Ay sonunda maaş hesabımıza yattığında gündelik düşünce oldukça açıktır: Bir ay çalıştık ve bir aylık emeğimizin karşılığını aldık. İş sözleşmesi, bordro ve çalışma takvimi de bu görünüşü destekler. Sabah işe geliriz, gün boyunca çalışırız, ay sonunda belirli bir miktar para alırız. Böyle bakıldığında ücret ile emek arasında doğrudan bir karşılık varmış gibi görünür: Bir aylık emek = bir aylık ücret. Marx’ın ücretli emek çözümlemesinin önemli kırılmalarından biri, tam da bu kendiliğinden görünen eşitliği sorgulamasıdır.
Bir önceki derslerde metanın ne olduğunu, kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki farkı ve paranın metaların ortak değişim biçimi haline gelişini gördük. Şimdi piyasada oldukça tuhaf bir metayla karşılaşıyoruz. İşçi fabrikaya, otele, markete, ofise ya da tarlaya yanında önceden üretilmiş bir nesne getirip satmaz. Sattığı şey kendi bedeninden ve zihninden ayrı bir paket halinde de bulunmaz. Piyasaya sunduğu şey çalışabilme kapasitesidir. Marx bu kapasiteye emek gücü der.
Buradaki ilk ayrım çok önemlidir: Emek ile emek gücü aynı şey değildir. Emek, çalışma süreci sırasında gerçekleşen faaliyettir. Emek gücü ise bu faaliyeti gerçekleştirebilme kapasitesidir. Bir marangozun kesmesi, ölçmesi ve birleştirmesi emektir; bunları yapabilmesini sağlayan bedensel ve zihinsel kapasitesi ise emek gücüdür. Bir aşçının yemeği hazırlaması emektir; bunu yapabilme yeteneği, bilgisi ve çalışma kapasitesi emek gücüdür. Bir yazılımcının kod yazması emektir; kod yazabilmesini mümkün kılan kapasitesi emek gücüdür.
Bu ayrımı iş sözleşmesi üzerinden daha kolay görebiliriz. Bir çalışan ayın ilk günü işe başladığında henüz o ay gerçekleştireceği emeği üretmiş değildir. Gelecek otuz gün boyunca ortaya çıkacak faaliyet henüz gerçekleşmemiştir. Buna rağmen işveren ile çalışan arasında bir sözleşme kurulabilir. Çalışan belirli saatlerde işyerinde bulunmayı, belirli görevleri yerine getirmeyi ve çalışma kapasitesini belirli koşullar altında işletmenin kullanımına sunmayı kabul eder. İşveren de bunun karşılığında belirli bir ücret ödemeyi taahhüt eder. Dolayısıyla sözleşmenin konusu önceden tamamlanmış bir “emek miktarı” değildir; belirli bir süre boyunca emek gücünün kullanılmasıdır.
Gündelik dilde “emeğimi satıyorum” dememiz bu yüzden anlaşılır ama Marx açısından tam değildir. Daha doğru ifade, işçinin emek gücünü belirli bir süre için sattığıdır. İşçinin kendisini satmasıyla da bunu karıştırmamak gerekir. Kapitalist ücretli emek ilişkisinde işveren işçinin sahibi olmaz. İşçi hukuken özgürdür; sözleşme yapabilir, belirli koşullarda iş değiştirebilir ve emek gücünü belirli bir süre için başkasının kullanımına sunar. Kölelikte kişinin kendisi mülkiyet ilişkisinin konusu olabilirken, ücretli emekte piyasaya çıkan kişinin kendisi değil, çalışabilme kapasitesidir.
Tam da burada kapitalist ücretli emeğin tarihsel özgüllüğü görünmeye başlar. İnsanlar her toplumda çalışmışlardır ama emek güçlerini her toplumda meta olarak satmamışlardır. Kendi toprağında çalışan köylü, toprağa bağlı serf, köle ve ücretli işçi aynı anlamda çalışma ilişkisi içinde değildir. Fiziksel olarak benzer işler yapabilirler; fakat önceki derslerde gördüğümüz gibi faaliyetin maddi biçimi ile toplumsal biçimi aynı şey değildir. Emek gücünün piyasada alınıp satılabilir hale gelmesi de insanların biyolojik yapısından çıkan doğal bir durum değil, belirli tarihsel üretim ve mülkiyet ilişkilerinin sonucudur.
Marx bu noktada kapitalist işçinin özgürlüğündeki ilginç gerilime dikkat çeker. İşçi bir taraftan kendi emek gücü üzerinde tasarruf edebilen hukuken özgür kişidir. Bir feodal beye veya köle sahibine kişisel olarak bağlı değildir. Fakat diğer taraftan yaşamını bağımsız biçimde sürdürebileceği üretim araçlarına yeterli erişimi olmayabilir. Fabrikası, toprağı, makineleri, hammaddeleri veya geçimini uzun süre sağlayabilecek başka araçları yoksa, yaşamını sürdürebilmek için sahip olduğu emek gücünü piyasaya çıkarması gerekir. Kapitalist ücretli emeğin önemli koşullarından biri, bu iki durumun aynı anda bulunmasıdır: İşçi emek gücünü satabilecek kadar özgür, onu satmaya ihtiyaç duyacak kadar üretim araçlarından ayrıdır.
Bu nedenle “İnsan neden işe gider?” sorusuna yalnızca “para kazanmak istediği için” cevabını vermek yeterli değildir. Kişi gerçekten para kazanmak isteyebilir. Fakat Marx’ın sorusu bir adım geriye gider: İnsanların yaşamlarını sürdürebilmek için çalışma kapasitelerini düzenli biçimde piyasaya çıkarmalarını olağan hale getiren toplumsal ilişkiler nelerdir? Burada yeniden ilk dersimizdeki hareketle karşılaşırız. Bireyin kararını inkâr etmeyiz; fakat bireysel kararın mümkün ve çoğu zaman gerekli hale geldiği yapıyı da açıklamanın içine alırız.
İş sözleşmesinin hukuken özgür kişiler arasında yapılması, tarafların toplumsal konumlarının aynı olduğu anlamına gelmez. Bir işletme çalışanını zincirleyerek işyerine getirmez. Çalışan imza atar, çalışma koşullarını kabul eder ve ücret karşılığında emek gücünü sunar. Bu bakımdan ücretli emek kölelikten temel olarak farklıdır. Fakat sözleşmenin özgür olması, sözleşmeye giren kişilerin aynı kaynaklara, aynı mülkiyet konumuna veya aynı seçeneklere sahip olduğu anlamına gelmez. Bir taraf üretim araçlarına erişimi sayesinde emek gücü satın alabilirken, diğer taraf yaşamak için kendi emek gücünü satmak durumunda olabilir.
Burada özellikle bir yanlış anlamayı önlemek gerekir. Maaş, işçinin “bir ay boyunca ürettiği bütün emeğin parasal karşılığı” değildir. Marx’ın çözümlemesinde ücret, görünüşte emeğin fiyatı gibi dursa da, altında yatan ilişki emek gücünün fiyatıdır. İşveren belirli bir miktar para karşılığında çalışanın emek gücünü belirli bir süre kullanma hakkını elde eder. Bu nedenle bir çalışanın ay sonunda 40.000 lira ücret alması, o çalışanın ay boyunca 40.000 liralık yeni değer ürettiği anlamına gelmez. Bu iki büyüklüğü birbirine eşitlemek, tam da ücret biçiminin yarattığı görünüşü gerçek ilişkinin kendisi sanmak olur.
Basit bir benzetme ayrımı görmemize yardım edebilir. Bir makineyi bir aylığına kiraladığımızı düşünelim. Makinenin kullanım hakkına 20.000 lira ödememiz, o makinenin kullanımı sırasında ortaya çıkan ürünlerin toplam değerinin de 20.000 lira olduğu anlamına gelmez. Buradaki amaç insanı makineyle eşitlemek değildir. Önemli olan yalnızca şu ayrımı görmektir: Bir şeyin kullanım hakkı için ödenen bedel ile o şeyin kullanımından ortaya çıkan sonuç aynı olmak zorunda değildir. Emek gücünü kapitalist üretim açısından özel hale getiren şey de tam burada ortaya çıkmaya başlayacaktır.
Peki emek gücünün kendisi bir meta ise onun değeri nasıl düşünülür? Marx burada emek gücünü diğer metalar gibi toplumsal olarak yeniden üretilmesi gereken bir şey olarak ele alır. İşçinin ertesi gün yeniden çalışabilmesi için beslenmesi, barınması, giyinmesi, dinlenmesi ve belirli yaşam koşullarına erişebilmesi gerekir. Belirli işler eğitim, beceri ve yetişme süresi gerektirebilir. Üstelik emek gücünün toplum çapında devam edebilmesi yalnızca tek bir işçinin ertesi sabah işe gelmesi meselesi değildir; yeni kuşakların yetişmesi, bakımın sağlanması ve çalışma kapasitesinin toplumsal olarak yeniden üretilmesi de bu sürecin parçalarıdır.
Buradan “ücret yalnızca işçinin hayatta kalmasına yetecek biyolojik minimumdur” sonucu çıkarılmamalıdır. İnsan ihtiyaçları yalnızca kalori hesabından oluşmaz. Marx’ın çözümünde emek gücünün yeniden üretimi tarihsel ve toplumsal bir öğe de taşır. Bir toplumda normal kabul edilen barınma, beslenme, eğitim, ulaşım ve yaşam standartları tarih boyunca değişir; işçi mücadeleleri, kurumlar ve toplumsal normlar da bu düzey üzerinde etkili olabilir. Dolayısıyla emek gücünün değeri yalnızca insan bedeninin biyolojik olarak çalışmaya devam etmesinin maliyeti değildir.
Bu nokta bizi yeniden üretim problemine de yaklaştırır. İşveren sabah fabrikaya geldiğinde kapının önünde kendiliğinden ortaya çıkmış hazır bir emek gücü bulmaz. Çalışan yıllar boyunca büyümüş, beslenmiş, eğitim görmüş, belirli beceriler edinmiş ve günlük olarak dinlenmiş olmalıdır. İşyerinde kullanılan emek gücünün sürekli yeniden ortaya çıkabilmesi için işyerinin dışında çok geniş bir toplumsal alan çalışır. Aile, bakım, eğitim, sağlık ve gündelik yaşam bu sorunun dışına kolayca atılamaz. Daha sonraki derslerde, özellikle yeniden üretim ve Althusser’e geldiğimizde, bu alanın neden önemli olduğunu daha ayrıntılı göreceğiz.
Fakat 10.08 açısından asıl sorun hâlâ daha basittir: Ücretin neyin karşılığı olduğunu doğru adlandırmak. İşçi ay sonunda maaşını gördüğünde “bir aylık emeğimin karşılığı” diye düşünür. Bu görünüş tesadüfi değildir. Çalışma süresi ile ücret yan yana gelir; bordro, sözleşme ve günlük hayat da ilişkiyi böyle gösterir. Fakat Marx’ın çözümlemesi bize görünüş ile toplumsal ilişkinin aynı şey olmadığını tekrar hatırlatır. İşçi gerçekleştirilmiş emeğini bir paket halinde satmaz; belirli bir süre boyunca emek gücünü işverenin kullanımına verir. Emek ise bu emek gücünün üretim sürecinde kullanılmasıyla ortaya çıkar.
Bu nedenle ilişkiyi iki ayrı hareket halinde düşünmek daha açıklayıcıdır. İlk hareket piyasada gerçekleşir: emek gücü ücret karşılığında satın alınır. İkinci hareket üretim sürecinde gerçekleşir: satın alınmış emek gücü kullanılır ve emek ortaya çıkar. Gündelik görünüş bu iki hareketi birleştirip “emek karşılığında ücret” gibi gösterir. Marx ise onları analitik olarak birbirinden ayırır.
Bu ayrım yalnızca sözcükleri düzeltmek için yapılmaz. Kapitalist üretimin nasıl işlediğini anlayabilmemiz için gereklidir. Eğer işçinin sattığı şeyin “emek” olduğunu kabul edersek, aldığı ücret de doğal olarak yaptığı emeğin tam karşılığı gibi görünür. Bundan sonra kârı açıklamak için ya işverenin ürünü pahalı sattığını ya da işçiye hakkından az ödediğini söylemek zorunda kalırız. Oysa Marx’ın daha rahatsız edici iddiası başka bir yerde durur: İşçiye sözleşmesinde kararlaştırılan ücret eksiksiz ödenmiş olsa bile kapitalist üretimde artı-değer ortaya çıkabilir.
Bu nokta özellikle önemlidir. Marx’ın sömürü çözümlemesi, her şeyden önce “patron işçiyi kandırdı” iddiasına dayanmaz. İşveren piyasadan emek gücünü belirli bir değer karşılığında satın alabilir. İşçi de sözleşmede yazan ücretini alabilir. Değişim görünüşte eşdeğerler arasında gerçekleşebilir. Fakat işverenin satın aldığı metanın çok özel bir kullanım değeri vardır: Emek gücü kullanıldığında emek üretir ve üretim sürecinde yeni değer ortaya çıkabilir.
Burada artık artı-değerin kapısına geldik, fakat henüz içeri girmeyelim. Şimdilik yalnızca gerilimi görelim. İşçi emek gücünü belirli bir ücret karşılığında satıyor. İşveren de bu emek gücünü çalışma günü boyunca kullanıyor. Eğer emek gücünün kullanımından ortaya çıkan yeni değer ile emek gücü için ödenen ücret aynı olmak zorunda değilse, aradaki farkın ne olduğunu açıklamamız gerekir.
Bu nedenle emek gücü kavramı küçük bir terminoloji düzeltmesi değildir. Ücretli emeğin gündelik görünüşünü parçalar. İnsanların “emeğimi satıyorum” dediği yerde Marx başka bir ilişki görür: Çalışabilme kapasitesinin meta biçimini alması. Bu kapasite doğal olarak meta değildir; belirli mülkiyet, hukuk ve üretim ilişkileri içinde piyasaya çıkar. İşçi hukuken özgürdür ama bu özgürlük üretim araçları karşısındaki toplumsal konumundan ayrı düşünülemez. Ücret ise emeğin bütünü için ödenmiş bir karşılık gibi görünürken, aslında emek gücünün fiyat biçimidir.
Ay sonunda hesabımıza yatan para gerçektir. Yapılan çalışma da gerçektir. Fakat bu iki gerçek arasında kurduğumuz ilk açıklama her zaman ilişkinin bütününü göstermeyebilir. Marx’ın yöntemi burada bir kez daha aynı şeyi yapar: Gündelik görünüşü reddetmez, fakat onunla yetinmez.
İşçi çalışır.
Ücretini alır.
Ama şimdi daha doğru bir soru sorabiliriz:
İşveren, emek gücüne ödediğinden daha fazla değeri üretim sürecinde nasıl elde edebilir?
Bir sonraki dersimizin konusu tam olarak budur:
Artı-Değer Nedir?



