Gündelik hayatta “sınıf” dediğimizde akla çoğu zaman ekonomik bir merdiven gelir: alt sınıf, orta sınıf, üst sınıf. İnsanların maaşına, evine, otomobiline, eğitimine veya tüketim biçimine bakarak onları bu merdivenin bir yerine yerleştiririz. Bu tür sınıflandırmalar bazı amaçlar için kullanılabilir; fakat Marx’ın sınıf dediğinde sorduğu temel soru başka bir yerdedir. Asıl mesele insanların ne kadar kazandığı değil, toplumsal üretim içinde birbirleriyle hangi ilişkiyi kurduklarıdır.
Bir işçinin işçi olması yalnızca düşük veya yüksek ücret almasından kaynaklanmaz. Onu belirleyen temel ilişki, yaşamını büyük ölçüde emek gücünü satarak sürdürüyor olmasıdır. Kapitalisti kapitalist yapan şey de yalnızca zengin olması değildir; üretim araçları üzerinde belirli bir mülkiyet ve denetim kurabilmesi, emek gücü satın alabilmesi ve üretimi artı-değer üretilecek biçimde örgütleyebilmesidir. Sınıf bu nedenle insanların üzerinde taşıdığı doğal bir özellik değil, üretim ilişkileri içindeki konumudur.
Althusser’in Marx okumasında bu ayrım özellikle önemlidir. İşçi sınıfı ile burjuvaziyi önce ayrı ayrı oluşmuş iki takım, sınıf mücadelesini de bu iki takımın daha sonra karşılaşması gibi düşünmemek gerekir. Analizde başlangıç noktası tek tek kişiler değil, onları karşılıklı konumlara yerleştiren üretim ilişkisidir. Ücretli emek ile sermaye arasındaki ilişki aynı anda hem emek gücünü satan hem de onu satın alan konumları üretir. İnsanlar bu konumlara girer, çıkar veya yaşamları boyunca konum değiştirebilirler; fakat sınıf ilişkisini yalnızca kişilerin kimliklerinden çıkaramayız.
Bir küçük işletme sahibi iflas edip ücretli çalışan olabilir. Bir işçi zamanla işletme kurabilir. Bir şirket sahibinin çocuğu mülkiyeti devralabilir. Bunlar sınıfın kişinin değişmez özü olmadığını gösterir. İnsan değişebilir, konumu değişebilir; önemli olan hangi üretim ilişkisi içinde bulunduğudur.
Sınıf bir gelir grubu değildir
Bu nedenle sınıf ile gelir aynı şey değildir. Yüksek ücret alan bir mühendis, kendisinden daha az gelir elde eden küçük bir işletme sahibinden daha fazla kazanabilir. Gelir sıralamasında mühendis yukarıda olabilir; fakat üretim ilişkileri içindeki konumları aynı değildir. Biri temel olarak emek gücünü satmaktadır, diğeri ise küçük ölçekte de olsa üretim araçlarını denetliyor ve başkasının emek gücünü satın alıyor olabilir.
Gelir önemsiz değildir. İnsanların yaşam koşullarını, güvenliğini, tüketim imkanlarını ve toplumsal deneyimini güçlü biçimde etkiler. Fakat tek başına sınıfı açıklamaz. Bu yüzden ileride “işçi sınıfı” dediğimizde “en yoksul insanlar”ı; “burjuvazi” dediğimizde de yalnızca “en zengin insanlar”ı kastetmeyeceğiz.
Aynı nedenle sınıf yaşam tarzı da değildir. Aynı kafeye giden, aynı telefonu kullanan, aynı üniversiteden mezun olan iki insan üretim ilişkileri içinde farklı konumlarda bulunabilir. Tersine, yaşam tarzları birbirinden tamamen farklı iki çalışan aynı temel ücretli emek ilişkisi içinde yer alabilir. Sınıfı insanların görünüşlerinden, kıyafetlerinden veya tüketimlerinden doğrudan okuyamayız.
Bu konuda daha önce meta fetişizminde geliştirdiğimiz bakış işe yarar. Nasıl fiyat etiketi bizi üretim ilişkisinden uzaklaştırıp başka fiyatlarla karşılaştırmaya götürebiliyorsa, sınıf da tüketim göstergelerine çevrilebilir: hangi araba, hangi semt, hangi okul, hangi tatil? Oysa Marx’ın sorusu biraz geride durur: Bu kişi üretim ilişkileri içinde nerede bulunuyor?
Sınıf bir kimlik de değildir
Bir insan ücretli çalışan olabilir ama kendisini “işçi” olarak tanımlamayabilir. “Beyaz yakalı”, “profesyonel”, “orta sınıf”, “uzman” veya yalnızca mesleğinin adıyla kendisini anlatabilir. Bu tanımlar gerçek deneyimlerin parçalarıdır ve küçümsenmemelidir. Fakat kişinin kendisini nasıl tanımladığı, sınıfsal konumunu tek başına belirlemez.
Bir çalışan “Ben işçi değilim” dediğinde iş sözleşmesi ortadan kalkmaz. Bir işveren “Ben patron gibi hissetmiyorum, çalışanlarımla arkadaşım” dediğinde üretim araçları üzerindeki karar yetkisi de ortadan kalkmaz. Özne kendi konumunu farklı biçimlerde yaşayabilir ve adlandırabilir; toplumsal ilişki ise bu öznel tanımdan daha geniştir.
Althusserci yaklaşımın güçlü taraflarından biri budur. Toplumsal ilişkiyi, insanların kendileri hakkında söylediklerinden doğrudan türetmez. Özne gerçek bir ilişkinin içindedir ama o ilişkiyi kendi deneyimi, ideolojisi ve gündelik dili içinde yaşar. Bu nedenle “Ben orta sınıfım” cümlesini reddetmek yerine ikinci bir soru sorarız: Üretim ilişkileri içinde hangi konumu işgal ediyor?
Bu, bilincin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Sınıfsal konum ile sınıf bilinci aynı şey değildir. Aynı konumdaki insanlar kendilerini ortak bir grubun parçası olarak görebilir, örgütlenebilir, sendika kurabilir veya tam tersine birbirleriyle rekabet eden bireyler olarak yaşayabilirler. Sınıf ilişkisi vardır diye ortak sınıf bilinci kendiliğinden ortaya çıkmaz.
Sınıf mücadelesi yalnızca grev değildir
“Sınıf mücadelesi” ifadesi de çoğu zaman yalnızca grev, gösteri veya devrim anlarını çağrıştırır. Fakat sınıflar üretim ilişkisi içinde karşılıklı olarak kuruluyorsa mücadele de yalnızca büyük siyasal çatışmalar başladığında ortaya çıkmaz. Ücretin düzeyi, çalışma gününün uzunluğu, iş güvenliği, üretim temposu, sendikalaşma, işe alma ve çıkarma koşulları, üretkenlik artışının kime yarayacağı gibi meselelerin tamamında bir güç ilişkisi vardır.
Tarafların bunu “sınıf mücadelesi” diye adlandırması gerekmez. “Ücretler çok yüksek”, “çalışanlar geçinemiyor”, “personel bulunmuyor”, “işveren maliyetleri arttı”, “verimlilik düştü” gibi cümlelerin arkasında emek gücünün fiyatı, çalışma koşulları ve üretilen artığın bölüşümü gibi sınıfsal meseleler bulunabilir.
Daha önce artı-değeri incelerken sömürünün işverenin kötü niyetine bağlı olmadığını görmüştük. Aynı şey sınıf ilişkisi için de geçerlidir. Patron işçiden nefret etmek zorunda değildir; işçi de patrona karşı kişisel öfke duymak zorunda değildir. Son derece iyi kişisel ilişkiler kurabilirler. Buna rağmen üretim içinde farklı konumları işgal ederler.
Sınıf bu nedenle ahlaki bir kategori değildir. “İşçi iyi, patron kötü” gibi bir insan sınıflandırması yapmaz. Kişilikleri değil, ilişkileri çözümlemeye çalışır.
Yapı insanları kuklaya çevirmez
Althusser’in yapısal yaklaşımına yöneltilen önemli itirazlardan biri, insanları yalnızca önceden kurulmuş yerlere yerleştirilen taşıyıcılar gibi düşünme tehlikesidir. E. P. Thompson’ın bu hatta yönelttiği eleştirinin değerli tarafı, sınıfın yalnızca yapısal bir konum olmadığını; insanların deneyimleri, mücadeleleri ve örgütlenmeleri içinde tarihsel olarak da oluştuğunu hatırlatmasıdır.
Bu uyarıyı korumak gerekir. Aynı sınıfsal konumda bulunan insanlar her dönemde aynı şekilde davranmazlar. Bazen güçlü sendikalar ve dayanışma biçimleri ortaya çıkar, bazen insanlar birbirlerinden kopuk kalır. Kültür, siyaset, tarihsel deneyim ve örgütlenme bu farklılığın parçalarıdır.
Bu nedenle üretim ilişkisi ile insanların eylemini birbirine karşı koymak gereksizdir. Üretim ilişkisi çatışmanın maddi zeminini oluşturur; insanların bu zeminde ne yapacağı ise otomatik olarak belirlenmiş değildir. Yapı seçeneklerin koşullarını oluşturur ama sonucu önceden yazmaz.
Okul, aile, hukuk ve devlet gibi kurumlar da bu ilişkilerin yeniden üretilmesine katılır. Fakat bu, okulun veya devletin sınıfları tek başına yarattığı anlamına gelmez. İnsanların hangi işlere hazırlandığı, hangi yetkilere ulaştığı ve toplumsal işbölümünde hangi konumlara yöneldiği daha geniş bir üretim ve yeniden üretim düzeninin içindedir. Bu meseleyi ileride ideoloji ve devlet üzerine derslerde daha ayrıntılı ele alacağız.
Şimdilik daha temel ayrımı korumamız yeterlidir. Marx ve Althusser hattında sınıf, insanları gelirlerine göre sıralayan bir cetvel, yaşam tarzı etiketi veya kişinin kendi seçtiği bir kimlik değildir. Üretim ilişkileri içinde, başka insanlara göre işgal edilen tarihsel bir konumdur. Bu konum mülkiyetle, emek gücüyle, üretim üzerindeki denetimle ve toplumsal artığın nasıl üretildiğiyle bağlantılıdır.
Bu yüzden ileride bir yazıda “sınıf” kelimesi geçtiğinde ilk sorumuz şu olmamalıdır:
Ne kadar kazanıyor?
Daha temel soru şudur:
Üretim ilişkileri içinde nerede duruyor?
Gelir, kültür, eğitim, yaşam tarzı ve siyasal kimlik bu konumun nasıl yaşandığını etkileyebilir. Ama onun yerine geçmez.
Sınıf, kısaca, insanların tarihsel üretim ilişkileri içinde birbirlerine göre işgal ettikleri ve mücadele içinde yeniden biçimlenen toplumsal konumdur.
Bu tanım bizi bir sonraki soruya götürüyor. Eğer sınıf gelirle aynı şey değilse, neden gündelik hayatta sınıftan söz ederken neredeyse her zaman gelir basamaklarına dönüyoruz?
Bir sonraki ders:


