“Tarihsel materyalizm” ifadesi ilk duyulduğunda kolayca iki yanlış çağrışım üretir. Birincisi, tarihte yalnızca maddi şeylerin önemli olduğu; düşüncelerin, inançların, kültürün ve siyasetin ikincil kaldığı fikridir. İkincisi ise ekonomik koşulların toplumdaki her şeyi doğrudan belirlediği düşüncesidir. Marx’ın açtığı problem bunlardan daha farklıdır. Tarihsel materyalizm, insanların dünyayı nasıl düşündüklerinden önce, hayatlarını hangi maddi ve toplumsal ilişkiler içinde sürdürebildiklerini sormakla başlar. Bu, düşünceleri önemsiz saymak değil; düşüncelerin de belirli tarihsel koşullar içinde ortaya çıktığını kabul etmektir.
İnsanların yaşayabilmesi için beslenmesi, barınması, giyinmesi, bakım görmesi ve yaşamını yeniden sürdürebilecek koşullara sahip olması gerekir. Bunların hiçbiri doğrudan doğadan hazır halde alınmaz. İnsanlar üretir, dağıtır, paylaşır, değiştirir, bakım verir ve kuşaklar boyunca belirli toplumsal düzenler kurarlar. Bu nedenle tarihsel materyalizmin başlangıç noktası “insan ne düşünür?” sorusundan önce “insanlar yaşamlarını hangi ilişkiler içinde yeniden üretiyor?” sorusudur.
Buradaki “maddi” sözcüğü yalnızca fiziksel nesneleri anlatmaz. Bir fabrika maddidir ama iş sözleşmesi de maddi sonuçlar doğurur. Bir tarla fizikseldir ama o tarlanın kime ait olduğu, kimin orada çalışabileceği, ürünün kime kalacağı ve kimin karar vereceği de toplumsal gerçekliğin maddi parçalarıdır. Mülkiyet, ücret, sınıf, hukuk, üretim ilişkileri ve kurumlar elle tutulur nesneler olmayabilir; fakat insanların ne yapabileceğini ve hayatlarını nasıl sürdüreceğini gerçek biçimde belirlerler. Tarihsel materyalizmi yalnızca “maddecilik” sözcüğünün gündelik anlamıyla okumak bu yüzden yanıltıcıdır.
Daha önce üretimi yalnızca fabrikada mal üretmek olarak tanımlamamıştık. İnsanların yaşamlarını yeniden sürdürebilmeleri için gereken faaliyetlerin tarihsel olarak nasıl örgütlendiğine bakmıştık. Aynı biçimde emek, meta, para, emek gücü, artı-değer, sermaye ve mülkiyet kavramlarını da tek tek nesneler veya bireysel tercihler olarak değil, toplumsal ilişkilerin belirli biçimleri olarak ele aldık. Tarihsel materyalizm bu derslerin üzerine eklenen ayrı bir kavram değildir. Aslında bütün bu kavramları hangi yönden okumaya çalıştığımızın adıdır.
Bir toplumun tarihini yalnızca büyük insanların kararları, savaşlar, hükümdarlar, düşünürler veya önemli fikirler üzerinden anlatmak mümkündür. Bunların hepsi gerçekten tarihsel etki yaratabilir. Fakat Marx’ın sorusu, bu görünen olayların altında hangi toplumsal ilişkilerin işlediğini de araştırmaktır. İnsanlar hangi koşullarda üretiyor, kim toprağa veya üretim araçlarına erişebiliyor, kim emek gücünü satıyor, toplumsal artığa kim el koyabiliyor, üretim ve yeniden üretim nasıl örgütleniyor? Bu sorular tarihsel olayları ortadan kaldırmaz; onları daha geniş bir ilişki ağı içine yerleştirir.
Örneğin feodal bir toplum ile kapitalist bir toplum arasındaki farkı yalnızca insanların başka düşüncelere sahip olmasıyla açıklayamayız. Toprakla ilişki, mülkiyet biçimleri, çalışma zorunlulukları, üretim araçlarına erişim ve toplumsal artığın nasıl elde edildiği değişmiştir. Serf ile ücretli işçi aynı şey değildir. Feodal bey ile kapitalist de aynı toplumsal konum değildir. İnsanların üretim ve geçim koşulları değiştiğinde toplumun siyasal, hukuki ve ideolojik biçimleri de aynı kalmaz.
“Tarihsel” sözcüğü burada tam olarak önem kazanır. Marx’ın kavramları bütün çağlara uygulanabilecek değişmez insan doğası yasaları değildir. Ücretli emek, sermaye, kapitalist özel mülkiyet veya modern şirket insanlığın başlangıcından beri var olan biçimler değildir. Belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkmışlardır ve başka toplumsal biçimlerden ayrılırlar. Bu nedenle kapitalizmi “insanlar her zaman çıkarlarını düşündüğü için doğal olarak ortaya çıkmış düzen” gibi açıklamak tarihsel materyalist yaklaşımın tersidir. İnsanların çıkar peşinde koşma biçimleri bile içinde bulundukları toplumsal ilişkilerden bağımsız değildir.
Bu bakış, bugünün kurumlarını da doğallaştırmamayı sağlar. Maaşın, piyasanın, iş sözleşmesinin, şirketin veya özel mülkiyetin bize çok tanıdık gelmesi onların tarih dışı olduğu anlamına gelmez. Günlük hayat içinde sürekli karşılaştığımız için bu biçimler “zaten böyle” görünür. Tarihsel materyalizm tam da bu “zaten” anlarında devreye girer. Bir kurumun bugün normal görünmesinden onun her zaman var olduğu sonucu çıkmaz. Soru şudur: Bu ilişki hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktı, hangi başka ilişkilerle birlikte çalışıyor ve nasıl yeniden üretiliyor?
Burada insan iradesinin ortadan kalktığı düşünülmemelidir. Tarihsel materyalizm insanların yalnızca koşullar tarafından yönetilen kuklalar olduğunu söylemez. İnsanlar karar verir, örgütlenir, mücadele eder, yeni kurumlar kurar ve içinde yaşadıkları dünyayı değiştirebilirler. Fakat bunu kendi seçtikleri boş bir zeminde yapmazlar. Önceden oluşmuş üretim ilişkileri, mülkiyet biçimleri, kurumlar, siyasal yapılar, bilgi birikimi ve güç ilişkileri içinde hareket ederler. İnsan eylemi gerçektir; fakat eylemin koşulları da gerçektir.
Bu ayrım önemlidir çünkü iki kolay açıklamadan da kaçınmamızı sağlar. Bir tarafta “tarihi büyük insanlar yapar” düşüncesi vardır. Diğer tarafta ise “yapı zaten her şeyi belirler, insanların yaptığının önemi yoktur” düşüncesi. Tarihsel materyalist yaklaşım bu iki uçtan birini seçmek zorunda değildir. İnsanlar tarihi yaparlar; fakat bunu kendilerinden önce kurulmuş ilişkiler içinde ve bu ilişkilerin sağladığı veya sınırladığı imkanlarla yaparlar.
Bir grevi düşünelim. Grevin gerçekleşmesi için çalışanların karar vermesi, örgütlenmesi ve risk alması gerekir. Bu anlamda grev insanların eylemidir. Fakat neden belirli bir dönemde ücretli çalışanların bulunduğu, işverenle hangi sözleşme ilişkisine girdikleri, fabrikanın kime ait olduğu, işsizliğin ne düzeyde olduğu, sendikal örgütlenmenin hukuken nasıl düzenlendiği ve insanların geçimlerini ne ölçüde ücret üzerinden sağladıkları yalnızca greve katılanların o sabah verdiği kararla ortaya çıkmamıştır. Eylemi anlamak için hem failleri hem de onların hareket ettiği tarihsel alanı görmek gerekir.
Althusser’in Marx okumasında bu nokta özellikle önemlidir. Toplum, tek bir nedenin bütün sonuçları doğrudan ürettiği basit bir makine değildir. Ekonomi, siyaset ve ideoloji birbirlerinden tamamen bağımsız alanlar olmadığı gibi birbirlerinin aynısı da değildir. Bir ekonomik kriz siyasi sonuçlar yaratabilir; siyasal kararlar ekonomik ilişkileri değiştirebilir; hukuk mülkiyet biçimlerini düzenleyebilir; eğitim toplumsal işbölümünün yeniden üretimine katılabilir. Bu ilişkileri “ekonomi düğmeye basar, geri kalan her şey olur” biçiminde düşünmek, tarihsel materyalizmi ekonomizme indirger.
Bu nedenle “maddi koşullar belirleyicidir” cümlesinin dikkatli kullanılması gerekir. Belirleyicilik, her toplumsal olayın nedeninin doğrudan ekonomik olması anlamına gelmez. Bir dinsel hareketi yalnızca ücret seviyesiyle, bir siyasi krizi yalnızca üretim miktarıyla veya bir sanat eserini yalnızca sınıf konumuyla açıklamak çoğu zaman yetersizdir. Marx’ın açtığı alan daha güçlü ama daha zahmetli bir sorudur: Bu farklı olaylar hangi tarihsel toplumsal bütün içinde ortaya çıkıyor ve birbirleriyle nasıl ilişki kuruyor?
Tarihsel materyalizm bu nedenle her şeye aynı cevabı veren bir anahtar değildir. Aksine, bizi kolay cevaplardan uzaklaştıran bir araştırma yöntemi olarak daha kullanışlıdır. Bir olayla karşılaştığımızda yalnızca insanların ne söylediğine veya ne amaçladığına bakmayız. Onların hareket edebildiği maddi koşulları, kurumları, mülkiyet ilişkilerini, sınıfsal konumları ve tarihsel süreci de araştırırız. Ama bunlardan birini bulduğumuzda bütün açıklamanın tamamlandığını da düşünmeyiz.
Bu yaklaşımın meta fetişizmi dersindeki okuma yöntemiyle güçlü bir bağı vardır. Orada görünüşün yalan olmadığını fakat kendi koşullarını bütünüyle açıklamayabileceğini görmüştük. Tarihsel materyalizm de toplumsal olayları aynı biçimde ele alır. Bir kişinin “daha iyi ücret istediğim için iş değiştirdim” demesi doğru olabilir. Fakat neden iş değiştirebildiği, hangi sektörlerin büyüdüğü, işgücü piyasasının nasıl örgütlendiği, ücretlerin nasıl belirlendiği ve kişinin hayatını neden ücretli çalışma üzerinden sürdürdüğü başka bir açıklama düzeyidir. Öznenin anlattığını reddetmeyiz; fakat onu açıklamanın son noktası olarak da kabul etmeyiz.
Bu nedenle tarihsel materyalizm bir “gizli gerçek avcılığı” değildir. Görünen dünyanın arkasında tek bir ekonomik hakikat bulunduğunu varsaymaz. Daha çok, görünür olayların hangi ilişkiler içinde mümkün hale geldiğini sorar. İşçi çalışır, patron yatırım yapar, tüketici satın alır, devlet vergi toplar, banka kredi verir. Bunların hiçbiri sahte değildir. Fakat bunları tek tek kişilerin tercihleri olarak bırakırsak kapitalist toplumun nasıl sürekli yeniden üretildiğini anlayamayız. İlişkileri birlikte düşünmeye başladığımızda “sistem” dediğimiz şey görünmeye başlar.
Tarihsel materyalizmin başka bir önemli sonucu da toplumları ahlaki karakterler üzerinden açıklamaktan uzaklaşmaktır. Kapitalizmin ortaya çıkmasını insanların bir anda daha açgözlü hale gelmesiyle açıklamayız. Feodalizmi de insanların daha geri veya daha cahil olmasına indirgemeyiz. İnsanların ahlaki özellikleri tarihsel süreçlerde rol oynayabilir, fakat toplumsal biçimleri açıklamak için üretim, mülkiyet, sınıf ve güç ilişkilerini incelemek gerekir. Bir toplumsal düzen yalnızca insanların ona inanmasıyla değil, gündelik yaşamın maddi olarak o ilişkiler içinde yeniden kurulmasıyla sürer.
Bu bakış geleceği düşünürken de önemlidir. Eğer toplumsal ilişkiler tarihsel olarak kurulmuşsa değişmeleri mümkündür. Fakat tarihsel olmaları, basit bir kararla ortadan kaldırılabilecekleri anlamına gelmez. Kapitalizm yalnızca yanlış bir fikir olmadığı için insanlara doğru fikir anlatmak onu kendiliğinden değiştirmez. Ücretli emek, mülkiyet, sermaye birikimi, devlet, hukuk, eğitim, finans ve dünya piyasası gibi birbirine bağlı ilişkilerin maddi varlığı vardır. Toplumsal değişim de bu ilişkilerin dönüşümünü gerektirir.
Tarihsel materyalizmin belki de en temel katkısı burada ortaya çıkar: toplumu değişmez bir doğa düzeni olarak değil, insanların tarih boyunca kurduğu fakat tek tek insanların iradesine indirgenemeyen ilişkilerin bütünü olarak görmemizi sağlar. Bu ilişkiler insan eylemiyle üretilir ve yeniden üretilir; bu nedenle değişebilirler. Fakat aynı zamanda insanların karşısına kendilerinden bağımsız güçler gibi çıkabilirler; bu nedenle yalnızca istemekle değişmezler.
Bütün bu bölüm boyunca yaptığımız hareket aslında buydu. Metayı nesnenin fiziksel özelliklerinden, parayı kâğıttan veya metalden, sermayeyi para yığınından, mülkiyeti kişi ile nesne arasındaki doğal bağdan, sınıfı gelir grubundan ayırdık. Her defasında nesnenin arkasında gizli bir şey aramak yerine, o nesnenin veya görünüşün hangi toplumsal ilişki içinde bu biçimi aldığını sorduk.
Tarihsel materyalizm bu soruyu toplumun tamamına taşır.
İnsanlar nasıl yaşıyor?
Bu yaşamı nasıl üretiyor ve yeniden üretiyor?
Bu süreç içinde hangi ilişkiler kuruluyor?
Bu ilişkiler nasıl tarihsel biçimler alıyor?
Ve bu biçimler nasıl değişiyor?
Bu soruların hepsine tek bir cevap vermek zorunda değiliz. Önemli olan başlangıç noktasını doğru kurmaktır.
Tarihsel materyalizm, toplumsal hayatı insanların değişmez özünden veya yalnızca düşüncelerinden değil, tarihsel olarak kurulmuş üretim ve yeniden üretim ilişkilerinden hareketle anlamaya çalışan bir yaklaşımdır.
Bir sonraki ders tam da bu noktada ortaya çıkan en meşhur ama aynı zamanda en fazla yanlış kullanılan şemayı ele alacak:



