Gündelik dilde sermaye dendiğinde akla genellikle büyük miktarda para gelir. Bir insanın banka hesabında milyonlarca lirası varsa “sermayesi var” deriz; bir şirketin kasasındaki para, binaları, makineleri ve araçları da sermayesinin parçaları olarak düşünülür. Bu kullanım bütünüyle anlamsız değildir. Fakat Marx’ın çözümlemesinde sermayeyi yalnızca sahip olunan para veya mal miktarıyla tanımlamak, asıl toplumsal ilişkiyi gözden kaçırır. Çünkü aynı para farklı biçimlerde kullanılabilir; aynı makine farklı toplumsal ilişkilerin parçası olabilir. Marx’ın sorusu bu nedenle “Ne kadar para sermaye sayılır?” değil, “Para hangi hareket ve toplumsal ilişki içinde sermayeye dönüşür?” sorusudur.
Bir insanın kasasında bir milyon lira bulunduğunu düşünelim. Bu para yıllarca orada durabilir. Sahibi isterse onunla ev alabilir, seyahate çıkabilir, tüketim malları satın alabilir veya hiçbir şey yapmadan saklayabilir. Para büyüktür, servettir; fakat yalnızca miktarından dolayı Marx’ın kavramsal anlamında sermaye haline gelmez. Sermayeyi anlayabilmek için paranın yalnızca ne olduğuna değil, ne yaptığına ve hangi ilişkinin içinde hareket ettiğine bakmamız gerekir.
Bunu önceki para dersimizde gördüğümüz basit meta dolaşımından başlayarak görebiliriz. Bir üretici elindeki ürünü satar, para elde eder ve bu parayla ihtiyacı olan başka bir ürünü satın alır. Marx bu hareketi basitleştirerek şöyle gösterir:
M – P – M
Burada ilk meta satılır, para aracı olur ve sonunda başka bir kullanım değerine ulaşılır. Bir kişi zeytinyağı satıp aldığı parayla ayakkabı satın alabilir. Hareketin amacı başlangıçtaki değeri büyütmek değil, bir kullanım değerini başka bir kullanım değeriyle dolaylı olarak değiştirmektir. Para bu süreçte dolaşımı mümkün kılan ara biçimdir.
Sermayenin hareketinde ise başlangıç noktası değişir:
P – M – P′
Bu kez hareket para ile başlar. Para kullanılarak metalar satın alınır ve süreç sonunda yeniden paraya dönülür. Fakat ikinci para başlangıçtakiyle aynı miktarda olsaydı hareketin kapitalist açısından pek anlamı kalmazdı. Bu nedenle Marx ikinci parayı P′ ile gösterir: başlangıçtaki para artı bir fazlalık.
İlk bakışta bunu ticaretle açıklamak kolay görünür. Bir kişi 100 liraya aldığı ürünü 120 liraya satmıştır; başlangıçta 100 lirası varken sonunda 120 lirası vardır. Fakat bir önceki derste karşılaştığımız sorun burada yeniden ortaya çıkar. Bir tüccar başka birinden daha ucuza alıp daha pahalıya satarak kazanç sağlayabilir, fakat bütün bir toplumdaki değerin sürekli genişlemesini yalnızca insanların birbirlerine pahalı satış yapmalarıyla açıklayamayız. Dolaşım, değerin sahipleri arasındaki dağılımını değiştirebilir; fakat Marx’ın asıl sorusu yeni değerin nerede üretildiğidir.
Bu nedenle P – M – P′ hareketinin ortasındaki M kutusunu açmamız gerekir. Kapitalist parasıyla yalnızca satmak üzere hazır ürünler satın almaz. Üretim araçları, hammaddeler, makineler ve enerji satın alır; bunların yanında bir başka meta daha piyasadan alınır: emek gücü.
Hareket böylece daha açık hale gelir:
Para → üretim araçları + emek gücü → üretim → yeni metalar → daha fazla para
10.08’de emek ile emek gücünün neden aynı şey olmadığını görmüştük. İşçi tamamlanmış emeğini değil, belirli bir süre boyunca çalışabilme kapasitesini satar. 10.09’da ise bu ayrımın neden gerekli olduğunu gördük: emek gücü üretim sürecinde kullanıldığında kendi değerinden daha fazla yeni değer yaratabilir. Artı-değerin ortaya çıkmasını mümkün kılan tam da bu özgül kullanım değeridir.
Şimdi bu iki dersin sermaye kavramı açısından neden gerekli olduğu daha açık hale gelir. Para üretim araçları ve emek gücü satın almak üzere dolaşıma girdiğinde, emek gücü üretimde kullanıldığında, artı-değer üretildiğinde ve üretilen metalar yeniden paraya çevrildiğinde başlangıçtaki değer yalnızca biçim değiştirmemiş, genişlemiş olur.
Bu nedenle Marx açısından sermayeyi yalnızca para olarak tanımlamak yeterli değildir. Daha doğru bir ifadeyle sermaye, kendisini genişletmeye yönelen değerin hareketidir.
Burada “hareket” sözcüğü önemlidir. Sermaye bir kez sahip olunan ve sonra olduğu yerde duran bir nesne değildir. Para metaya dönüşür; üretim sürecinden geçer; ürün yeniden metaya dönüşür; meta satılır ve para biçimine geri döner. Daha sonra bu para yeniden aynı döngüye sokulabilir. Dolayısıyla sermayenin varlığı yalnızca bir noktadaki servete değil, bu dönüşümlerin sürekliliğine bağlıdır.
Bu yüzden bir para yığınının fotoğrafını çekerek sermayenin fotoğrafını çekmiş olmayız. Aynı şekilde bir fabrikanın fotoğrafını çekmek de tek başına yeterli değildir. Fabrika binası, makineler veya kamyonlar kendi fiziksel özelliklerinden dolayı sermaye değildir. Onların sermaye haline gelmesi, belirli üretim ilişkileri içinde kullanılmalarına bağlıdır.
Bir traktörü düşünelim. Küçük bir üretici traktörü kendi toprağını işlemek ve kendi üretimini sürdürmek için kullanabilir. Aynı model traktör başka bir yerde ücretli emek kullanan, ürününü piyasaya sunan ve üretim sürecini değer genişletmek amacıyla örgütleyen bir işletmenin parçası olabilir. Traktörün motoru, tekerlekleri ve teknik özellikleri değişmemiştir. Değişen, içinde bulunduğu toplumsal ilişkidir.
Benzer biçimde bir bilgisayar evde kişisel kullanım aracı olabilir. Aynı bilgisayar bir şirkette ücretli çalışanın üretim aracına dönüşebilir. Bir bina insanların yaşadığı ev olabilir veya ücretli emeğin örgütlendiği bir işyerine dönüşebilir. Bir nesnenin fiziksel biçimi bize onun toplumsal işlevini tek başına söylemez.
Bu nedenle “sermaye üretim araçlarıdır” demek de eksik kalır. Üretim araçları insanlık tarihi boyunca vardı. İnsanlar kapitalizmden çok önce toprak, atölye, alet, gemi ve çeşitli makineler kullandılar. Marx’ın kapitalist sermayeyle ilgili sorusu üretim aracının varlığı değil, üretim aracının emek gücüyle hangi ilişki içinde birleştiğidir.
Bu nokta bizi mülkiyete yaklaştırır. Üretim araçlarına erişimin belirli ellerde toplanması ile başka insanların yaşamlarını sürdürebilmek için emek güçlerini piyasada satmaları arasında bir ilişki vardır. Ancak bunu burada tamamen açmayacağız. “Mülkiyet Nedir?” dersinde mülkiyetin yalnızca bir tapu veya hukuki sahiplik belgesi olmadığını; üretim araçları üzerinde karar verme, denetim ve ürün üzerinde tasarruf ilişkilerini de içerdiğini daha ayrıntılı ele alacağız.
Sermayeyi para yığını olarak görmenin başka bir sonucu da kapitalizmi zengin insanlar üzerinden açıklamaktır. Bu bakışta toplum ikiye ayrılmış gibi görünür: çok parası olanlar ve az parası olanlar. Oysa büyük servetler kapitalizmden çok önce de vardı. Kralların hazineleri, aristokratların toprakları, tüccarların servetleri ve büyük altın stokları tarih boyunca görüldü. Eğer sermaye yalnızca büyük servet demek olsaydı kapitalizmin tarihsel özgüllüğünü açıklamak güçleşirdi.
Bu, kapitalizm öncesinde hiçbir sermaye biçiminin bulunmadığı anlamına gelmez. Ticari sermaye ve faiz getiren para gibi biçimler çok eski dönemlerde de görülebilir. Ancak Marx’ın kapitalist üretim tarzını çözümlediği yerde belirleyici hale gelen şey, değerin genişlemesinin ücretli emek ve üretim süreciyle sistematik biçimde birleşmesidir. Para, üretim araçlarını ve emek gücünü bir araya getirerek artı-değer üretiminin örgütleyici biçimi haline gelir.
Burada kapitalistin kişisel serveti ile sermaye arasında da ayrım yapmak gerekir. Bir işletme sahibi kazandığı paranın bir bölümünü kişisel tüketimi için harcayabilir. Ev, otomobil, yemek veya seyahat için harcanan para onun servetinden çıkabilir; fakat bu harcama kendi başına sermayenin genişleme hareketi değildir. Aynı para yeni makineler, hammaddeler veya emek gücü satın almak üzere üretime yeniden sokulduğunda farklı bir işlev kazanır.
Bu nedenle kapitalist üretimde yeniden yatırım önemli hale gelir. Üretilen fazlanın tamamının kişisel tüketimde harcanması ile bir bölümünün yeniden üretime sokulması aynı şey değildir. Sermayenin genişleyebilmesi için değerin yeniden sürece girmesi gerekir. İşletme yeni makineler alabilir, daha fazla çalışan istihdam edebilir, üretim alanını genişletebilir veya üretkenliği artıracak teknolojilere yatırım yapabilir.
Burada gündelik açıklama yeniden kişisel psikolojiye kayabilir: “Kapitalist daha fazla para istediği için sürekli büyümeye çalışıyor.” Elbette insanlar daha fazla servet isteyebilir. Açgözlülük gerçek bir insani davranıştır. Fakat Marx’ın açıklaması bununla yetinmez. Çünkü kapitalistin hareketini yalnızca kişisel arzusundan çıkarırsak kapitalist üretimin sistematik özelliklerini açıklayamayız.
Bir işletme sahibi “Artık büyümek istemiyorum; aynı biçimde üretmeye devam edeceğim” diyebilir. Fakat rakipleri yeni teknoloji kullanmaya, maliyetlerini düşürmeye, üretkenliklerini artırmaya veya yeni pazarlara açılmaya devam ederse bu kişisel kararın sınırları ortaya çıkar. Aynı miktarda emekle daha çok ürün üreten veya daha düşük maliyetle çalışan rakipler karşısında işletme pazar kaybedebilir. Böylece rekabet, yatırım ve üretkenlik artışı yalnızca kapitalistin kişisel hırsından değil, sermayenin yeniden üretildiği ilişkilerden kaynaklanan baskılar haline gelir.
Bu, kapitalistin hiçbir iradesi olmadığı anlamına gelmez. Yapısal açıklama insanları kuklaya çevirmek değildir. Kapitalistler farklı kararlar verebilir, işletmeler farklı stratejiler izleyebilir, bazıları kapanmayı veya küçülmeyi seçebilir. Fakat bu kararların verildiği alan sınırsız değildir. Kapitalist de belirli bir toplumsal konum içinde hareket eder.
Burada 10.01’deki başlangıç sorumuza bir kez daha dönmüş oluruz. Toplumu insanların kişiliklerinden açıklamaya çalışmak yerine, insanların hangi ilişkiler içinde belirli davranışlara yöneldiğini araştırıyoruz. İşçiyi yalnızca “çalışmak isteyen birey”, kapitalisti de yalnızca “para kazanmak isteyen birey” olarak düşünürsek kapitalist üretimin yapısını göremeyiz. Her iki özne de tarihsel olarak kurulmuş üretim ilişkileri içinde belirli konumları işgal eder; fakat bu konumlar birbirine eşit değildir. Üretim araçlarının denetimi, emek gücünün satın alınması ve artı-değer üzerinde tasarruf imkânı açısından açık bir asimetri vardır.
Bu nedenle sermayeyi bir kişinin özelliği olarak düşünmek de yanıltıcıdır. “Sermayedar” dediğimiz kişi sermayeyi bedeninde taşımaz. Onu sermayedar yapan şey belirli bir mülkiyet ve üretim ilişkisi içindeki konumudur. Aynı şekilde işçinin “işçi” oluşu da kişiliğinin doğal bir özelliği değildir; emek gücünü satmak zorunda olduğu veya sattığı toplumsal konumla ilgilidir.
Buradan sınıf meselesine giden yol da açılır. Fakat sınıfı henüz gelir seviyesine veya yaşam tarzına indirgememeliyiz. Bir kişinin ne kadar para kazandığı önemlidir, ancak Marx açısından sınıfsal konumu yalnızca aylık gelir rakamından çıkarılamaz. “Sınıf Nedir?” ve “Sınıf Sadece Gelir Grubu mudur?” derslerinde bu konumların üretim ilişkileriyle nasıl bağlantılı olduğunu ayrıca ele alacağız.
Sermaye kavramında başka bir ayrım daha gereklidir: sermaye ile kâr aynı şey değildir. Kâr, kapitalist ekonomide artı-değerin aldığı görünüş biçimlerinden biridir; sermaye ise değerin kendisini genişleterek yeniden üretme hareketini ifade eder. Bir işletmenin belirli bir yıl kâr etmemesi, elindeki makinelerin ve parasının aniden başka bir toplumsal düzene ait hale geldiği anlamına gelmez. Sermaye döngüsü kesintiye uğrayabilir, zarar ortaya çıkabilir, yatırımlar başarısız olabilir. Sermayenin değerlenmeye yönelmesi, her sermayenin mutlaka başarılı biçimde değerleneceği anlamına gelmez.
Bu ayrım bizi “sermaye kendi kendine para üretir” gibi başka bir görünüşten de korur. Para bankada durur ve faiz getirir; yatırım yapılır ve getiri elde edilir; şirket hissesi değer kazanır. Gündelik dilde bu süreçleri anlatırken “para para kazandırıyor”, “sermaye çalışıyor” gibi ifadeler kullanırız. Böylece toplumsal ilişkinin sonucu giderek paranın doğal özelliğiymiş gibi görünmeye başlayabilir.
Oysa para kendi başına çalışmaz. Makine kendi başına artı-değer üretmez. Hammadde kendi başına değerini genişletmez. Bunların hepsi belirli üretim ilişkileri içinde canlı emekle birleşir ve kapitalist değerlenme sürecinin parçaları haline gelir.
Tam burada bir sonraki dersimize yaklaşırız. Bir toplumsal ilişki nasıl oluyor da nesnelerin doğal özelliği gibi görünmeye başlayabiliyor? İnsanların üretimde kurdukları ilişkiler neden piyasada metaların, fiyatların ve para miktarlarının kendi aralarındaki ilişkileriymiş gibi karşımıza çıkıyor? Bir şişe zeytinyağının üzerindeki fiyat bizi toprağa, emeğe, mülkiyet ilişkilerine ve üretim sürecine değil de başka fiyatlara doğru götürüyorsa burada yalnızca ekonomik bir hesap mı vardır?
Bu soruları Meta Fetişizmi dersinde açacağız.
Şimdilik sermaye hakkında daha temel bir noktayı korumamız yeterlidir. Büyük miktarda para servet olabilir; fakat her para sermaye değildir. Makine üretim aracı olabilir; fakat her makine kendi başına sermaye değildir. Bir fabrika binası fiziksel bir nesnedir; fakat onun sermaye haline gelişi binanın betonundan değil, içinde örgütlenen toplumsal ilişkiden kaynaklanır.
Sermayenin ayırt edici hareketi, başlangıçtaki değerin üretim ve dolaşım sürecinden geçerek daha büyük değer halinde geri dönmesidir. Bu hareket emek gücünün meta haline gelmesini, üretim araçlarının belirli mülkiyet ilişkileri içinde kullanılmasını ve artı-değerin yeniden üretim sürecine bağlanmasını gerektirir.
Bu nedenle sermayenin fotoğrafını çekmek isteseydik kasadaki banknotları çekmek yeterli olmazdı. Bir fabrikanın kapısını, bir bilgisayarı veya bir kamyonu tek başına görüntülemek de yeterli olmazdı.
Asıl fotoğraflanması gereken şey, bunların arasındaki hareket olurdu:
Para üretim araçlarına ve emek gücüne dönüşür. Emek gücü üretimde kullanılır. Yeni metalar ve artı-değer ortaya çıkar. Metalar yeniden paraya çevrilir. Değer başlangıç noktasına genişlemiş olarak dönmeye ve yeniden harekete geçmeye çalışır.
Sermaye bu nedenle yalnızca sahip olunan bir şey değildir.
Sermaye, belirli toplumsal ilişkiler içinde hareket eden ve kendisini genişletmeye yönelen değerdir.
Fakat tam da bu hareket, zamanla sanki paranın, metanın ve sermayenin kendi doğal özellikleriymiş gibi görünmeye başlayabilir.
Bir sonraki dersimizin sorusu buradan doğuyor:
İnsanlar arasındaki toplumsal ilişkiler neden şeyler arasındaki ilişkiler gibi görünür?
Bir sonraki ders:
Meta Fetişizmi.



