Bağlam İkamesi, İdeal Özne ve Sosyalist Deneylerin Sınırları
Bir siyasal sistem yalnızca fabrikaların, mülkiyet ilişkilerinin, devlet kurumlarının ve yasaların toplamından oluşmaz. Aynı zamanda içinde yaşayan insanların kendilerini hangi göstergelerle tarif edebileceklerini, hangi farklılıkları taşıyabileceklerini ve hangi çelişkilerle birlikte yaşamaya devam edebileceklerini düzenleyen bir anlam alanıdır. Bu nedenle bir sistemin dayanıklılığını yalnızca üretim kapasitesi veya siyasal iktidarını koruma gücü üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Sistemin kendi öznesinin ne kadarını taşıyabildiği de aynı ölçüde önemlidir.
Sovyetler Birliği’nin sanatla ilişkisine bu açıdan bakıldığında alışılmış sansür anlatısından daha karmaşık bir problem ortaya çıkar. Mayakovski, Meyerhold ve Şostakoviç’in hikâyeleri basitçe devlet ile rejim karşıtı sanatçı arasındaki çatışmaya indirgenemez. Bu isimlerin bazıları devrimin dışında değil, tam merkezinde yer almış; yeni toplumun kültürel biçimlerini üretmeye çalışmışlardı. Sorun, sisteme karşı olmalarından çok, sisteme bağlı oldukları halde onun giderek belirginleşen ideal öznesine benzememeleriydi. Dolayısıyla asıl sınav, muhalif sanatçıyı bastırmaktan önce, sosyalizme bağlı fakat sosyalizmi devletin öngörmediği biçimlerde yaşayan özneyi taşıyabilmekti.
Bu yazının temel sorusu buradan doğuyor: Bir sosyalist sistem, öznenin sosyalizme kendisinin öngörmediği anlamlar yüklemesine katlanabilir mi? Bu soru yalnızca Sovyet sanat tarihiyle ilgili değildir. Doğu Avrupa’nın sınır rejimlerinden Latin Amerika’daki devrimci kültür politikalarına, Çin’in Yüz Çiçek Kampanyası’ndan Vietnam’ın Đổi Mới sonrasındaki kültürel açılımına kadar farklı sosyalist deneyimler aynı problemi farklı biçimlerde önümüze getirir. Mesele, sosyalizmin ne kadar “özgürlük verdiği” kadar, kendi öznesi tarafından beklenmedik biçimlerde yeniden anlamlandırılmaya ne ölçüde izin verdiğidir.
Sovyet Deneyimi: İdeal Öznenin Daralması
Mayakovski: Taşınması Zor Bir Devrimci
Vladimir Mayakovski bu problemin en çarpıcı örneklerinden biridir. Devrimin şairiydi; Sovyet propaganda çalışmalarına doğrudan katılmış, ROSTA afişleri üretmiş ve yeni toplum için yeni bir dil aramıştı. Buna karşılık Tahtakurusu ve özellikle Hamam gibi son dönem oyunlarında bürokrasiyi, kariyerizmi ve Sovyet gündelik hayatında oluşan yeni ayrıcalıkları hicvediyordu. 1929–30 döneminde bu eserlerin sert eleştirilerle karşılaşması, devrimci bağlılığın estetik ve siyasal taşkınlığı taşımaya tek başına yetmediğini gösterir.
Mayakovski’nin 1930’daki ölümünden sonra yaşanan dönüşüm daha da öğreticidir. Stalin 1935’te onu Sovyet döneminin “en iyi ve en yetenekli şairi” ilan etti; ardından Mayakovski hızla resmî kanonun merkezine yerleştirildi. Böylece canlı Mayakovski’nin devrimcilik, bürokrasi eleştirisi, propaganda, dilsel deney, bireysellik, erotizm ve kırılganlık arasında kurduğu çelişkili bütünlük birkaç güçlü gösteren altında yeniden düzenlenebildi. Ölümünden sonra “Devrimin büyük şairi” olarak taşınması, canlı öznenin taşıdığı çelişkileri ortadan kaldırmıyor; fakat onların açıklama yükünü azaltarak daha dolaşıma uygun bir figür üretiyordu.
Burada yalnızca sansürden söz etmiyoruz. Daha önce Bağlam Tasfiyesi dediğimiz işleme benzeyen bir mekanizma işler: kişinin bütün tarihsel ve öznel yoğunluğu yok edilmez; bazı ilişkiler geri çekilir, bazıları öne çıkar ve sistemin taşıyabileceği bir temsil biçimi oluşturulur. Sistemin taşımakta zorlandığı canlı özne, sistemin taşıyabileceği gösterene dönüşür.
Sosyalist Özne Ne Kadar Farklı Olabilir?
Bu sorunu Stalin’in kişisel sanat zevkine veya birkaç yöneticinin otoriterliğine indirgemek kolaydır. Oysa 1930’ların kültürel dönüşümü daha yapısal bir değişime işaret eder. 1920’lerin Sovyet sanat dünyası fütürizm, konstrüktivizm, suprematizm, deneysel tiyatro, fotomontaj, yeni mimari ve yeni şiir gibi birbiriyle rekabet eden çok sayıda yönelimi barındırıyordu. Bu hareketlerin önemli bir bölümü Bolşevik Devrimi’yle açık ilişki kuruyor; devrim sonrasının kültürel kurumlarında aktif rol üstleniyordu.
1932’de mevcut edebiyat ve sanat örgütlerinin dağıtılarak merkezi meslek birlikleri etrafında yeniden örgütlenmesi, bu heterojen alanın kurumsal biçimini değiştirdi. 1934 Sovyet Yazarlar Kongresi’nde sosyalist gerçekçiliğin temel yönlendirici çizgi haline gelmesiyle mesele yalnızca sanatçıya “şunu çiz, bunu yaz” denmesine indirgenemeyecek bir noktaya ulaştı. Daralan şey, sosyalist gerçekliğin hangi biçimlerde temsil edilebileceğinin alanıydı. Böylece estetik biçim yalnızca sanatsal bir tercih olmaktan çıkıp öznenin sosyalist dünyayla nasıl ilişki kurabileceğinin sınırlarından birine dönüştü.
Meyerhold: Devrime Bağlı Ama Devrim Gibi Görünmeyen Sanatçı
Vsevolod Meyerhold bu açıdan Mayakovski’den bile daha açıklayıcıdır. Devrime mesafeli bir liberal sanatçı değildi; 1918’de Komünist Parti’ye katılmış, Sovyet kültür kurumlarında görev almış ve devrim sonrasında tiyatronun bütünüyle yeniden kurulabileceğine inanmıştı. Biyomekanik oyunculuk yöntemi, konstrüktivist sahneleri ve teatral gerçekliğin gündelik gerçekliği taklit etmek zorunda olmadığı fikri, yeni toplum için yeni bir tiyatro yaratma arayışının parçalarıydı.
Sosyalist gerçekçilik normu güçlendikçe Meyerhold’un tiyatrosu “formalizm” suçlamasının hedeflerinden biri oldu. Tiyatrosu 1938’de kapatıldı; kendisi 1939’da tutuklandı ve 1940’ta idam edildi. Bu örnek yalnızca devlet şiddetinin tarihine ait değildir. Daha önemli olan, bir komünist sanatçının sosyalizme bağlılığının kendi estetik dilini korumasına yetmemesidir. Sadakat ile benzerlik birbirine yaklaştığında, sosyalist öznenin yalnızca sosyalizme bağlı olması değil, sosyalizmin kendisini temsil ettiği biçime de benzemesi beklenir. Bu durumda farklılık, sistem içindeki başka bir sosyalist olasılık olmaktan çıkar ve ideolojik bütünlüğün içinde giderilmesi gereken bir problem gibi görünmeye başlar.
Şostakoviç ve Doğru Sosyalist Duygunun Sınırı
Dmitri Şostakoviç’in 1936’da yaşadığı kırılma aynı mekanizmanın başka bir yüzünü gösterir. Mtsensk İlçesinden Lady Macbeth başlangıçta büyük başarı kazanmışken, Pravda’da yayımlanan “Müzik Yerine Karmaşa” yazısıyla birdenbire “formalist”, anlaşılmaz ve Sovyet halkının ihtiyaçlarından kopuk olmakla suçlandı. Kısa süre sonra opera repertuvardan çıkarıldı ve Şostakoviç’in konumu ciddi biçimde değişti.
Burada mesele yalnızca Stalin’in belirli bir operayı beğenmemesi değildir. Şostakoviç’in müziği sosyalist dünyanın ne hissettirmesi gerektiği konusunda özneye fazla belirsiz alan bırakıyordu. Disonans, grotesk, trajedi, cinsellik, şiddet ve ironi aynı eserde yan yana bulunabiliyordu. Normatif sanat ise giderek yalnızca sosyalizmi anlatmakla kalmıyor, sosyalizmin nasıl hissedilmesi gerektiğinin de sınırlarını çiziyordu. Devlet böylece yalnızca siyasal bir program değil, ideal bir duygulanım dünyası üretmeye yöneliyordu.
Bağlam İkamesi Neden Çeşitlilik İster?
Bağlam İkamesi, öznenin eksik kalan bağlamı mevcut göstergeler, geçmiş deneyimler, arzular ve öğrenilmiş ilişkiler aracılığıyla tamamlamasıdır. Bu yalnızca siyasette veya aşkta ortaya çıkan özel bir davranış değildir; dilsel ve toplumsal yaşamın sıradan işleyişlerinden biridir. Fakat ikamenin tek bir biçimde donmaması için öznenin karşısına kendi tamamlamasını bozabilecek başka göstergelerin çıkması gerekir. Bir roman “işçi” dediğimizde kurduğumuz bütünlüğü parçalayabilir; bir şiir “devrimci”nin tek bir psikolojik biçimi olmadığını gösterebilir; bir tiyatro oyunu bürokrasinin sosyalist toplumda da ortaya çıkabileceğini anlatabilir; bir müzik eseri kolektif iyimserliğin içine kaygı ve grotesk sokabilir.
Bu nedenle sanatsal çeşitlilik yalnızca ifade özgürlüğü meselesi değildir. Daha temel bir epistemik işleve sahiptir: öznenin kendi bağlam ikamesinin mutlaklaşmasını engeller. Özne “sosyalist insan budur” dediğinde başka bir sosyalist insanla, “devrim böyle hissedilir” dediğinde başka bir duygulanımla karşılaşır. Mayakovski, Meyerhold, Maleviç veya Şostakoviç’in önemi yalnızca farklı sanat üretmelerinde değil, sosyalist öznenin tek bir bütünlük içinde kapanmasını zorlaştırmalarındadır. Bu karşılaşmalar bir bağlam sürtünmesi üretir ve ikamenin kendisini doğal gerçeklik gibi sunmasını güçleştirir.
Sovyet sisteminin bağlam ikamesini ortadan kaldırması zaten mümkün değildi. İnsanlar gayriresmî sanat çevrelerinde, mizah içinde, özel yaşamda, müzikte, dinde, ulusal kimliklerde ve Batı kültüründen gelen nesnelerde başka anlamlar üretmeye devam ettiler. Problem ikamenin engellenmesi değil, meşru ikame alanının daraltılmasıydı. Sistemin kendi içinde dolaşmasına izin vermediği farklılık ortadan kalkmadı; başka yerlere taşındı. Bu nedenle bir kot pantolon yalnızca pantolon, caz plağı yalnızca müzik, yabancı roman yalnızca edebiyat olmaktan çıkıp sistemin içinde meşru biçimde kurulması zorlaşan başka hayat ihtimallerinin göstergelerine dönüşebildi.
Siyasetin Aşk Örüntüsü ve Yanlış Atfedilmiş Eksiklik
Burada aşk üzerine kurduğumuz ayrım açıklayıcı olabilir. Aşkın erken biçiminde ötekinin bütün bağlamı henüz görünür değildir; birkaç gösterge büyük miktarda anlam taşır ve özne eksik kalan ilişkileri kendi arzusu ile fantezisiyle tamamlar. İlişki ilerledikçe ötekinin gündelik alışkanlıkları, farklı arzuları, öfkesi, geçmişi ve çelişkileri geri döner. Daha önce Bağlam İadesi dediğimiz bu süreç, idealize edilmiş nesne ile gerçek özne arasındaki farkı görünür hale getirir.
Siyasal sistem de kendi ideal öznesine benzer biçimde bağlanabilir. “Sosyalist insan çalışkandır”, “kolektiftir”, “sosyalist sanat anlaşılır ve geleceğe dönüktür” gibi göstergeler başlangıçta bir idealin parçalarıyken zamanla gerçek öznenin ölçütüne dönüşebilir. Gerçek özne bu ölçüte sığmadığında sistem iki yoldan birini seçer: idealini gerçek öznenin taşıdığı farklılıklarla yeniden kurmak veya gerçek özneyi idealin eksik bir örneği saymak. İkinci yol seçildiğinde Mayakovski fazla taşkın, Meyerhold fazla biçimci, Şostakoviç fazla karmaşık, Maleviç fazla soyut görünür. Sorun artık bu insanların sosyalizmle ilişkileri değil, sosyalizmin onlar aracılığıyla kendisini tanıyamamasıdır.
Bu mekanizma Yanlış Atfedilmiş Eksiklik kavramıyla da birleşir. Sistem kendi öznesinin çeşitliliğini temsil edemediğinde “Bu sistem bu insanı taşıyamıyor” demek yerine “Bu insan doğru sosyalist olamıyor” diyebilir. Böylece temsil kapasitesindeki eksiklik öznenin eksikliği olarak geri verilir. Yaşayan toplumun kendi ideal tanımından sürekli taşması, sistemin yaşam kapasitesinin göstergesi olmak yerine düzeltilmesi gereken bir sapmaya dönüşür.
Sovyetler Birliği’nin çözülmesini bu kültürel mekanizmayla açıklamak elbette mümkün değildir. Ekonomik durgunluk, bürokratik yapı, milliyetler sorunu, teknolojik rekabet, siyasal reformlar ve uluslararası koşullar birlikte düşünülmelidir. Fakat özne açısından daha sınırlı bir soru yine de anlamlıdır: Sovyet sosyalizmi, kendi insanlarının sosyalist hayatı birbirinden farklı biçimlerde tamamlayabilmesine yeterince geniş bir meşru alan bırakmış mıydı? Belirli dönemlerde bırakmadıysa, bunun sonucu yalnızca sanat özgürlüğünün daralması değil, sistemin kendi hegemonik esnekliğinin zayıflaması da olabilir. Hegemonya herkesin aynı şeyi düşünmesini değil, insanların aynı siyasal alana birbirinden farklı yollarla bağlanabilmesini gerektirebilir.
Sınırda Sosyalizm: Doğu Avrupa’da Bağlam Sürtünmesi
Sovyet deneyimine yalnızca Moskova’dan bakmak, sosyalist devlet ile özne arasındaki ilişkiyi olduğundan daha kapalı bir sistem içinde düşünme riskini taşır. Sovyetler Birliği’nin çevresindeki sosyalist devletlerin önemli bir kısmı aynı ideolojik ve ekonomik alanın içinde yer almakla birlikte çok farklı bir maddi koşulla karşı karşıyaydı: Kapitalizm yalnızca kitaplarda eleştirilen veya propaganda filmlerinde gösterilen bir dış dünya değildi; bazen birkaç kilometre ötedeydi. Bu nedenle sınır yalnızca iki siyasal sistemi birbirinden ayıran çizgi değil, devletin kendi bağlam tasfiyesinin sürekli bozulduğu bir bağlam sürtünmesi yüzeyi olarak da işliyordu.
Bir sistem yurttaşına kapitalizmin ne olduğunu anlatabilir. Fakat yurttaş sınırın ötesindeki radyoyu dinlediğinde, televizyonu izlediğinde, orada yaşayan akrabasından paket aldığında, yabancı turist gördüğünde veya komşu ülkeye gittiğinde devletin sunduğu temsil başka göstergelerle karşılaşır. Özne artık yalnızca resmî gösterge deposundan ikame yapmak zorunda değildir. Yine de buradan “Batı’yı gören sosyalizm çözülür” sonucu çıkmaz. Doğu Avrupa’nın öğretici yanı, bazı rejimlerin bu dış bağlamı belirli ölçülerde içeri alarak daha esnek hale gelmesi, bazılarının ise aynı sürtünmeye sınırı ve ideolojik bütünlüğü sertleştirerek cevap vermesidir.
Doğu Almanya: Duvarın Arkasında Kalmayan Bağlam
Alman Demokratik Cumhuriyeti bu meselenin en sert örneğidir. Karşısında yalnızca başka bir kapitalist devlet değil, aynı dili konuşan, aynı tarihsel ulusa gönderme yapan ve yurttaşlarının yakın akrabalarının yaşayabildiği başka bir Almanya vardı. Berlin Duvarı inşa edilmeden önce milyonlarca insanın Doğu Almanya’yı terk etmiş olması, sınır rejiminin yalnızca propaganda akışını değil, nüfusun ve emeğin fiziksel hareketini de kontrol etmeye çalıştığını gösterir. Duvar bu nedenle ideolojik olduğu kadar maddi bir cevaptı.
Fakat duvar bağlam dolaşımını durduramadı. Doğu Almanların büyük bölümü Batı Alman televizyonlarını izleyebiliyordu ve bu durum Doğu Alman televizyon yapımcılarını yalnızca Parti’nin ideolojik talepleriyle değil, seyircinin alternatif beklentileriyle de hesaplaşmaya zorluyordu. Batı televizyonuyla fiilen rekabet eden Doğu Alman yapımlarının zamanla bazı Batılı anlatım biçimlerini benimsemesi ve açık ideolojik mesajlarını geri çekmesi, dış bağlamın rejimin kendi temsilini değiştirebildiğini gösterir.
Daha da önemlisi, dışarıdan gelen göstergelerin rejimi mutlaka zayıflatmadığına dair bulgular vardır. Batı Alman televizyonuna erişim farklarını doğal deney olarak kullanan bir çalışma, bu yayınlara erişebilen Doğu Almanlarda yaşam memnuniyeti ve rejim desteğinin daha yüksek olabildiğini bulmuştur. Tek bir araştırmanın sonucu genellenemez; fakat dış medyanın otoriter rejimi her koşulda zayıflatacağı varsayımını bozar. Intershop mağazalarının Batı mallarını Batı parasıyla resmî dolaşıma sokması da aynı çelişkinin tüketim alanındaki biçimiydi. Böylece fiziksel sınır sertleşirken göstergeler dolaşmaya devam etti; duvar insanı durdurmaya çalışırken televizyon görüntüsü geçti, devlet Batı’yı eleştirirken Intershop Batı malını sattı. Sınır kapanmıştı ama bağlam kapanmamıştı.
Çekoslovakya: Normalleştirilen Devlet, Normalleştirilemeyen Sınır
1968 Prag Baharı sosyalizm ile siyasal çoğulluk arasındaki ilişkinin Doğu Bloku içindeki en ileri reform girişimlerinden biriydi. İşgalin ardından gelen “normalleşme” dönemi medyanın yeniden kontrol altına alınmasını, Parti ve devlet aygıtlarının tasfiyesini ve toplumun merkezi yönetime yeniden bağlanmasını içerdi. Fakat coğrafyanın normalleştirilmesi daha zordu. Avusturya ve Batı Almanya sınırına yakın bölgelerde yaşayan Çekler ve Slovaklar uzun süredir Almanca radyo yayınlarını dinliyor, televizyon yaygınlaştıkça Batılı kanallara da erişebiliyordu.
Bu nedenle Çekoslovak örneğinde siyasal bağlam tasfiyesi ile gündelik bağlam iadesi yan yana yaşadı. Devlet 1968’in açtığı siyasal olasılıkları kapatırken Avusturya radyosu mutfakta çalmaya devam edebildi. Özne resmî sosyalist gerçeklikle sınırın ötesinden gelen gündelik hayat imgelerini aynı anda taşıdı. Sorun yalnızca Batı’nın daha çekici görünmesi değildi; başka bir hayatın gerçekten var olduğunu bilen özne, resmî bütünlüğü artık tek bir gösterge deposuyla tamamlamak zorunda değildi. Bu durum, devletin kendi gerçeklik anlatısının karşısında kalıcı bir karşılaştırma zemini oluşturuyor ve “başka türlü yaşam mümkün değildir” iddiasını taşımayı zorlaştırıyordu.
Macaristan: Yasak ile Kabul Arasında Taşınabilir Alan
1956 ayaklanmasının bastırılmasından sonra Kádár yönetimi, Stalinist dönemin iki kutuplu kültürel kontrolünü zamanla daha esnek bir yönetim biçimiyle değiştirdi. György Aczél’in adıyla özdeşleşen kültür politikasında eserler ve sanatçılar “desteklenen, tahammül edilen ve yasaklanan” biçiminde üç kategori içinde ele alınabildi. Özellikle 1960’lar ve 1970’lerde genişleyen “tahammül edilen” alan, iki kutuplu destekle/yasakla mantığı arasına üçüncü bir bölge yerleştiriyordu.
Bağlam İkamesi açısından bunun önemi büyüktür. Devlet artık her farklılığı kendisine karşı bir anlam olarak yorumlamak zorunda değildi. Bazı şeyler resmî olmayabilir, desteklenmeyebilir, hatta doğru sayılmayabilir; yine de var olabilirlerdi. Bu ara alan, sosyalist öznenin kendi dünyasını tamamlayabileceği gösterge repertuvarını genişletiyordu. Elbette sınırlar devam etti ve neo-avangard çevreler baskıyla karşılaştı; fakat ideolojik esneklik artık yönetim tekniğinin bir parçası haline gelmişti. Devlet her ikameyi sahiplenmeden ve her ikameyi yasaklamadan bazılarını yalnızca taşıyabiliyordu.
Bu esnekliği doğrudan Macaristan’ın Avusturya’yla sınırından türetmek aşırı olur. Yine de Batı’yla turizm, kültür ve tüketim temaslarının daha doğrudan yaşanabilmesi, ideolojik kapalılığın maliyetini artıran maddi koşullardan biri olarak düşünülebilir. Bu deneyim, bir sistemin kendisinin üretmediği anlamları onaylamak zorunda olmadan onlar için bir ara alan kurup kuramayacağı sorusunu somutlaştırır.
Polonya: Sınır Bazen Ülkenin İçinden Geçer
Polonya coğrafi sınırın yanında içsel bir sınırı da gösterir. Katolik Kilisesi, sosyalist devletin ortadan kaldıramadığı geniş bir kurumsal ve sembolik alan olarak toplum içinde varlığını sürdürdü. Devletin ateist ideolojisine rağmen kilise gündelik yaşamda, yerel topluluklarda ve ulusal kimlikte güçlü bir alternatif otoriteydi; 1980’lerde Dayanışma hareketinin yükselişinde de bu ağın önemi büyüktü.
Bu nedenle Polonyalı özne aynı anda sosyalist devletin yurttaşı, Katolik, Polonyalı, işçi, sendika üyesi ve Batı kültürünün tüketicisi olabiliyordu. Bu kimliklerin hiçbiri diğerine bütünüyle indirgenemediği için devlet tek bir “sosyalist özne” tanımı üretmek istediğinde yalnızca bireysel sapmayla değil, başka bir anlam üretme altyapısıyla karşılaşıyordu. Polonya’nın gösterdiği şey, ikame çeşitliliğinin yalnızca bireysel özgürlükle değil, devlet dışında yaşayabilen alternatif kurumların varlığıyla da ilişkili olduğudur. Özne kendi tamamlamasını sınayabileceği başka toplumsal yüzeylere sahipse, resmî temsilin mutlaklaşması daha zor hale gelir.
Yugoslavya: Geçirgenlik Rejimi Mutlaka Zayıflatır mı?
Yugoslavya 1948’den sonra Sovyet Doğu Bloku’nun parçası değildi; tam da bu nedenle karşılaştırmanın sınırında özellikle değerlidir. Yugoslav sosyalizmi seyahat, Batı’yla kültürel alışveriş ve Batı Avrupa’da çalışan Yugoslav işçilerin ülkeye gidip gelmesi bakımından diğer birçok sosyalist devlete kıyasla daha geçirgen bir yapı kurdu. Sosyalist öz-yönetim reformları kültürel üretimde daha yerel, küçük ölçekli ve farklı biçimlerin ortaya çıkmasına da alan açtı.
Batılı kültürel biçimlerin sisteme girmesi Yugoslav rejimini otomatik olarak zayıflatmadı. Amerikan popüler kültürü ve tüketim biçimleri yalnızca ideolojik tehdit değil, rejimin içerideki meşruiyetine ve dışarıdaki “açık sosyalizm” imgesine katkıda bulunan araçlar da olabildi. Coca-Cola’nın ülkeye girmesi, caz dinlemek veya Batı Avrupa’da çalışıp geri dönmek sosyalist aidiyeti kendiliğinden ortadan kaldırmadı. Tam tersine sistem, öznenin bu göstergeleri kendi hayatına eklemesine belirli ölçüde izin verdiğinde kendisini daha geniş bir ikame yüzeyine dönüştürebildi.
Yugoslavya’nın sonraki çözülüşünü bu kültürel açıklık üzerinden başarı hikâyesine dönüştürmek mümkün değildir; milliyetçilikler, ekonomik kriz, federal yapının sorunları ve siyasal çatışmalar ayrı süreçlerdir. Ayrıca Yugoslav geçirgenliği sınırsız bir özgürlük anlamına gelmiyordu; kültürel açıklık siyasal ve güvenlik temelli denetimlerle birlikte işliyordu. Fakat daha sınırlı sorumuz bakımından Yugoslav deneyimi önemlidir: yabancı göstergelere alan açmak, sosyalist sistemin kaçınılmaz olarak ideolojik bütünlüğünü kaybetmesi anlamına gelmez. Bazı koşullarda bunun tersi de mümkündür.
Doğu Avrupa örnekleri birlikte düşünüldüğünde tek bir “sınır etkisi” olmadığı görülür. Doğu Almanya fiziksel sınırı sertleştirirken medya ve tüketimde taviz verdi; Çekoslovakya siyasal alanı kapattı fakat sınır bölgelerindeki Batılı yayınları bütünüyle engelleyemedi; Macaristan yasak ile kabul arasına genişleyen bir tahammül alanı yerleştirdi; Polonya’da alternatif bağlam üretme kapasitesi toplum içindeki bağımsız kurumlarda yaşamaya devam etti; Yugoslavya ise geçirgenliği kendi sosyalist modelinin özelliklerinden birine dönüştürdü. Sınır devleti doğrudan liberalleştirmez; bazen tam tersine sertleştirir. Fakat devletin kendi gerçeklik anlatısının dışındaki bağlamlarla karşılaşma maliyetini artırır. Bu nedenle sınır muhafızlığı ile hegemonya aynı şey değildir: birincisi başka bağlamların girişini engellemeye, ikincisi onların sistem içinde hangi ilişkilere dönüşeceğini taşıyabilmeye ilişkindir.
Latin Amerika: Devrimin İçinde Kaç Farklı Özne Yaşayabilir?
Doğu Avrupa’da mesele başka anlam dünyalarının sınırdan içeri girmesiydi. Latin Amerika’da ise kültürel, dinsel, yerel, ulusal ve devrimci geleneklerin zaten birbirine karıştığı toplumlarda sosyalist devletler ve sosyalizme yönelen devrimci projeler başından itibaren çok farklı öznelerin kendilerine yüklediği anlamlarla karşılaştı. Küba, Şili ve Nikaragua bu nedenle aynı sorunun üç ayrı biçimi olarak okunabilir: Devrim, kendisine katılan öznenin devrimi kendisinin öngörmediği biçimde anlamlandırmasına ne kadar izin verebilir?
Bu üç ülke aynı türden deneyimler değildir. Küba uzun süreli bir devrimci devlet kurdu; Şili çok partili ve seçimli bir siyasal düzen içinde sosyalizme geçiş aradı; Nikaragua silahlı devrimin ardından kültürel üretimi doğrudan tabana yaymayı denedi. Farklılıkları, karşılaştırmanın zayıflığı değil gücüdür; çünkü öznenin devrimci alandaki konumunun mülkiyet biçiminden veya “sosyalist devlet” etiketinden otomatik olarak türemediğini gösterir.
Küba: Devrimin İçinde Ne Kadar Farklı Olunabilir?
Küba ilk bakışta Sovyet örneğine yakın görünebilir. Tek parti yönetimi, sansür, siyasal baskı ve sanatçıların karşılaştığı ciddi sınırlar vardır. Fakat Küba kültür tarihini yalnızca bu çizgi üzerinden okumak, devrimin kültürü yeni toplumun kurulacağı temel alanlardan biri olarak görmesini ve ICAIC, Casa de las Américas gibi güçlü kurumlar üretmesini gözden kaçırır. Bu kurumlar, çok sayıda kültür üreticisinin sansür ve siyasal baskıya rağmen “devrimin içinde” farklı estetik ve düşünsel biçimlerle üretmeye devam edebildiği alanlar yarattı.
Küba’nın önemi tam da burada ortaya çıkar: devrim yalnızca ideal kültürel özne üretmedi; farklı devrimci özneliklerin yaşayabileceği kurumlar da kurdu. Sinemacıyla şairin, müzisyenle romancının, Afro-Küba kültürüyle Latin Amerika avangardının aynı devrimci alan içinde birbirine benzemesi gerekmiyordu. Fakat bu alanın sınırları sabit kalmadı. 1971’de Heberto Padilla’nın tutuklanması ve kamuya açık özeleştirisiyle simgeleşen daralma, aynı yılki Eğitim ve Kültür Kongresi ve daha sonra “Quinquenio Gris” diye adlandırılan dönemle birlikte siyasal güvenilirlik ölçütünün kültürel alan üzerindeki ağırlığını artırdı.
Bu noktada soru Padilla’nın sosyalist olup olmamasından daha geniştir: devrime bağlı bir entelektüel, devrimin kendisini devrimin beklemediği biçimde anlatabilir mi? “Devrimin içinde olmak” ile “devrimin kendisini tanıdığı biçimde devrimci olmak” birbirine yaklaştığında gerçek öznenin sisteme sığması zorlaşır. Bununla birlikte Küba’daki kapanma kesintisiz ve mutlak değildi. Casa de las Américas gibi kurumların faaliyetleri sürdü; ağır sansür ve merkezileşmeye rağmen deneysel üretim bütünüyle ortadan kalkmadı. 1970’lerin ikinci yarısında yeni Kültür Bakanlığı döneminde bazı politikalar yeniden gözden geçirildi ve çağdaş/deneysel üretimin dolaşım alanı kısmen genişledi. Küba böylece ikame alanının aynı sistem içinde açılıp kapanabileceğini ve yeniden genişleyebileceğini gösterir.
Şili: Yeni Kültür Kararnameyle Üretilebilir mi?
Şili’nin Unidad Popular deneyimini Küba veya Sovyetler Birliği ile aynı türden bir devlet olarak ele almak doğru olmaz. Salvador Allende yönetimi 1970–1973 arasında demokratik kurumlar ve çok partili bir sol koalisyon içinde sosyalizme geçiş aradı; deneyim üç yıl içinde darbeyle sona erdi. Bu nedenle uzun süre işlemiş bir sosyalist kültür rejiminden söz edemeyiz. Tam da bu sınırlılık, Şili’yi farklı bir olasılık olarak değerli kılar.
Unidad Popular’ın yaklaşımında yeni kültürün kararnameyle yaratılamayacağı fikri önemliydi. Kültürel dönüşümün toplumsal mücadele, kolektif katılım ve halkın daha önce erişemediği kültürel üretim araçlarına ulaşmasıyla ortaya çıkacağı düşünülüyordu. Buradaki fark özne açısından büyüktür: “Sosyalist sanat nasıl olmalıdır?” sorusunun yerine “Kültürü üretebilecek toplumsal alan nasıl genişletilebilir?” sorusu geçmektedir.
Quimantú bunun en somut örneklerinden biriydi. Devlet yayınevi yalnızca “doğru sosyalist kitapları” yayımlamayı değil, kitabın maliyetini düşürmeyi, kitlesel basım yapmayı ve edebiyatı işçilerin, öğrencilerin ve çocukların gündelik dolaşımına sokmayı hedefliyordu. Nueva Canción Chilena folklorik mirası Latin Amerika ritim ve çalgılarıyla, yer yer kantat gibi konser müziği biçimleriyle ve açık siyasal bağlılıkla birleştirebildi. Víctor Jara’nın önemli bir tiyatro yönetmeni olarak kalırken aynı zamanda politik halk müziğinin başlıca figürlerinden biri olması, politik aidiyetin tek bir estetik biçime kapanmak zorunda olmadığını gösterir.
Şili’yi idealize etmek doğru olmaz. “Yeni kültür”ün ne olması gerektiği üzerine sol içindeki anlaşmazlıklar ciddi ve süreklidir; hükümet dönemi boyunca bütünleşmiş bir kültür politikası da tamamlanamadı. Fakat bu tamamlanmamışlık, bizim açımızdan bir karşı-olasılık üretir: “doğru sosyalist kültür”ün henüz kapanmamış olması, işçinin, muralistin, şarkıcının, yerli kültürüyle ilişki kuran sanatçının ve üniversiteli gencin sosyalizme farklı anlamlar yükleyebilmesi için alan bırakmış olabilir. Deneyimin 1973’te zorla kesilmesi, bu açıklığın uzun vadede hangi kurumsal biçimlere dönüşeceği sorusunu yanıtsız bıraktı.
Nikaragua: Herkes Şair Olabilir, Peki Şiir Nasıl Olmalıdır?
1979 Sandinista Devrimi’nden sonra Ernesto Cardenal’ın yönettiği Kültür Bakanlığı kültür üretiminin toplumsal tabanını genişletmeye yöneldi. Sandinista yönetimi sosyalist yönelimli bir devrimci dönüşüm hedeflese de ekonomi karma yapıda kaldı; bu nedenle Nikaragua’yı tamamlanmış bir sosyalist devlet modelinden çok, sosyalizme yönelen devrimci bir deney olarak ele almak daha isabetlidir. Kütüphaneler, kültür merkezleri, tiyatro, sinema, yayıncılık ve yerel kültür programlarının yanı sıra Talleres Populares de Poesía, yani Halk Şiir Atölyeleri, bu politikanın en sıra dışı ürünlerinden biri oldu. Atölyelerin temel varsayımı radikaldi: şair olmak kültürel elitin ayrıcalığı değildi; işçi, köylü, asker, öğrenci ve daha önce şiir kitabı okumamış biri kendi gündelik deneyimini şiire dönüştürebilirdi.
Bağlam İkamesi açısından bunun önemi büyüktür. Sistem özneye “İşte devrimin şiiri” demek yerine, “Devrimin içinde yaşadığın şeyi şiire dönüştür” diyordu. Böylece bir pamuk işçisinin devrimiyle bir askerin, bir köylünün devrimiyle Managua’daki öğrencinin devriminin aynı olmak zorunda olmadığı bir alan açılıyordu. Kültürün halka ulaştırılmasıyla yetinilmiyor; halk doğrudan kültür üreticisine dönüştürülüyordu.
Fakat demokratikleştirme projesinin içinde yeni bir norm üretme ihtimali de doğdu. Cardenal’ın güçlü biçimde ilişkilendirildiği exteriorismo, somut, gözlemlenebilir, gündelik yaşama ve tarihsel olaya dayanan, aşırı soyutlamadan kaçınan bir şiir anlayışıydı. Bir süre sonra şiir atölyelerinin üretimi belirli estetik biçimlere yönelttiği, metaforik, daha öznel veya deneysel şiire yeterince alan bırakmadığı yönünde eleştiriler ortaya çıktı. Böylece “Herkes şiir yazabilir” açılımının yanında “İyi halk şiiri aşağı yukarı böyle yazılır” kapanması belirdi.
Nikaragua’nın önemi burada yatar. Kültür üreticisinin toplumsal tabanını genişletmek tek başına öznenin kendi anlamını üretebilmesini garanti etmez. Özne bizzat üretici hale gelirken, üretimin biçimi yeniden standardize edilebilir. Devrimci kültürün en zor sınavı, sessiz özneyi konuşturmak değil, konuşturduğu öznenin beklenmedik bir şey söylemesine katlanabilmektir.
Küba, Şili ve Nikaragua birlikte düşünüldüğünde çeşitliliğin yalnızca sansürün varlığı veya yokluğuyla ölçülemeyeceği görülür. Küba farklı devrimci öznelikleri taşıyabilecek kurumlar üretirken siyasal güvenilirlik sınırı sertleştiğinde bu alanı daralttı; Şili kültür üretiminin toplumsal tabanını genişletmeye yöneldi fakat deneyimin kısa ömrü bunun uzun vadeli sonuçlarını görmemize izin vermedi; Nikaragua kültür üreticisi olmanın sınırlarını genişletirken demokratikleştirici yöntemin kendisinin yeni bir estetik norma dönüşmesi sorunuyla karşılaştı. Bu örnekler, asıl hegemonik esnekliğin özneye farklılık izni vermekten çok, öznenin farklılaşmasının devrimin kendi tanımına geri dönebilmesine izin vermekte ortaya çıktığını düşündürür.
Çin: Yüz Çiçekten Model Öznelere
Çin deneyimi, sosyalist sistem ile öznenin beklenmedik anlam üretimi arasındaki gerilimi neredeyse deneysel bir açıklıkla gösterir. Aynı siyasal gelenek içinde önce kültürün devrimci işlevi güçlü biçimde tanımlandı, sonra eleştirel çeşitlilik teşvik edildi, ardından bu çeşitlilik tehdit olarak görülerek geri çekildi ve Mao sonrasında kültürel alan yeniden genişledi. Bu ardışık evreler, sosyalist özne problemini tek bir “otoriterlik” kategorisine indirgemeden izlemeyi mümkün kılar.
Mao’nun 1942’de Yenan’da edebiyat ve sanat üzerine yaptığı konuşmalar, kültürü devrimci mücadeleden bağımsız bir alan olarak düşünmüyordu. Sanat ve edebiyat işçiler, köylüler ve askerlerin dünyasıyla ilişki kurmalı ve devrimci mücadelenin parçası olmalıydı. Bu çerçeve tek başına tek biçimli sanat üretmeyi zorunlu kılmaz; her devrimci hareket kendi kültürel yönelimini kurabilir. Asıl problem, bu yönelimin sanatın içinden çıkabilecek beklenmedik anlamları ne ölçüde taşıyabildiğidir.
1956–57’deki Yüz Çiçek Kampanyası bu nedenle özellikle öğreticidir. “Yüz çiçek açsın, yüz düşünce okulu yarışsın” çağrısıyla entelektüel ve kültürel eleştirinin önü açıldı; eleştiriler bürokrasiye, Parti ayrıcalıklarına ve siyasal yapıya kadar genişledi. Haziran 1957’den itibaren bu görece açılma yerini Anti-Sağcı Kampanya’ya bıraktı. Bu geçişin baştan kurulmuş bir tuzak olup olmadığı tarih yazımında tartışmalıdır; burada önemli olan, açılan eleştiri alanının kısa sürede sert biçimde kapanmış olmasıdır. Buradaki problem ifade özgürlüğünün niceliğinden daha derindir. Sistem özneye “Konuş” dediğinde, özne yalnızca sistemin kendisi hakkında duymayı beklediği şeyleri söylemedi. “Eleştir” çağrısının bürokrasinin birkaç kusuruyla sınırlı kalacağının, “devrimi geliştir” talebinin devrimin bazı kurumlarını tartışmaya açmayacağının garantisi yoktu.
Bağlam İkamesinin siyasal tehlikesi burada belirginleşir. Özne kendisine sunulan göstereni pasif biçimde taşımaz; gösteren onun deneyimine girdiğinde başka ilişkilerle birleşir. Sistem “sosyalist eleştiri” diye bir alan açtığında özne o alanı kendi hayatıyla tamamlar ve ortaya sistemin önceden tasarlamadığı bir sosyalizm çıkabilir. Bu nedenle sorun, sistemin bizzat çağırdığı öznenin kendi çağrısını başka türlü anlamlandırmasına katlanıp katlanamayacağıdır.
Kültür Devrimi: İkame Alanını Daraltmanın Uç Noktası
Kültür Devrimi sırasında bu belirsizlik çok daha sert biçimde azaltılmaya çalışıldı. Özellikle Jiang Qing ile ilişkilendirilen devrimci model operalar, sosyalist kahramanın kim olacağına, hangi çatışmaların merkezde bulunacağına ve devrimci dünyanın nasıl temsil edileceğine ilişkin güçlü bir normatif repertuvar oluşturdu. Bununla birlikte model operaları yalnızca “propaganda olduğu için sanat değildi” diye küçümsemek doğru olmaz; bu eserler ciddi estetik yenilikler, yüksek teknik standartlar ve geleneksel Pekin Operası biçimlerinin modernleştirilmesi gibi özellikler de taşıyordu. Sanatsal yaratıcılık ile siyasal normlaştırma aynı eserde birlikte bulunabiliyordu.
Asıl daralan kültürel üretimin miktarından çok, meşru öznenin temsil alanıydı. Kahraman, düşman, doğru siyasal duygu, tarihsel yön ve çelişkinin kabul edilebilir biçimi giderek belirginleşti. Böyle bir ortamda özneye sunulan göstergeler yoğun olabilir; fakat bu göstergelerden kurulabilecek meşru ilişkilerin sayısı azalır. Yine de bu işlem hiçbir zaman tamamlanamaz. Aynı kültürel ürün farklı seyirciler tarafından farklı deneyim ve duygulanımlar içinde yeniden anlamlandırılabilir. Devlet göstergeleri seçebilir, gösterge zincirlerini daraltabilir ve belirli okumaları ödüllendirebilir; fakat öznenin anlam üretimini tamamen devralamaz. İkame yasaklanamaz; yalnızca ikamenin meşru dolaşım alanı daraltılabilir.
Mao Sonrası: Bağlamın Geri Dönüşü
1976 sonrasında Çin kültüründeki dönüşümü yalnızca “sansür azaldı” diye okumak da eksiktir. Kültür Devrimi boyunca kahramanlık, sınıf mücadelesi ve siyasal sadakat etrafında yoğunlaşan edebiyatın ardından, 1970’lerin sonlarından itibaren fiziksel ve psikolojik acı, kayıp, kişisel hafıza ve önceki yılların mağdurları edebiyatın merkezine geri döndü. “Yara edebiyatı” bunun en görünür örneklerinden biridir.
Bu dönüşümde yalnızca yeni konular ortaya çıkmıyordu; eski sosyalist öznenin taşıyamadığı bağlam geri dönüyordu. Korku, aile, travma, şüphe, bireysel hafıza ve siyasal ideal ile yaşanmış deneyim arasındaki uyuşmazlık sosyalizmin dışından ithal edilmiş meseleler değildi. Sosyalist toplumun kendi öznesinin yaşadığı, fakat ideal özne imgesinin yeterince taşıyamadığı ilişkilerdi. Çin’in birkaç on yıllık kültürel tarihi bu açıdan bir çevrim oluşturur: devrimci öznenin tarif edilmesi, eleştirel alanın açılması, beklenmedik anlamların çoğalması, alanın kapatılması, ideal öznenin yoğun biçimde standartlaştırılması ve bastırılmış bağlamların yeniden geri dönmesi. Bu çevrim, asıl sorunun farklı anlamların ortaya çıkmasını önlemek değil, ortaya çıkan anlamların sosyalizmin kendi tanımını değiştirmesine izin verip vermemek olduğunu gösterir.
Vietnam: Sosyalizmi Kurtarmak İçin Konuşmak
Vietnam deneyimi Çin’e benzeyen fakat sonuçları bakımından farklılaşan bir örnek sunar. 1950’lerin ortalarındaki Nhân Văn–Giai Phẩm hareketinde yazarlar, sanatçılar ve başka entelektüeller düşünce ve yaratma özgürlüğü, hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü ve Parti bürokrasisinin eleştirisi gibi talepler ileri sürdüler. Nhân Văn ve Giai Phẩm dergileri 1956 içinde kapatıldı; hareketin çevresindeki entelektüeller üzerindeki baskı ise 1950’lerin sonuna doğru genişledi ve önde gelen isimlerin bir bölümü uzun süre kültürel hayatın dışına itildi.
Bu hareketi basitçe “komünizme karşı liberal muhalefet” olarak okumak yetersizdir. Hareketin bazı önemli düşünürleri komünist devrime bağlılıklarını koruyor; ifade özgürlüğünü sosyalizmi ortadan kaldırmanın değil, Parti ile halk arasındaki güveni yeniden kurmanın ve sosyalizmi geliştirmenin aracı olarak savunuyordu. Burada Mayakovski’de gördüğümüz problem başka biçimde tekrar eder: sisteme bağlı olmak ile sistemin kendisini tanıdığı biçimde bağlı olmak aynı şey değildir. Sosyalist düzen yalnızca muhalifini değil, kendisini başka türlü seven özneyi de tanıyabilmek zorundadır.
Đổi Mới: Sosyalist Öznenin Yeniden Çoğalması
1986’da başlayan Đổi Mới reformlarının yarattığı siyasal ve ekonomik iklim, 1980’lerin sonundan itibaren edebiyat ve kültürde belirgin bir yenilenmeyle birlikte ilerledi. Konu repertuvarı genişledi, anlatı teknikleri çeşitlendi ve edebiyatın siyasal pedagojinin doğrudan hizmetçisi olması gerektiği fikri gevşedi. Nguyễn Huy Thiệp’in öyküleri tarihsel kahramanları, aileyi, bürokrasiyi, ahlakı ve sosyalist gündelik hayatı resmî anlatının alışılmış sınıflandırmalarının dışına çıkararak tartışmaya açtı. Böylece tarihsel kahramanın taşıdığı gösterge yükü parçalandı; okur, hazır “devrimci/gerici” ayrımının ötesinde arzuları, çıkarları, korkuları ve gündelik ilişkileri yeniden düşünmeye zorlandı.
Bảo Ninh’in Savaşın Hüznü de savaş anlatısının merkezini benzer biçimde kaydırdı. Vietnam Savaşı yalnızca kahramanlık, fedakârlık ve ulusal zafer olarak değil, hayatta kalan askerin hafızası, ölüm, kayıp ve psikolojik travma üzerinden anlatılabildi. Tarihsel zafer ortadan kaldırılmıyor, fakat zaferin taşıyamadığı bağlam geri dönüyordu. Kazanan insan da parçalanmış olabilir. Bu cümle, ideal savaş öznesinin “savaşır, fedakârlık yapar, kazanır ve anlam kapanır” şemasını bozar; savaş bitse de ölülerin, hatıraların, kaybın, arzunun ve travmanın geri dönmesine izin verir. Böylece tarihsel sonuç ile öznel sonuç birbirinden ayrılır.
Vietnam’ı çoğulcu sosyalist kültürün kusursuz örneği saymak yanlış olur. Đổi Mới dönemindeki açılmanın sınırları vardı; tartışmalı eserler sansür, yayın engelleri ve başka baskılarla karşılaşmayı sürdürdü. Buna rağmen Vietnam ne tamamen kapalı ne tamamen açık bir model gösterir. Daha önemli olan, sistemin ideolojik bütünlüğünü bütünüyle terk etmeden öznenin kullanabileceği bağlam repertuvarını genişletebilmesidir. Sosyalizmin özne problemi böylece “tam ideolojik kontrol” ile “sistemin çözülmesi” arasında sıkışmış iki seçenekten ibaret olmaktan çıkar; arada geniş fakat sürekli gerilimli bir kurumsal alan bulunur.
Karşılaştırmalı Sonuç: Sosyalizmin Öznesi Sosyalizme Sığmaz
Bu yazıya Sovyet sanatçılarından başladık. Mayakovski’nin devrime bağlılığı onu sistem açısından otomatik olarak taşınabilir hale getirmedi; Meyerhold komünistti fakat sosyalizmin tiyatrosunu devletin sonradan istediği biçimde kurmadı; Şostakoviç’in müziği sosyalist toplumun hangi duyguları yaşayabileceğini fazla açık bıraktı. Doğu Avrupa’da problem sanatçının ötesine geçti: Doğu Alman yurttaş Batı televizyonunu izledi, Çekoslovak yurttaş sınır ötesindeki radyoyu dinledi, Macaristan desteklenen ile yasaklanan arasına “tahammül edilen” bir alan yerleştirdi, Polonya’da devletin dışında güçlü bir dinsel ve toplumsal anlam alanı varlığını sürdürdü, Yugoslavya ise kültürel geçirgenliğin sosyalist rejimi otomatik olarak ortadan kaldırmadığını gösterdi.
Latin Amerika aynı soruyu başka biçimde kurdu. Küba güçlü devrimci kültür kurumları oluştururken “devrimin içinde” olmanın sınırlarını dönem dönem sertleştirdi; Şili yeni kültürün kararnameyle üretilemeyeceği fikrinden hareketle kültürel üretimin toplumsal zeminini genişletmeye çalıştı; Nikaragua işçi ve köylüyü doğrudan şiir üreticisine dönüştürürken demokratikleştirici yöntemin kendisinin yeni bir estetik norma dönüşme ihtimaliyle karşılaştı. Çin’de “Yüz düşünce yarışsın” çağrısı gerçek eleştiriler ürettiğinde siyasal sınır geri geldi; Kültür Devrimi’nde doğru devrimci öznenin temsil alanı sıkı biçimde tanımlandı, Mao sonrasında ise daha önce temsil dışına itilmiş acı, hafıza ve çelişkiler yeniden kültürel alana döndü. Vietnam’da 1950’lerde sosyalizmi geliştirmek için ifade özgürlüğü talep eden komünist entelektüeller bastırılırken, Đổi Mới sonrasında sosyalist toplumun tarihini, savaşını ve gündelik hayatını daha çelişkili biçimlerde anlatabilecek alanlar açıldı.
Bu örneklerden tek bir “sosyalizm yasası” çıkarmak doğru olmaz; böyle bir sonuç, tam da eleştirdiğimiz şeyi yeniden üretirdi. Buna rağmen tekrar eden bir düğüm görülebilir. Her siyasal proje bir özne tasavvuru üretir; kapitalizm, liberalizm, milliyetçilik ve sosyalizm bundan muaf değildir. Problem idealin varlığı değil, ideal öznenin gerçek öznenin yerine geçirilmesidir. Gerçek insan çelişkilidir; yerel, tarihsel ve arzulayan bir varlıktır. Aynı anda kolektif davranabilir ve bireysel çıkarını gözetebilir, devrimi destekleyip parti yöneticisine kızabilir, dindar veya ateist olabilir, avangard sanat severken arabesk dinleyebilir. Hiçbir siyasal tanım bu ilişkilerin tamamını taşıyamaz.
Bu durumda sistemin önünde iki temel yol belirir. Gerçek özne ideal özneye uymuyorsa ya gerçek özne düzeltilmeye çalışılır ya da idealin kendisi gerçek öznenin taşıdığı farklılıklarla yeniden düşünülür. İlk yol ideolojik bütünlüğü artırabilir; ikinci yol belirsizliği. Fakat hegemonik dayanıklılık bakımından sonuç tersine dönebilir. İlk sistem giderek yalnızca kendisine benzeyen insanları taşıyabilirken, ikinci sistem kendisini tanımadığı biçimlerde seven insanları da içinde tutabilir.
Bağlam İkamesi Neden Burada Önemli?
İnsan hiçbir siyasal sistemi bütün ilişkileriyle deneyimlemez. Sosyalizm de özneye eşitlik, işçi, dayanışma, devrim, halk, özgürlük, adalet, parti veya kamusal mülkiyet gibi sınırlı göstergeler üzerinden gelir. Bu kelimelerin hiçbiri kendi anlamını bütünüyle içinde taşımaz; özne onları kendi tarihiyle tamamlar. Bir işçinin “eşitlik” gösterenine yüklediği anlam ile bir kadının, köylünün, sanatçının, dindarın, genç bir insanın veya bir azınlık mensubunun yüklediği anlam aynı değildir. Her biri sosyalizmi kendi tarihsel ve gündelik ilişkileri içinden tamamlar.
Bu nedenle gerçek bir sosyalist toplum kaçınılmaz biçimde sosyalizmin farklı bağlam ikamelerinden oluşacaktır. İkamenin önüne geçilemez; ancak bir ikame meşru ilan edilip diğerleri bastırılabilir. Tam bu noktada siyasal bütünlük ile hegemonik kapasite birbirinden ayrılmaya başlar. Sistem dışarıdan bakıldığında son derece tutarlı hale gelebilir; herkes aynı sözcükleri, kahramanları ve tarihsel anlatıyı tekrarlar. Fakat bu bütünlüğün bedeli, gerçek öznenin ürettiği ilişkilerin sistemin dışına taşınması olabilir.
Çeşitlilik bu nedenle sosyalizm açısından yalnızca liberal bir “hoşgörü” ilkesi değildir. Öznenin kendi ikamesini sınayabileceği bağlam sürtünmesinin maddi koşuludur. Başka bir şiir, başka bir mahalle, başka bir sosyalist, başka bir tarih anlatısı ve başka bir gündelik deneyim gerekir; çünkü öznenin kendi kurduğu bütünlük ancak başka bağlamlarla karşılaştığında kendi sınırını görebilir.
Kapitalizmin Avantajı Özgürlük Olmayabilir
Kapitalizmle karşılaştırmayı burada dikkatli kurmak gerekir. Kapitalizm farklılığı taşıdığı için zorunlu olarak daha özgür değildir; farklılığı son derece güçlü biçimde metalaştırabilir. Muhalefeti, punk’ı, dini kimliği, cinsel kimliği, ekolojiyi, minimalizmi ve hatta kapitalizm eleştirisini bile ürüne dönüştürebilir. Fakat hegemonik açıdan güçlü olan özellik tam da burada bulunabilir: Kapitalizm, öznenin kendisine yüklediği anlamların birbirleriyle tutarlı olmasını talep etmek zorunda değildir. Çelişki işlemeye devam ettiği sürece sistem açısından doğrudan problem olmayabilir.
Bürokratik sosyalizmin belirli dönemlerinde ise ideolojik bütünlük çok daha yüksek bir değer taşıdı. Farklılığın yalnızca var olması yetmedi; sosyalist bütünlüğün doğru biçimini bozmadığını da kanıtlaması beklendi. Böylece kapitalizmin farklılığı metalaştırarak soğurma kapasitesi karşısında sosyalizm, farklılığı normatif bütünlüğe uydurmaya yöneldi. Bu fark “kapitalizm özgür, sosyalizm baskıcıdır” gibi kaba bir ikiliğe indirgenemez. Daha sınırlı fakat daha açıklayıcı soru şudur: Hangi sistem, öznenin kendi eksikliğini hangi çeşitlilik içinde tamamlamasına ne ölçüde izin veriyor?
Sosyalizmin karşısındaki asıl soru bu nedenle “Ne kadar çeşitlilik vermeliyiz?” değildir. “Verilen çeşitlilik” zaten merkezin mülküdür. Daha radikal soru şudur: Kontrol etmediğimiz çeşitliliğin bizi değiştirmesine katlanabilir miyiz? Çünkü öznenin sosyalizme yüklediği anlamlar yalnızca özneyi dönüştürmez; gerçekten dolaşıma girebiliyorsa sosyalizmin kendi tanımını da değiştirmeye başlar.
Sorun Devlet Kurulduğunda Başlamaz
Bu mesele yalnızca Sovyetler Birliği, Küba, Çin veya Vietnam gibi devlet iktidarını ele geçirmiş sosyalist hareketlere ait değildir. Sosyalist hareket henüz muhalefetteyken de aynı problem ortaya çıkabilir. Bir parti, sendika, dernek veya küçük siyasal çevre kendi ideal sosyalist öznesini üretmeye başladığında, örgüte gelen insanın kendi deneyimiyle sosyalizme yükleyeceği anlam ile örgütün önceden kurduğu anlam arasında gerilim oluşur.
Örgüt yeni gelen insanın yaşadığı sorunu dinlemek yerine önce onun “doğru siyasal adını” verebilir. Böylece kişi sosyalizme kendi ilişkisinden ulaşmaya çalışırken sosyalist jargon ona hazır bir bağlam sunar. Bir süre sonra kavramlar dünyayı açmak yerine üyeliğin göstergelerine dönüşebilir: doğru sözcükleri kullanmak, doğru metinleri bilmek, doğru tarihsel referansları vermek ve “bizim gibi” konuşmak siyasal kavrayıştan daha önemli hale gelir. Bürokratik devlet henüz kurulmamışken bürokratik özne ortaya çıkar; görevi dışarıdaki yeni deneyimleri örgüte taşımaktan çok, örgütün mevcut anlamlarının sınırını korumaktır.
Bu noktada sosyalist hareketin hegemonya paradoksu belirir. Hegemonik alanını korumaya çalıştıkça hegemonya kurabileceği toplumsal alanı küçültebilir. Çekirdek son derece tutarlı hale gelir fakat yayılmaz. Çünkü yayılmak yalnızca daha fazla insanın mevcut dili öğrenmesi değildir; yeni insanların geldikleri anda o dili de değiştirmeye başlamalarıdır. Bir siyasal hareket yalnızca kendi dilini konuşan insanların sayısını artırıyorsa genişlemiş olabilir, fakat hegemonik olarak dönüşmüş sayılmaz.
Son Soru
Bütün bu tarihsel örneklerin sonunda sosyalizm için sorulabilecek temel soru yeniden karşımıza çıkar: Bir sosyalist sistem, öznenin sosyalizme kendisinin öngörmediği anlamlar yüklemesine katlanabilir mi? Cevap hayırsa sistem kendi ideal öznesini koruyabilir; fakat bunun bedeli gerçek özneyi sürekli eksik bulmak ve kendi temsil kapasitesindeki sınırı öznenin yetersizliği olarak geri vermek olabilir. Cevap evetse ortaya çıkacak sosyalizmin neye benzeyeceğini önceden bütünüyle bilmek mümkün değildir; çünkü özne yalnızca sistem tarafından üretilmeyecek, sistem de kendi öznesi tarafından yeniden üretilecektir.
Belki sosyalizmin kabul etmesi en zor şey tam olarak budur: Kendisini yaşatacak özne, onun tarif ettiği özne olmayabilir. Bir sistemin canlılığı da insanları kendi idealine ne kadar başarıyla benzettiğiyle değil, kendisine benzemeyen insanların onun içinde hâlâ kendilerine ait bir yer kurabilmesiyle ölçülmelidir.
Seçilmiş Kaynakça ve İleri Okuma
Bu yazıda kullanılan Bağlam İkamesi, Bağlam Tasfiyesi, Bağlam Sürtünmesi ve Yanlış Atfedilmiş Eksiklik kavramları Ayvalık Akademisi’nin kendi kavramsal çerçevesi içinde kullanılmaktadır. Aşağıdaki çalışmalar bu kavramların kaynakları olarak değil, yazıda tartışılan sosyalist özne, bürokrasi, kültürel çoğulluk, hegemonya ve farklı anlam üretimi sorunlarının tarihsel ve teorik zeminini genişleten çalışmalar olarak önerilmektedir.
Sosyalist Özne, Bürokrasi ve Hegemonya
- Bahro, Rudolf. The Alternative in Eastern Europe. Çev. David Fernbach. Verso, 1978. Bürokratik sosyalizmin bireysellik, yaratıcı kapasite ve toplumsal farklılaşmayla kurduğu sorunlu ilişki bakımından yazının temel akrabalarından biridir.
- Hellbeck, Jochen. Revolution on My Mind: Writing a Diary Under Stalin. Harvard University Press, 2006. Stalin döneminde Sovyet yurttaşlarının devrimci özne idealini yalnızca dışarıdan almakla kalmayıp kendi benlikleri üzerinde etkin biçimde uygulamalarını inceler.
- Lefort, Claude. The Political Forms of Modern Society: Bureaucracy, Democracy, Totalitarianism. MIT Press, 1986. Bürokrasi, totalitarizm ve toplumun kendi iç bölünmesini temsil etme kapasitesi üzerine temel çalışmalardan biridir.
- Marcuse, Herbert. Soviet Marxism: A Critical Analysis. Columbia University Press, 1958. Sovyet Marksizminin birey, ihtiyaçlar, kültür ve siyasal örgütlenme ilişkisine yönelik erken ve önemli eleştirilerindendir.
- Yurchak, Alexei. Everything Was Forever, Until It Was No More: The Last Soviet Generation. Princeton University Press, 2005. Geç Sovyet sosyalizminin resmî biçimlerinin içinde beklenmedik anlamların, toplulukların ve yaşam biçimlerinin nasıl üretilebildiğini gösterir. Yazıdaki “ikame yasaklanamaz” düşüncesiyle özellikle verimli bir karşılaşma sunar.
Doğu Avrupa, Sınır ve Kültürel Geçirgenlik
- Goddard, Peter, ed. Popular Television in Authoritarian Europe. Manchester University Press, 2013. Özellikle Sascha Trültzsch ve Reinhold Viehoff’un Doğu Alman televizyonu üzerine bölümü, Batı televizyonuyla karşılaşmanın DDR’nin kendi kültürel temsilini nasıl değiştirdiğini gösterir.
- Johnston, Rosamund. “Listening in on the Neighbors: The Reception of German and Austrian Radio in Cold War Czechoslovakia.” Central European History 54, no. 4 (2021): 603–620. Sınır aşan radyo yayınlarının sosyalist Çekoslovakya’da gündelik kültürel alanı nasıl deldiğini ayrıntılı biçimde inceler.
- Herczog, Noémi. “Denunciatory Press and Neo-Avant-Garde Theatre in Cold War Hungary: ‘If necessary, let’s ban!’” Theatre Research International 50, no. 2 (2025): 204–225. Kádár dönemi Macaristan’ında yasaklama ile tahammül arasındaki kültürel yönetim biçimini ve neo-avangardın sınırlarını ele alır.
- Vučetić, Radina. Coca-Cola Socialism: Americanization of Yugoslav Culture in the Sixties. Çev. John K. Cox. Central European University Press, 2018. Yugoslav sosyalizminin Amerikan popüler kültürü ve tüketim biçimlerini yalnızca tehdit olarak değil, kendi meşruiyetinin bir parçası olarak da kullanabilmesini inceler.
Küba, Şili ve Nikaragua
- Miller, Nicola. “A Revolutionary Modernity: The Cultural Policy of the Cuban Revolution.” Journal of Latin American Studies 40, no. 4 (2008): 675–696. Küba Devrimi’nin sansür ve siyasal sınırlarla birlikte güçlü ve görece çeşitli kültür kurumları üretme kapasitesini inceleyen temel çalışmalardan biridir.
- Unidad Popular. Programa básico de gobierno de la Unidad Popular: candidatura presidencial de Salvador Allende. Santiago, 1970. Şili örneğinde yeni kültürün yukarıdan kararnameyle kurulamayacağı fikrinin doğrudan birincil kaynaklarından biridir. Biblioteca Nacional de Chile’nin Memoria Chilena arşivinde yer almaktadır.
- Barraza, Fernando. La Nueva Canción Chilena. Santiago: Quimantú, 1972. Unidad Popular döneminin kültürel çoğulluğunu ve Nueva Canción hareketini dönemin kendi yayıncılık ortamından izlemek için değerli bir birincil kaynaktır.
- Pastrana Hernández, Guadalupe Xochitlanetzin. “Los talleres de poesía del ministerio de cultura en la Nicaragua de los años ochenta.” Revista Humanismo y Cambio Social, no. 5 (2015). Sandinista Halk Şiir Atölyeleri’nin örgütlenmesini, kültürü tabana yayma çabasını ve atölyelerin yeni bir estetik norm üretip üretmediği üzerine dönemin tartışmalarını ele alır.
Çin: Devrimci Kültür, Yüz Çiçek ve Bağlamın Geri Dönüşü
- Mao Zedong. “Talks at the Yenan Forum on Literature and Art.” Mayıs 1942. Devrimci sanatın işçiler, köylüler ve askerlerle ilişkisi ile sanatın siyasal mücadeledeki işlevine ilişkin Maoist kültür politikasının temel birincil metnidir.
- Goldman, Merle. Literary Dissent in Communist China. Harvard University Press, 1967. Çin Komünist Partisi ile yazar ve entelektüeller arasındaki ilişkiyi, özellikle Yüz Çiçek dönemi ve sonrasındaki açılma–baskı hareketini inceleyen klasik çalışmadır.
- Denton, Kirk A., ed. The Columbia Companion to Modern Chinese Literature. Columbia University Press, 2016. Yüz Çiçek, Kültür Devrimi model tiyatrosu, Yara Edebiyatı ve Mao sonrası avangard üretim üzerine ayrı bölümler içerir; Çin bölümünü genişletmek için iyi bir başlangıç kaynağıdır.
- Jiang, Wei. “Jiang Qing and the Visuality of the Revolutionary Model Opera Films in the Cultural Revolution.” 2023. Kültür Devrimi’nin model opera filmlerini yalnızca propaganda değil, belirli bir devrimci özne ve görme rejimi üreten estetik biçimler olarak ele alır.
Vietnam: Sosyalizmi Başka Türlü Sevmek
- Pham, Kevin D. “A Postcolonial Theory of Free Speech.” Political Theory 54, no. 1 (2026). Nhân Văn–Giai Phẩm hareketinin ifade özgürlüğünü sosyalizme karşı değil, Parti ile halk arasındaki güveni onarmak ve “insan çeşitliliğini kutlayan” bir sosyalizm kurmak için savunduğunu gösterir. Bu yazının temel sorusuna en doğrudan temas eden çalışmalardan biridir.
- Tran, Qui-Phiet. “Writing to Remember: The Chronotope of Memory and Time in Bảo Ninh’s Nỗi buồn chiến tranh [The Sorrow of War].” Journal of Vietnamese Studies 14, no. 4 (2019): 40–62. Bảo Ninh’in savaş anlatısını sosyalist gerçekçiliğin yerleşik kahramanlık kalıplarından çıkararak hafıza, kayıp ve savaş sonrası öznel deneyime taşımasını inceler.
Bu kaynaklar tek bir “doğru sosyalizm” modeli önermekten çok, farklı sosyalist deneyimlerin özne, kültür ve çoğullukla kurdukları ilişkinin birbirinden ne kadar farklı olabildiğini göstermektedir. Yazının sorusu da tam olarak bu farklılıkların arasında açık kalmaktadır: Bir sosyalist düzen, kendisine bağlı olan öznenin sosyalizmi kendisinin öngörmediği biçimlerde yeniden anlamlandırmasına ne ölçüde katlanabilir?



