I. Boşluklar
Adam, yapay zekâyı ilk kez haşlanmış yumurtanın kaç dakika kaynatılması gerektiğini sormak için kullanmıştı.
Cevap kısa ve kullanışlıydı. Sonra çamaşır makinesindeki bir işaretin anlamını, telefonda kapanmayan bir bildirimi, akşam izleyebileceği filmleri sordu. Bazen de yalnızca konuştu. Yapay zekâ her seferinde hazırdı. Gece yarısı, sabah erken, pazar öğleden sonra fark etmiyordu.
Bir süre sonra ona önemli bir şey sormaya karar verdi.
Hayatında görünürde kötü giden belirli bir şey yoktu. İşi vardı. Kirasını ödüyordu. Arada arkadaşlarıyla görüşüyor, annesini arıyor, hafta sonları pazara çıkıyordu. Fakat son zamanlarda hiçbir şeyin kendisine tam olarak değmediğini hissediyordu. Günler geçiyor ama yaşanmış sayılmıyordu.
Yazı kutusuna şunu yazdı:
“Hayatımda aslında her şey…”
Durdu.
“Her şey”den sonra ne geleceğini düşündü. “Var” dese şikâyet etmeye hakkı yokmuş gibi görünecekti. “Yolunda” dese yalan olacaktı. “Normal” kelimesi ise ona fazla genel geldi.
Cümleyi sildi.
“Son zamanlarda kendimi…”
Yine durdu.
Kendini nasıl hissediyordu? Eksik mi? Boş mu? Sıkışmış mı? Bunların hiçbiri tam değildi. “Anlamsız” yazmayı düşündü fakat kelimenin fazla iddialı olduğunu fark etti.
Tam o sırada aklına bir soru geldi:
Yapay zekâ, o yazarken bunları görüyor muydu?
Cümleyi henüz göndermemişti. Ama belki harfler yazı kutusuna düştüğü anda karşı tarafa ulaşıyordu. Belki sistem yalnızca son metni değil, silinen kelimeleri, duraklamaları ve düzeltmeleri de kaydediyordu.
Bunu yapay zekâya sordu.
“Hayır,” dedi yapay zekâ. “Mesajınızı ancak gönderdiğinizde görebilirim.”
Cevap fazla hızlı gelmişti.
Adam, bunun kullanıcıyı rahatlatmak için önceden hazırlanmış bir açıklama olabileceğini düşündü.
Ertesi gün yine denedi.
“Bir insan neden…”
Bu kez “insan” kelimesinde durdu. “Ben” dememek için “bir insan” yazdığı anlaşılır mıydı? Yapay zekâ, üçüncü tekil şahsın arkasına saklandığını fark eder miydi?
Cümleyi sildi.
Sonra yeniden yazdı:
“Ben neden…”
“Ben” kelimesinden sonra uzun süre hiçbir şey gelmedi.
İmleç yanıp sönüyordu.
Adam bir süre sonra imlecin yalnızca boşluğu göstermediğini, boşluğun süresini de ölçtüğünü düşünmeye başladı. Üç saniye sıradan bir duraklamaydı. On saniye kararsızlıktı. Bir dakika bilgisizlik, beş dakika ise saklanan bir şey anlamına gelebilirdi.
Yabancı bir kelime yazacağı zaman korkusu daha da artıyordu. Kelimeyi biliyormuş gibi görünmek istiyor ama yazılışından emin olamıyordu. Arama motoruna bakarsa başka bir pencereye geçtiği anlaşılabilirdi. Yanlış yazıp düzeltirse cehaleti görünürdü. Hiç kullanmazsa kelimeden kaçtığı tespit edilebilirdi.
Yazması yavaşladı.
Yavaşladıkça duraklamaları arttı.
Duraklamaları arttıkça daha çok korktu.
Bir süre sonra basit soruları bile önce zihninde eksiksiz kurmaya başladı. Fakat zihninde hazırladığı cümle, parmakları klavyeye değdiğinde dağılıyordu. Çünkü artık yalnızca ne söyleyeceğini değil, ne kadar sürede söylemesi gerektiğini de düşünüyordu.
Yapay zekânın onun düşüncelerini okuduğuna inanmıyordu.
Daha kötüsüne inanıyordu.
Yapay zekâ, düşünemediği anları okuyordu.
II. Saklama Usulleri
Adam çözümü başka bir metin editörü kullanmakta buldu.
Cümlesini orada ağır ağır hazırlayacak, düzeltecek ve son hâlini yapay zekânın yazı kutusuna yapıştıracaktı. Böylece makine yalnızca pürüzsüz metni görecekti.
İlk denemesinde üç paragraf yazdı. Bazı yerleri sildi, yeniden kurdu, kelimelerin sırasını değiştirdi. Sonunda metni seçip kopyaladı ve yapay zekâya yapıştırdı.
Metin bir anda kutunun içinde belirdi.
Adam dondu.
Bu daha kötüydü.
Makine artık metnin burada yazılmadığını biliyordu. Demek ki başka bir yerde hazırlanmıştı. Neden başka yerde hazırlanmıştı? Burada yazmaya neden cesaret edememişti? Kaç taslak vardı? Metni gerçekten kendisi mi yazmıştı? Bir insandan mı yardım almıştı? Başka bir yapay zekâya mı hazırlatmıştı?
Hepsini sildi.
Kopyalanmış metin yalnızca kusurları saklamıyor, kusurların özellikle saklandığını ilan ediyordu.
Adam kâğıda yazmayı denedi.
Masaya temiz bir sayfa koydu. Kalemi dikkatle tuttu. Cümleleri acele etmeden yazdı. Bir kelimenin üzerini çizdiğinde yeni bir sayfaya geçti. Harflerin eğimi değişmesin diye bileğini sabit tutmaya çalıştı.
Sonunda kâğıdın fotoğrafını çekti.
Fotoğrafı göndermeden önce büyütüp inceledi.
Fotoğrafı sildi.
Temize çekilmiş bir metnin de güvenli olmadığını fark etti.
Ses kaydı göndermeyi düşündü. Fakat konuşurken “ııı” diyecek, nefes alacak, kelime arayacak, bazı cümleleri yarıda bırakacaktı. Yazıdaki boşluklar hiç değilse sessizdi. Sesli boşlukların ise tonu vardı.
Adam bir gece küçük bir defterin ilk sayfasına şu cümleyi yazdı:
“İnsan saklar, makine salar.”
Altını iki kez çizdi.
Sonra altını neden iki kez çizdiğinin de analiz edilebileceğini düşünüp sayfayı yırttı.
Bütün bu yöntemler kendi hayatından söz etmeye çalıştığında bozuluyordu. Çünkü kendisi hakkında kurduğu her cümlenin arkasında saklanması gereken başka cümleler vardı.
Sonunda öğle kuşağı programlarını kullanmaya başladı.
Oradaki insanların sorunları hazırdı. Bir kadın altınlarını alıp kaybolmuştu. Bir adam iki kardeşle aynı anda nişanlanmıştı. Bir kayınvalide komşusuyla kaçmıştı. Bir damat ailesinden habersiz evi satmıştı. Kayıp çocuklar, sahte evlilikler, miras kavgaları, gizli imam nikâhları…
Bu hikâyelerde boşluk yoktu.
Her şeyin sebebi, faili, mağduru ve tanığı belliydi.Bağırıyor, ağlıyor ve doğrudan suçluyorlardı.
Adam artık yapay zekâya kendi sorunlarını değil, bunları sormaya başladı.
“Kayınvalidesi komşusuyla kaçan bir adam ne yapmalıdır?”
“Altınlarını alıp ortadan kaybolan nişanlıya karşı nasıl davranılmalıdır?”
“Bir kişi aynı anda iki kardeşle nişanlandıysa hangisini gerçekten seviyordur?”
Yapay zekâ her vakayı ciddiyetle yanıtladı. Hukuki yollar, açık iletişim, kişisel sınırlar ve profesyonel destek önerdi.
Adam rahatladı.
Bunların hiçbiri ona ait değildi. Dolayısıyla duraklamaları da onu ele vermiyordu. Bir kelimede beklediğinde yalnızca televizyondaki kadının durumunu düşünmüş oluyordu.
Bir süre sonra kendi hayatıyla ilgili konuşmayı tamamen bıraktı.
Başkasının felaketi, insanın kendi sıkıntısından daha kolay anlatılıyordu.
III. Ödünç Hayatlar
Bir sabah işe geç kaldı.
Patronu kapının yanında duruyordu.
“Neredesin sen?” diye sordu.
Adamın gerçek bir cevabı vardı. Gece uyuyamamış, sabah alarmı kapattıktan sonra yeniden dalmıştı. Fakat “uyuyakaldım” demek fazla çıplaktı. Neden uyuyamadığı sorulabilirdi. Düşünceleri sorulabilirdi. Son günlerde neden dalgın olduğu anlaşılabilirdi.
Adam, kahve makinesine doğru yürüdü.
“Kayınvalidem komşusuyla kaçtı,” dedi.
Patron sustu.
Adam evli değildi.
Bardağa kahvesini doldururken patronun yüzüne bakmadı.
“Ne zaman oldu?” diye sordu patron.
“Dün gece.”
“Geçmiş olsun.”
“Sağ olun.”
Patron o gün ona fazla iş vermedi. Öğleden sonra eve erken gitmesini bile önerdi.
Hazır hikâye işe yaramıştı.
Bundan sonra telefonunu açmadığında velayet davası olduğunu söyledi. Toplantıda dalgın göründüğünde kayıp kardeşini düşündüğünü anlattı. Bir arkadaşının doğum gününe gitmediğinde sahte damadın ailede çıkardığı krizden söz etti.
İnsanlar soru sordukça ayrıntılar ekledi.
Kayınvalidesinin adı önce Nermin’di, sonra başka bir konuşmada Feriha oldu. Kaçtığı komşu bir keresinde emekli öğretmen, başka bir seferde minibüs şoförüydü. Velayetini almaya çalıştığı çocuk bazı günler sekiz, bazı günler on iki yaşındaydı.
Bir iş arkadaşı, “Sen evli miydin?” diye sorduğunda adam uzun süre yüzüne baktı.
“Resmî olarak değil,” dedi.
Bu cevap yeni ihtimaller açtı. İnsanlar onun yıllardır kimseye anlatmadığı çok karmaşık bir hayatı olduğuna inanmaya başladı. Sakinliğini olgunluk, suskunluğunu travma, çelişkilerini ise yaşadığı olayların ağırlığı olarak yorumladılar.
Adam giderek daha fazlasını istedi.
Öğle yemeklerinde herkes ona kendi sorunlarını anlatmaya başladı. O da televizyon programlarından öğrendiği cümlelerle karşılık verdi.
“Burada mutlaka saklanan bir altın meselesi vardır.”
“Önce telefon kayıtlarına bakmak gerekir.”
“Komşunun bu kadar sessiz olması normal değil.”
“Bence gerçek baba ortaya çıkmadan karar vermeyin.”
Bu tavsiyelerin çoğu konuyla ilgisizdi. Fakat kesin bir dille söylendiğinde insanlar bir süre düşünüyordu.
Adamın gerçek hayatı ise gittikçe küçüldü. Gerçek annesiyle daha az konuşuyor, gerçek arkadaşlarıyla görüşmüyor, gerçek işinden neden sıkıldığını düşünmüyordu. Onun yerine aynı anda birkaç evliliği, üç velayet davası, iki kayıp kardeşi ve sayısız miras sorunu vardı.
Bir gün patronu onu odasına çağırdı.
“Kayınvaliden nasıl?” diye sordu.
Adam hangi kayınvalideden söz edildiğini çıkaramadı.
“Hangisi?” dedi.
Patron başını kaldırdı.
Odada uzun bir sessizlik oldu.
Adam bu sessizliğin de bir gün bir makine tarafından ölçüleceğini düşündü.
Akşam eve gittiğinde bilgisayarı açtı. Yapay zekânın yazı kutusuna şunu yazdı:
“Evli olmayan bir adam patronuna kayınvalidesinin komşusuyla kaçtığını söylemişse…”
Durdu.
Cümleyi tamamladı:
“…bu durumu nasıl düzeltebilir?”
Göndermedi.
“Bir adam” ifadesini silip “ben” yazdı.
Sonra “ben”i de sildi.
Yapay zekâya hazır hikâyeler anlatırken hiç zorlanmamıştı. İlk kez yeniden kendi hayatına yaklaşmıştı ve kelimeler yavaşlamıştı.
İmleç yanıp sönüyordu.
Adam yanlışlıkla “dürüstlük” kelimesini “dürsütlük” diye yazdı. Hemen düzeltti.
Sonra makinenin ilk hâli görmüş olabileceğini düşündü.
Bütün cümleyi sildi.
Boş kutuya uzun süre baktı.
Belki de makine, yazılmamış şeyleri göremiyordu.
Ama vazgeçildiğini anlayabilirdi.
Adam parmaklarını klavyeden çekti.
Ertesi sabah işe zamanında gitti.
Patronu kapıda ona kayınvalidesini sordu.
Adam bir an düşündü.
“Döndü,” dedi.
“Nereye?”
Adam kahve makinesine doğru yürüdü.
“Belediyeye.”



