa video, canlı yayın, hikâye, beğeni, yorum, tepki. Hayatın platform tarafından tanınmayan bölümleri ya görünmez kalır ya da bu biçimlerden birine çevrilmek zorunda bırakılır.
Bir karşılaşma fotoğrafa, bir düşünce kısa metne, bir yas anma gönderisine, bir öfke yoruma, bir ilişki durumu etikete dönüştürülür.
Yaşantı, paylaşılabilir ve işlenebilir birime ayrıldığı ölçüde dijital kimlik sürüsüne katılır.
Althusser’in ideolojik çağırma kavramı burada yalnızca devlet, okul veya aile gibi büyük kurumlar üzerinden değil, küçük arayüz düğmeleri üzerinden de düşünülebilir. Platform kullanıcıya sürekli seslenir:
Kendini göster.
Anını paylaş.
Bir tepki bırak.
Arkadaşını etiketle.
Geçmişini yeniden yayımla.
Görünür olmaya devam et.
Kullanıcı bu çağrıya cevap verdiğinde yalnızca teknik bir işlem yapmaz. Belirli bir özne konumuna çağrılır: hikâye paylaşan, takip edilen, tepki alan, kendisini ölçen ve başkalarının tepkisini hesaba katan kullanıcı konumu.
Fakat bu çağrıya verilen cevabın ürettiği dijital kayıt özneye dönüşmez. Çağrılan özne ile kaydedilen dijital kimlik aynı şey değildir.
Platform özneyi kendi içinde saklamaz. Onun çağrıya verdiği cevapları işlem alanına bağlar.
Teşhir, bilme değildir
Dijital kimlik sürüsü ne kadar büyürse büyüsün kişi daha bilinir hâle gelmez.
Birinin yüzlerce fotoğrafını görebilir, yıllarca yazdığı cümleleri okuyabilir, sesini duyabilir ve yaşadığı evin içini izleyebiliriz. Yine de bunların hangisinin zorunluluk, gösteri, ironi, savunma, alışkanlık, rastlantı veya geçici bir ruh hâli olduğunu kesin olarak bilemeyiz.
Teşhir, bilme değildir.
Daha fazla görüntü, daha fazla yorum malzemesi sağlar. Fakat yorum malzemesinin çoğalması özneye yaklaştığımız anlamına gelmez.
Burada dijital kimlik sürüsü, karşıdan bakıldığında bir olasılık bulutuna dönüşür.
Bu bulut, öznenin muhtemel biçimlerinin toplamı değildir. Öznenin farklı ihtimaller içinde dijital yüzeye dağıldığı bir alan da değildir.
Olasılık bulutu, özne bulunmayan bir işlem alanında bakan tarafından üretilebilecek özne varsayımlarının dağılımıdır.
Kullanıcı adı gerçek isim veya takma ad olabilir. Profil fotoğrafı güncel bir görüntü, yıllar önce çekilmiş bir fotoğraf veya bütünüyle başka bir imge olabilir. Bir yorum ciddi, ironik, öfkeli, taklit edilmiş veya yalnızca geçici bir tepki olabilir. Hesabı tek kişi, birden fazla kişi ya da otomatik bir sistem kullanabilir. Bugün yazılmış bir cümle, dün yazılmış olanla çelişebilir.
Bunlardan hangisinin doğru olduğunu her zaman bilemeyiz.
Platform ise bu ihtimalleri açık bırakmaz. Arayüz bütün kayıtları tamamlanmış bir kimlik görüntüsü içinde sunar. Kullanıcı adı, profil fotoğrafı ve kayıt geçmişi, yüzeyin arkasında tanınabilir bir kişi bulunduğu hissini üretir.
Sosyal medyada en sık yaptığımız işlemlerden biri, eksik verileri hayalî bir kişiyle tamamlamaktır.
Bir yorumdan karakter, bir fotoğraftan sınıfsal konum, birkaç takipten siyasal görüş, bir beğeniden ahlak çıkarırız. Kayıtlar arasındaki boşlukları kendi deneyimlerimiz, önyargılarımız ve beklentilerimizle doldururuz.
Ardından kendi kurduğumuz kişiyi, sanki bize kendisini eksiksiz biçimde göstermiş gibi yargılarız.
Dijital röntgen arzusu
Dijital ortamın röntgen arzusu burada başlar.
İnsanlar yalnızca görünür olmak istemez. Başkalarının görünürlüğünden onların içini okuyabileceklerine de inanır. Profil bir işlem yüzeyi olmaktan çıkar, kişiliğin röntgen filmi gibi kullanılır. Takip edilen hesaplar, eski fotoğraflar, yorumlar, beğeniler ve etiketler bir tür gayriresmî GBT dosyasına dönüştürülür.
Kişinin ne yaptığına değil, nasıl biri olduğuna ulaşılmak istenir.
Bu geçiş zorunlu değildir.
Bir cümle gerçek bir eylemdir. Bir fotoğraf gerçek bir kayıttır. Bir beğeni gerçekten yapılmış bir işlemdir. Fakat bunların hiçbiri kendiliğinden kişinin bütününe açılan kapı değildir.
Lacancı anlamda özne zaten söylediği sözle, gösterdiği imgeyle veya kendisi hakkında kurduğu anlatıyla tam olarak çakışmaz. Ancak dijital kimlikte gördüğümüz dağınıklık, öznenin bu yapısal bölünmüşlüğünün görüntüsü değildir. Bir fotoğrafın başka bir fotoğrafla uyuşmaması, geçmiş bir yorumun bugünkü sözle çelişmesi veya hesabın farklı dönemlerde farklı diller kullanması doğrudan bilinçdışının izi sayılamaz.
Bunlar yalnızca farklı zamanlarda aynı teknik alana bağlanmış kayıtlar olabilir.
Platform öznenin yarığını göstermez. Kayıtları aynı isim altında birleştirerek özne varmış gibi çalışan bir yüzey kurar.
Kullanıcı kendi profilinde kendisini tanıdığını sanabilir. Başkaları da aynı profilden ona ulaşabileceğini düşünebilir. Fakat burada iki farklı yanlış tanıma vardır:
Kişi dijital görüntüsünü kendisi sanır.
Bakan ise bu görüntüden kişiye ulaşabileceğini sanır.
İki yanılgı da dijital kimliğin öznenin temsili olduğu varsayımına dayanır.
Öznesiz ekonominin kişilik görüntüsü
Bu temsil yanılsaması yalnızca psikolojik değildir. Aynı zamanda iktisadi bir düzeneğin toplumsal yüzüdür.
Dijital kimlik sürüsünün her unsuru ölçülebilir, sınıflandırılabilir ve dolaşıma sokulabilir. Platform açısından kayıtların tutarlı bir kişilik oluşturması gerekmez. İşlenebilir ve aynı hesaba bağlanabilir olmaları yeterlidir.
Kapitalizm burada kişiyi bütün bir özne olarak ele geçirmez. Zaten böyle bir bütüne ihtiyaç duymaz. Davranışsal kayıtları ayrı ayrı değerlendirir, işler ve metalaştırır.
Kimliğin sürüleşmesi bir arıza değildir. Sistemin işleyiş biçimidir.
Kullanıcı kendi sözleriyle çelişebilir. Veri profili yine de çalışır.
Kullanıcı kendisini yanlış tanıyabilir. Reklam kategorisi yine de üretilebilir.
Kullanıcı ne istediğini bilmeyebilir. Tahmin sistemi yine de öneride bulunabilir.
Arka planda kayıtlar akışlara, kategorilere ve olasılıklara ayrılırken dışarıdaki kullanıcıya sadeleştirilmiş bir yüz sunulur: küçük bir fotoğraf, bir isim ve birkaç paylaşım.
Böylece ekonomik olarak işlem parçalarına ayrılmış olan alan, toplumsal olarak bütün bir karakter görüntüsü içinde sunulur.
Bir tarafta öznesiz veri işlemleri vardır.
Diğer tarafta tek bir kişi hakkında verilmiş kesin hükümler.
Cümleye yanıt, kişiye değil
Olasılık bulutu kimliği kavramı, bu sahte kesinliğe karşı bir okuma sınırı önermek için kullanılabilir.
Bu, kişinin hiçbir şey söylemediği veya bütün yorumların eşit derecede geçersiz olduğu anlamına gelmez. Yazılmış cümle ortadadır. Paylaşılmış görüntü ve yapılmış işlem vardır. Bunlar eleştirilebilir, değerlendirilebilir ve gerektiğinde hukuki sonuçlara bağlanabilir.
Fakat cümleden kişiliğe, görüntüden hayata ve profilden özneye geçiş zorunlu değildir.
Karşımızdaki kişiyi olasılık bulutu içinde tutmak, onu önemsizleştirmek değildir. Hakkında bilmediğimiz şeyleri uydurmamaktır.
Bu nedenle sosyal medyada bir yoruma verilecek en dürüst cevap bazen yalnızca yorumun kendisine verilendir. Yorum sahibinin kimliği, niyeti, geçmişi ve karakteri hakkında hüküm kurmadan cümleyi ele almak mümkündür.
Kullanıcı adı vardır. Fakat bu adın ardındaki özne bize teslim edilmiş değildir.
Beyanınız alınmıştır. Beyan sahibi hakkında yeterli veri bulunmamaktadır.
Bu cümle bir kurum şakası gibi görünebilir. Fakat dijital karşılaşmanın temel gerçeğini taşır.
Yazılanı görürüz.
Yazanı bildiğimizi varsaymayız.
Dijital kimliğin özne olmadığını kabul etmek sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Tam tersine sorumluluğun yerini değiştirir. Kişilik teşhisi yerine eyleme, kayda ve sonuca bakmayı gerektirir.
Ne söylendi?
Ne yapıldı?
Kime zarar verdi?
Hangi kayıt bunu doğruluyor?
Hangi iddia henüz kanıtlanmadı?
Bu sorular özneyi tamamlamaz. Fakat maddi ve toplumsal sonuçları görünür kılar.
Bulutu dağıtmamak
Sosyal medya kişiyi görünür kılmadı. Kişiye teknik olarak bağlanan işaretleri ve kayıtları çoğalttı. Sonra bu çokluğu bir profil fotoğrafının altında toplayarak bize bir insanı tanıdığımız hissini verdi.
Görünürlük arttı.
Bilinemezlik ortadan kalkmadı.
Yalnızca daha kalabalık, daha hareketli ve daha ikna edici hâle geldi.
Ekranda gördüğümüz şey tek bir dijital kimlik değildir. Arayüzün farklı bölmelerinde dolaşan bir kimlik sürüsü ve bu sürünün çevresinde üretilen özne varsayımlarının olasılık bulutudur.
Özne bu bulutun içinde saklanmaz.
Bulut, öznenin bulunmadığı yüzeyde onu bulduğunu sanan bakış tarafından üretilir.
Belki de dijital çağda muhataba karşı ilk sorumluluğumuz, o bulutu hemen dağıtmamak; içinden tek bir kişi seçip onu hakikat ilan etmemektir.
Kavramsal Akrabalıklar
Veri ikizinden öznesiz işlem alanına
Olasılık bulutu kimliği bütünüyle boş bir alanda ortaya çıkmaz. Dijital kimliğin parçalanması, algoritmik olarak sınıflandırılması, sergilenmesi, arşivlenmesi ve farklı seyircilere sunulması üzerine geniş bir literatür vardır.
Ancak bu çalışmalar farklı teorik yönelimlere sahip olsalar da dijital kayıtlarla özne arasındaki ilişkiyi çoğunlukla temsil, sunum, izdüşüm, bölünme, sınıflandırma veya ikiz üretimi üzerinden kurar.
Burada önerilen yaklaşım ise daha baştan farklı bir eşiğe yerleşir:
Dijital kimlik, bütün veya bölünmüş öznenin dijital karşılığı değildir. Öznenin bulunmadığı, fakat özne adına işlem yapabilen bir alandır.
Bu nedenle sorun yalnızca dijital kimliğin özneyi ne kadar doğru temsil ettiği değildir. Daha temel sorun, temsil ilişkisini neden baştan kabul ettiğimizdir.
Deleuze ve “dividual”
Gilles Deleuze, “Denetim Toplumları Üzerine Son Söz” başlıklı metninde disiplin toplumunun bireyiyle denetim toplumunun bölünebilir birimleri arasında ayrım kurar. Disiplin toplumunda kişi bir imza ve idari numarayla tanınırken denetim toplumunda erişim kodlarına, örneklere, veri kümelerine ve pazarlara ayrılan bir “dividual” hâline gelir. Denetim, bireyi tek bir kalıba kapatmaktan çok sayısal parçalar üzerinden sürekli modüle eder.
Dijital kimlik sürüsü bu ayrımla akrabadır. Kullanıcı platform bakımından tek ve bölünmez bir bütün olarak işlenmez; izleme süresi, konum, beğeni, yorum, takip, arama ve paylaşım gibi ayrı akışlara dönüşür.
Fakat dijital kimlik sürüsünü, önceden var olan öznenin parçalara ayrılması şeklinde okumak yeterli değildir. Platformun işlediği şey “öznenin parçaları” olmak zorunda değildir. Aynı teknik adrese bağlanan davranış kayıtlarıdır. Bu kayıtların işlenebilmesi için onların öznenin hakiki parçaları olması gerekmez.
Deleuze’ün “dividual” kavramı bütünlüklü birey varsayımını güçlü biçimde sarsar. Olasılık bulutu kimliği ise buna başka bir ayrım ekler: Sayısal akışların çokluğu, bölünmüş öznenin dijital görüntüsü sayılmamalıdır.
Gözetim düzenlemesi ve veri ikizi
Kevin Haggerty ve Richard Ericson, çağdaş gözetimin insan bedenini toplumsal ve fiziksel bağlamından soyutlayarak ayrı veri akışlarına böldüğünü; bu akışların daha sonra farklı yerlerde sanal “veri ikizleri” olarak yeniden birleştirildiğini ileri sürer. Bu veri ikizi kişinin kendisi değildir, fakat kurumların kişi hakkında karar vermesinde onun yerine işlem görebilir.
“Veri ikizi” kavramı, öznenin bulunmadığı bir bileşimin kişi yerine kullanılabileceğini göstermesi bakımından olasılık bulutu kimliğine oldukça yakındır.
Fakat “ikiz” sözcüğü hâlâ belli ölçüde asıl ile kopya arasındaki benzerlik ilişkisini çağrıştırır. Olasılık bulutu kimliği bu benzerlik zorunluluğunu da askıya alır. Dijital bileşimin kişiye benzemesi veya onu yansıtması gerekmez. Kişiye bağlanması ve onun adına işlemlere katılması yeterlidir.
Dijital kimlik bu anlamda bir ikizden çok operasyonel bir adrestir.
Algoritmik kimlik ve istatistiksel kişi
John Cheney-Lippold, “algoritmik kimlik” kavramıyla internet kullanıcılarının davranışlarından hareketle algoritmalar tarafından kimlik kategorilerine yerleştirilmesini açıklar. Kullanıcının kendisi hakkında ne beyan ettiği belirleyici olmak zorunda değildir. Gezinme alışkanlıkları, aramalar ve diğer davranışsal izler üzerinden cinsiyet, sınıf, ilgi alanı veya tüketici türü gibi değişken kategoriler çıkarılabilir. Bu kategoriler yeni veriler geldikçe yeniden düzenlenir.
Algoritmik kimlik yaklaşımı, kimliği kişinin içinden çıkarılan sabit bir öz olarak görmez. Kimliğin kod, istatistik ve sınıflandırma yoluyla üretildiğini gösterir.
Olasılık bulutu kimliği bu noktadan iki yönde ayrılır.
Birincisi, algoritmik sınıflandırmanın ürettiği kategoriyi de öznenin bir biçimi saymaz. “Muhtemelen şu gruba ait kullanıcı” kategorisi öznenin olası kimliği değil, sistemin uygulayacağı işlemi düzenleyen bir tahmindir.
İkincisi, platformun sınıflandırmasına ek olarak diğer kullanıcıların öznesiz dijital yüzeyden kişi üretme hareketini inceler. Algoritma davranış kayıtlarından tüketici kategorisi çıkarırken insan muhatap fotoğraf, yorum ve takip listesinden karakter, niyet, ahlak veya siyasal konum çıkarır.
İki durumda da özneye ulaşıldığı varsayılır. Oysa ortaya çıkanlar, farklı amaçlarla üretilmiş işlem merkezleridir.
Performans, sergi ve dijital küratör
Bernie Hogan çevrimiçi kendilik sunumunu “performans” ve “sergi” olarak ayırır. Eşzamanlı durumlar performans, profil sayfaları ve daha kalıcı dijital nesneler ise sergi mantığı içinde değerlendirilir. Platform, hangi içeriklerin tutulacağını ve dolaşıma sokulacağını belirleyen bir tür küratör işlevi görür.
Bu ayrım sosyal medya uygulamalarındaki farklı teşhir bölgelerini anlamak açısından yararlıdır. Canlı yayın bir performans, profil ızgarası bir sergi, hikâye ise geçici performansla arşivlenebilir nesne arasında duran melez bir biçimdir.
Fakat kendilik sunumu yaklaşımı, farklı yüzeylerin gerisinde kendisini sunan bir özne bulunduğunu büyük ölçüde korur. Sunum doğru, yanlış, kontrollü veya başarısız olabilir; yine de sergilenen malzemeler öznenin kendini sunma faaliyetinin parçaları olarak okunur.
Olasılık bulutu kimliği burada başka bir sınır koyar. Dijital yüzeye yerleştirilmiş her kayıt, öznenin kendisini sunma eylemi değildir. Başkasının yaptığı etiketleme, sistemin çıkardığı kategori, otomatik olarak geri çağrılan anı veya fark edilmeden kaydedilen izleme süresi öznenin sunumu sayılamaz.
Dijital kimlik, kendilik sergisinden daha geniş ve daha öznesizdir.
Bağlam çökmesi ve hayal edilen muhatap
Alice Marwick ve danah boyd, farklı toplumsal çevrelerin sosyal medyada tek bir izleyici alanında birleşmesini “bağlam çökmesi” kavramıyla inceler. Kullanıcı karşısındaki gerçek seyirciyi bütünüyle bilemediği için paylaşımını hayal edilen bir izleyiciye göre düzenler.
Olasılık bulutu kimliği bu ilişkiyi ters yönden ele alır. Konuşan kişi kendisini kimin izlediğini bilemez; izleyici de baktığı yüzeyin arkasında kimin bulunduğunu bilemez.
Bir tarafta hayal edilen seyirci vardır.
Diğer tarafta hayal edilen konuşmacı.
Ancak burada “hayal edilen konuşmacı” bile doğrudan doğruya dijital kimliğin içinde bulunmaz. İzleyici, öznesiz kayıt yüzeyinden hareketle onu kendisi üretir. Yorum yazanın niyeti, geçmişi ve konumu profil işaretlerinden tamamlanır.
Bağlam çökmesinin yarattığı boşluk, kişilik teşhisiyle kapatılır.
Olasılık bulutu kimliği, bağlam elimizde olmadığında eksik kalan yeri kişi hakkında uydurduğumuz bir hikâyeyle doldurmamayı önerir.
Katılımcı gözetim ve röntgen arzusu
Anders Albrechtslund, sosyal ağlardaki gözetimin yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen baskıcı bir mekanizma olarak açıklanamayacağını savunur. Kullanıcılar kendilerine ait bilgileri paylaşır, başkalarının hayatlarını izler ve bu karşılıklı görünürlük içinde ilişkiler kurar. Albrechtslund bu durumu “katılımcı gözetim” olarak adlandırır.
Bu yaklaşım, kullanıcıların sosyal medya gözetiminin yalnızca nesnesi değil, etkin katılımcısı olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Profil, hikâye, beğeni ve ilişki listeleri kullanıcıların birbirlerini düzenli olarak izledikleri ortak bir yüzey oluşturur.
Ancak katılımcı gözetimin “özneleşme” veya “kimlik kurma” olarak okunması, dijital yüzeyle özne arasındaki temsil ilişkisini yeniden kurabilir.
Olasılık bulutu kimliği bu noktada daha sınırlayıcıdır. Kullanıcının kendisini göstermesi, gösterdiği kayıtların özneyi taşıdığı anlamına gelmez. Görüntüye erişmek kişiye erişmek değildir. Teşhire katılmak, başkalarına kişinin bütününü yorumlama yetkisi vermez.
Katılımcı gözetim röntgen arzusunun toplumsal koşullarını açıklar.
Olasılık bulutu kimliği ise röntgenin içinde bir özne bulunmadığını söyler.
Kavramın ayrıldığı yer
Bu çalışmalar dijital kimliğin farklı yönlerini güçlü biçimde açıklar:
Deleuze, bireyin kodlara ve veri akışlarına bölünmesini;
Haggerty ve Ericson, bu akışların kişi yerine kullanılan veri bileşimlerine dönüştürülmesini;
Cheney-Lippold, algoritmik kategorilerin kullanıcıya olasılıksal kimlikler atamasını;
Hogan, farklı çevrimiçi teşhir alanlarının kendilik sunumunu düzenlemesini;
Marwick ve boyd, konuşanın hayal edilen seyirciyle ilişkisini;
Albrechtslund ise kullanıcıların karşılıklı gözetim süreçlerine etkin biçimde katılmasını inceler.
Olasılık bulutu kimliği bu çalışmalarla akrabadır, fakat onların kesişiminde yeni bir temsil kurmaya çalışmaz. Daha temel bir kopuş önerir:
Dijital kimlikte özne yoktur.
Burada “özne yoktur” sözü, gerçek kişilerin bulunmadığı, eylemlerin sorumluluk taşımadığı veya dijital işlemlerin sonuç üretmediği anlamına gelmez. Dijital kimliğin özneyi temsil etmediğini ifade eder.
Profil, bütün veya bölünmüş öznenin görüntüsü değildir.
Veri kaydı, öznenin parçası değildir.
Algoritmik kategori, öznenin muhtemel biçimi değildir.
Dijital kimlik; arayüzler, kayıtlar, sınıflandırmalar ve atıflar tarafından kurulmuş öznesiz bir işlem alanıdır.
Özne bu alanda görünmez. Fakat bu alan üzerinden çağrılır, sınıflandırılır, yargılanır ve sonuçlara bağlanır.
Olasılık bulutu da bu nedenle öznenin olası kimliklerinden oluşmaz. Öznenin bulunmadığı yüzeye bakanların ürettiği özne varsayımlarından oluşur.
Kavramın sorusu artık yalnızca şudur:
Bütün bu kayıtlarla karşılaştığımızda karşımızdaki kişiyi ne ölçüde bildiğimizi söyleyebiliriz?
Yanıt olumsuzdur.
İşaretlerin çoğalması bilinemezliği ortadan kaldırmaz. Kişi hakkında kurulabilecek varsayımları çoğaltır. Platform bu varsayımları tek bir profil görüntüsünde sabitlemeye çalışır. Muhatap ise görüntünün arkasında bütünlüklü bir karakter bulunduğunu kabul eder.
Olasılık bulutu kimliği bu kabulü askıya alır.
Yalnızca dijital kimliğin nasıl üretildiğini açıklayan betimleyici bir kavram değildir. Aynı zamanda muhataba karşı bir okuma sınırı önerir:
Cümleyi kişilikle özdeşleştirmemek.
Görüntüyü hayatın bütünü saymamak.
Profili özne yerine koymamak.
Bağlam Borcu, mevcut bağlamı göz ardı etmemeyi gerektiriyordu.
Olasılık Bulutu Kimliği ise bağlam elimizde bulunmadığında onu uydurmamayı gerektirir.
Kaynakça
Albrechtslund, A. (2008). “Online Social Networking as Participatory Surveillance.” First Monday, 13(3). doi: 10.5210/fm.v13i3.2142.
Cheney-Lippold, J. (2011). “A New Algorithmic Identity: Soft Biopolitics and the Modulation of Control.” Theory, Culture & Society, 28(6), 164–181. doi: 10.1177/0263276411424420.
Deleuze, G. (1992). “Postscript on the Societies of Control.” October, 59, 3–7.
Haggerty, K. D. ve Ericson, R. V. (2000). “The Surveillant Assemblage.” The British Journal of Sociology, 51(4), 605–622. doi: 10.1080/00071310020015280.
Hogan, B. (2010). “The Presentation of Self in the Age of Social Media: Distinguishing Performances and Exhibitions Online.” Bulletin of Science, Technology & Society, 30(6), 377–386. doi: 10.1177/0270467610385893.
Marwick, A. E. ve boyd, d. (2011). “I Tweet Honestly, I Tweet Passionately: Twitter Users, Context Collapse, and the Imagined Audience.” New Media & Society, 13(1), 114–133. doi: 10.1177/1461444810365313.



