Yapay zekâ ile birlikte üretim araçlarının olağanüstü ölçüde genişlediği bir dönemde yaşıyoruz. Bir görsel üretmek, müzik yapmak, metin yazmak, video hazırlamak, bir fikri farklı biçimlere sokmak birkaç yıl öncesine göre çok daha kolay. Buna rağmen bu genişlemenin kültürel alanda aynı ölçüde yeni bağlam, yeni düşünce veya yeni biçim ürettiğini söylemek kolay değil. Ortada çok fazla çıktı var; fakat üretim kapasitesindeki artış ile farklılık üretimindeki artış arasında açık bir eşitlik görünmüyor. 2025 tarihli 28 çalışmayı ve 8.214 katılımcıyı kapsayan bir meta-analiz, yapay zekâ desteğinin bireysel yaratıcı performansı artırabildiğini, buna karşılık üretilen fikirlerin çeşitliliğini belirgin biçimde azaltabildiğini gösteriyor. Bu sonuç tek başına kültürel bir teori kurmaya yetmez; fakat başlangıçtaki soruyu meşru kılar: üretmenin araçları çoğalırken üretimi mümkün kılan bazı koşullar azalıyor olabilir mi?
Burada “üretim” ile yalnızca bir nesnenin ortaya çıkarılmasını birbirinden ayırmak gerekiyor. Üretmek ile mevcut biçimlerin yeni varyasyonlarını dolaşıma sokmak aynı şey değildir. Yeni bir cümle kurulabilir ama yeni bir bağlam kurulmamış olabilir. Yeni bir görüntü üretilebilir ama görüntünün dünyayla kurduğu ilişki değişmemiş olabilir. Bu nedenle mesele yapay zekânın ne kadar yaratıcı olduğu sorusundan önce, öznenin üretim yaptığı dünyanın nasıl değiştiği sorusudur.
Bu yazının çıkış noktası iki ayrı kavramın kesişimidir: Teşhir Yanılsaması ve Sentez Kapanması. İlki öznenin kendi göstergelerini dolaşıma sokarken kendisiyle temsil ettiği nesne arasındaki mesafenin nasıl bulanıklaşabildiğini; ikincisi farklı bağlamların, çelişkilerin ve açıklama düzeylerinin tek ve pürüzsüz bir anlatı içinde nasıl kapatılabildiğini tarif eder. Fakat iki mekanizmayı yan yana koyduğumuzda üçüncü bir kavramdan çok, tarihsel bir sonuç ihtimali beliriyor: özne bir taraftan kendi temsilini piyasaya sunarken, diğer taraftan karşısına çıkan dünyanın farklılıkları giderek önceden işlenmiş, sınıflandırılmış ve sentezlenmiş biçimde kendisine geri dönüyor.
Aradaki eksik halka ise veridir.
Teşhir Edilen Nesne İki Yöne Birden Bakıyor
Marx’ın meta fetişizmi tartışmasındaki temel dönüşümlerden biri, insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerin şeyler arasındaki ilişkiler biçimini almasıdır. Birbirinden farklı emekler değişim alanında karşılaştırılabilir bir forma girer; toplumsal ilişki nesnenin doğal özelliğiymiş gibi görünmeye başlar. Buradaki tarihsel mekanizmayı doğrudan sosyal medyaya tercüme etmek doğru olmaz. Fakat dijital platform ekonomisinin önemli bir özelliği, toplumsal ilişkilerin kendisinin veri üretiminin parçası haline gelmesidir. Christian Fuchs, sosyal medya kullanıcılarının yalnızca anlam ve içerik değil, iletişim ve toplumsal ilişkiler de ürettiğini; platformların kullanıcıların faaliyetleri, ilgileri, iletişimleri ve sosyal ilişkileri hakkında ayrıntılı profiller tuttuğunu vurgular.
Teşhir Yanılsaması ilk olarak öznenin tarafında gerçekleşir. Bir kişi gittiği mekânı, beraber olduğu insanı, okuduğu kitabı, kullandığı nesneyi, bedenini, evini, yemeğini veya siyasi tercihini gösterir. Bu göstergeler zamanla kişiye geri dönerek bir bütünlük duygusu üretebilir: “Ben böyle biriyim”, “bu çevreye aitim”, “benim hayatım budur.” Sorun göstermek değildir. Sorun, gösterilen nesnelerin öznenin kendisi yerine geçmeye başlamasıdır.
Fakat aynı gösterge karşı tarafta bambaşka biçimde çalışır.
Bir fotoğraf özneye bir hatıra veya kimlik göstergesi olarak dönerken platform açısından ilişkisel bir veri noktası olabilir. Aynı kare, bir kişiyle başka bir kişi, belirli bir mekân, zaman, ilgi alanı ve çevrede bulunan diğer kullanıcılar arasında bağlantılar kurulmasına katkıda bulunabilir. Fuchs’un verdiği basit tahmin mantığında, “A’yı sevenler B’yi de seviyor” ilişkisi kullanıcı davranışlarından çıkarılabilir ve gelecekteki seçme işlemlerine katılabilir.
Dolayısıyla teşhir edilen nesne iki yönlüdür:
Özneye ayna, platforma harita.
Bu ayrım önemli. Çünkü özne yalnızca kendisini göstermemektedir. Aynı zamanda içinde bulunduğu ilişkisel alanın çizimine veri sağlamaktadır.
İki yıl önce hayatımızda bulunan biriyle çekilmiş bir fotoğraf bunu basit biçimde gösterebilir. İnsan ilişkisi daha sonra kopabilir. Kişi o ilişkiyi yeniden değerlendirebilir, reddedebilir, hayatından çıkarabilir veya bütünüyle başka bir çevreye geçebilir. İnsan açısından bağ tarihsel bir bağdır: kurulabilir, değişebilir ve kesilebilir. Veri açısından ise eski ilişkinin izi hesaplanabilir bir tortu olarak kalabilir.
Daha önce unutulma hakkı üzerinden karşılaştığımız problem burada yalnızca mahremiyet problemi olmaktan çıkar. Daha temel bir zaman farkı vardır:
Özne değişebilir; veri biriktirir.
Özne “artık değilim” diyebilir. Veri yapısı ise “bir zamanlar ilişkilendirildin” bilgisini koruyabilir. Böylece geçmiş, kişinin bugünkü konumunun açıklanmasında kullanılabilecek istatistiksel bir malzemeye dönüşür.
Harita Yalnızca Bizi Tanımlamaz
Bu noktadan sonra asıl dönüşüm başlıyor. Platformların biriktirdiği ilişki haritası yalnızca kullanıcıyı tarif etmek için kullanılmaz; hangi nesnelerin birbirine yakın olduğuna ilişkin platform dilinin oluşmasına da katılır.
Kimler hangi içerikleri birlikte tüketiyor? Hangi müzik hangi başka müzikle dolaşıyor? Hangi siyasi içerik hangi yaşam tarzlarıyla kesişiyor? Hangi kelimeler, görüntüler, mekânlar ve tüketim biçimleri aynı davranış kümelerinde görülüyor?
Bu soruların cevapları artık yalnızca kültür eleştirmenlerinin veya sosyologların kurduğu kategoriler değildir. Kullanıcı davranışlarından çıkarılan büyük ilişkisel haritaların içinde de sürekli yeniden üretilmektedir. Platformlaşma üzerine çalışan David Nieborg ve Thomas Poell, kültürel üretimin giderek büyük platform şirketlerinin altyapıları içine girdiğini ve kültürel ürünlerin kullanıcı verilerinden gelen geri bildirim doğrultusunda sürekli yeniden işlenen, paketlenen ve modüler hale gelen “contingent” metalara dönüştüğünü gösteriyor.
Buradan önemli bir sonuç çıkarılabilir: platformun dili yalnızca mühendislerinin önceden belirlediği kategorilerden oluşmaz. Kullanıcıların yıllar boyunca ürettiği davranışsal ve ilişkisel tortu da bu dili besler.
Böylece bir geri besleme döngüsü oluşur:
Özne göstergelerini verir → göstergeler ilişkisel veriye dönüşür → veri haritası sınıflandırmaları besler → sınıflandırmalar öneri ve görünürlük düzenini biçimlendirir → özne bu düzenlenmiş alanda yeni göstergeler üretir → yeni göstergeler haritayı yeniden besler.
Teşhir Yanılsaması ile Sentez Kapanması arasındaki maddi bağlantı tam burada belirir.
Özne kendisini teşhir ederken yalnızca bir imge üretmez; kendisine daha sonra dünya olarak geri dönecek haritanın çizimine de katılır.
Bu haritanın büyüklüğü aynı zamanda platformların ekonomik kuvvetlerinden biridir. Küçük veya yeni bir platform farklı bir kültürel düzen kurmak isteyebilir; fakat büyük platformların yıllar boyunca biriktirdiği kullanıcı ilişkileri, davranış örüntüleri ve geri bildirim altyapısına sahip değildir. Bu nedenle platformlaşma yalnızca bazı şirketlerin çok büyük hale gelmesi meselesi değildir. Büyük platformlar kültürel üretimin dağıtımı ve dolaşımı üzerinde altyapısal bir konum kazanırlar; kültür üreticileri de görünürlükten gelir modellerine kadar değişen platform kurallarına giderek daha fazla bağımlı hale gelir.
Böyle bakıldığında tekel yalnızca ekonomik değildir. Aynı zamanda belirli bir ilişkiler haritasının rakipsiz ölçekte birikmesi anlamına gelebilir.
Özneyi Kim Çağırıyor?
Burada Althusser’e dönmek yararlıdır. Çünkü meseleyi “önceden özgür ve sahici bir özne vardı, platformlar onu bozdu” hikâyesine çevirmemek gerekir.
Althusser için ideoloji, dışarıda hazır duran bağımsız bireylere sonradan eklenen düşünceler bütünü değildir. İdeoloji bireyleri özne olarak çağırır; özne kendisini bu çağrının içinde tanır. Onun meşhur formülünde ideolojinin varlığı ile bireyin özne olarak çağrılması birbirinden ayrı iki olay değildir.
Dolayısıyla platform öncesinde de tarafsız ve bütünlüklü bir özne yoktu. Aile, okul, din, hukuk, devlet, işyeri, mahalle ve başka kurumlar öznenin kuruluşuna katılıyordu.
Fakat bu aygıtların önemli bir özelliği birbirleriyle tam olarak örtüşmemeleriydi.
Ailenin söylediğiyle öğretmenin söylediği aynı olmayabilir. Öğretmen ile din görevlisi aynı özne konumunu önermeyebilir. Mahallenin normları hukukla, işyerindeki deneyim siyasal söylemle çatışabilir. Bu çelişkileri romantikleştirmek gereksizdir; farklı otoritelerin varlığı kendiliğinden özgürleştirici değildir. Hepsi ayrı ayrı baskıcı da olabilir.
Fakat aralarındaki indirgenemez mesafe önemlidir.
Özne bazen bir çağrıyı diğerine karşı kullanabilir. Bir ilişkiyi kesebilir, diğerini güçlendirebilir, iki dil arasında kalabilir veya ikisini birden reddedebilir. Kimlik dediğimiz şeyin bir bölümü de bu düğümlerin tarihinden oluşur.
Platform çağında okul, din, aile veya devlet ortadan kalkmaz. Daha farklı bir şey olur: bunların önemli bir bölümü aynı dolaşım altyapılarında görünmeye başlar.
Seküler öğretmenle din hocası hâlâ birbirine karşıt şeyler söyleyebilir. Fakat ikisi de aynı kısa-video formatına, aynı öneri sistemine, aynı görünürlük ölçülerine ve benzer dikkat ekonomisine girdiklerinde karşıtlıklarının üzerinde ortak bir üst biçim oluşur.
Burada soru artık yalnızca:
“Hangisine tavır alacağım?”
değildir.
Giderek:
“Hangisini izleyeceğim?”
sorusuna dönüşebilir.
Tercih ile tavır aynı şey değildir. Tavır ilişkiyi ve çatışmayı içerir; tercih ise seçeneklerin zaten hazırlanmış olduğu bir alan içerisinde gerçekleşebilir.
Algoritma Özneyi Çağırmak Zorunda Değil
Antoinette Rouvroy ve Thomas Berns’ün “algoritmik yönetimsellik” tartışması tam burada önemli hale geliyor. Onların çalışması, klasik normatif yönetimden farklı olarak algoritmik düzenlemenin bireye açıkça “sen şusun, şöyle davranmalısın” demek zorunda olmadığını gösteriyor. Büyük veri içerisindeki ilişkiler ve korelasyonlar üzerinden gelecekteki davranış olasılıklarına müdahale edilebilir. Çalışmanın özellikle “farklılığın/ayrıklığın ilişkiler yoluyla bireyleşmenin önkoşulu olup olmadığı” sorusunu başlığa taşıması bizim problemimiz açısından dikkat çekicidir.
Burada Althusserci çağrılma bütünüyle ortadan kalkmaz; fakat başka bir yönetim biçimi onun yanına yerleşir.
Algoritma öznenin kendisini nasıl tanımladığını beklemek zorunda değildir.
Özne “ben artık bu çevreye ait değilim” diyebilir. Sistem ise geçmiş davranışlarından, eski ilişkilerinden, ziyaretlerinden veya kendisine benzeyen başka kullanıcıların davranışlarından belirli olasılıklar çıkarmaya devam edebilir.
Böylece öznenin söylediği “ben” ile veri haritasının kurduğu olasılıksal özne birbirinden ayrılır.
Bu ayrımın kendisi yeni bir çatışma üretme potansiyeline sahiptir. Fakat platform çoğu zaman bu çatışmayı kullanıcıya açık bir çatışma olarak göstermeyebilir. Onun yerine öneriler, sıralamalar, reklamlar, arama sonuçları ve görünürlük tercihleri biçiminde sessizce işlemesine izin verir.
Özne karşısında kendisini tanımlayan açık bir otorite bulmaz. Kendi davranışlarından türetilmiş bir dünya bulur.
Kültür Endüstrisinden Sentez Kapanmasına
Bu sürecin hiçbir parçası bütünüyle yeni değil.
Adorno ve Horkheimer, kültür endüstrisini tartışırken kültürel farklılaşmanın görünürde çoğalmasına rağmen ortak bir sistem mantığının filmleri, radyoyu ve dergileri aynı bütünün parçalarına dönüştürdüğünü söylüyordu. Onların ifadesiyle kültürün “ortak payda” haline getirilmesi, kataloglama ve sınıflandırmayı daha baştan içinde taşıyordu.
Bugün teknik imkân bambaşka olsa da problem tanıdıktır: çeşitlilik ortadan kaldırılmadan da yönetilebilir.
Marcuse meseleyi başka yerden yakalar. Tek Boyutlu İnsanda mevcut söylem evrenini aşan fikirlerin yalnızca reddedilmediğini, mevcut düzenin terimleri içinde yeniden tanımlanabildiğini söyler. Karşıtlık böylece susturulmak yerine sistem tarafından sindirilebilir.
Bu, Sentez Kapanması’na çok yakın bir tarihsel uyarıdır.
Karşıt görüşün ortadan kaldırılması gerekmez.
Onu daha büyük bir bütünün makul bir parçasına dönüştürmek yeterlidir.
Debord’un gösteri eleştirisi ise Teşhir Yanılsaması ile bu kapanma arasında başka bir köprü kurar. Gösteri onun meşhur tanımıyla yalnızca imgeler toplamı değil, “imgeler aracılığıyla dolayımlanan insanlar arası toplumsal ilişki”dir. Ayrıca gösterinin ürettiği birliğin, ayrılığın resmî diline dönüşebileceğini ve mevcut düzenin kendi üzerine kesintisiz monoloğu olarak işleyebildiğini söyler.
Burada bugün için eklenmesi gereken yeni halka şudur: yalnızca görüntü dolaşımı değil, görüntüler arasındaki ilişkilerin veri olarak birikmesi söz konusudur.
Gösterge artık sadece görünmez.
Ölçülür, bağlanır, karşılaştırılır ve gelecekteki görünürlüğün hammaddesine dönüşür.
Kapanma Ustaları
Pierre Bourdieu televizyon üzerine düşünürken ekranın “fast thinker”ı avantajlı hale getirdiğini fark etmişti. Televizyonun zamanı uzun tereddüde, alan sınırlarını tartışmaya veya düşüncenin yavaş kurulmasına uygun değildir; hızlı biçimde kullanılabilir düşünce üretebilen konuşmacı daha işlevlidir. Bourdieu ayrıca televizyon tartışmasının giderek birbirine referans veren profesyonel yorumcuların dolaşımına dönüşmesini eleştiriyordu.
Buradan yıllar sonra ortaya çıkan belirli yorumcu tipine bakılabilir.
Bu yorumcunun sırrı her şeyi bilmesi değildir.
Her şeyi bildiği şeylere dönüştürebilmesidir.
Ekonomi hakkında konuşurken psikolojiye, psikoloji hakkında konuşurken tarihe, dış politika hakkında konuşurken toplumsal karaktere geçebilir. Alanının bittiği yerde “bilmiyorum” demez; dışarıdaki alanı kendi mevcut anlatısına tercüme eder.
Bu nedenle yorumcu yalnızca epistemik sınırını ihlal etmez. Bir sentez üretir.
Ve sentez ne kadar başarılıysa karşıtlığın nerede bulunduğunu görmek o kadar zorlaşabilir.
Bu mekanizma bugün yapay zekâ tarafından çok daha geniş ölçekte gerçekleştirilebilir. Farklı kaynaklar, akademik çalışmalar, gündelik yorumlar, haberler ve tarihsel bilgiler kullanıcıya tek bir anlatıcı sesiyle geri döndüğünde kaynak sayısının artması söylem çoğulluğunun arttığı anlamına gelmez.
Beş kaynak bulunabilir.
Ama tek bir ses konuşabilir.
Sentez Kapanması burada ortaya çıkar: farklı bağlamlar yok edilmez; aralarındaki mesafe azaltılır.
Sürtünmenin Kaybolması
Buraya kadar “sürtünme” kelimesinin ne anlama geldiğini dikkatli kullanmak gerekir.
Sürtünme acının, baskının veya toplumsal çatışmanın yüceltilmesi değildir. İnsanların daha yaratıcı olması için daha fazla baskıya ihtiyaç duyduğu gibi bir sonuç buradan çıkarılamaz.
Söz konusu olan daha temel bir mesafedir: bir nesnenin kendisine verilen kavrama tam olarak sığmaması, iki çağrının birbirini tamamen karşılamaması, bir açıklamanın geriye hâlâ açıklanması gereken bir artık bırakması.
Adorno’nun özdeşlik düşüncesine yönelik eleştirisinin gücü burada tekrar belirir. Onun negatif diyalektiğinde nesne kavram tarafından bütünüyle tüketilemez; bir şey kavramsal sınıflandırmanın dışında kalmaya devam eder. Adorno’nun başka bir yerde söylediği gibi, insanlar arasındaki mesafenin tümüyle atlanması bile farklılığın ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Sürtünme dediğimiz şey tam olarak bu artık olabilir.
Bir açıklamanın kapanmadığı yer.
Bir ilişkinin sınıflandırmaya direnmesi.
Öznenin geçmiş davranışlarıyla bugünkü tavrı arasındaki uyumsuzluk.
Bir kavramın kendisine benzeyen başka kavramlara tercüme edildiğinde kaybettiği şey.
Bir kişinin “hayır, benim sorduğum bu değildi” diyebilmesini mümkün kılan mesafe.
Sentez Kapanması bu mesafeyi tamamen yok edemez. Fakat onu görünmez hale getirebilir.
Teşhir Yanılsaması ise öznenin kendi göstergeleriyle arasındaki mesafeyi daraltır.
Böylece iki işlem farklı yönlerden aynı noktaya yaklaşır:
Özne kendi nesnesine yaklaşır. Dünya ise özneye uygun hale getirilmiş bir sentez olarak yaklaşır.
Aradaki boşluk küçülür.
Peki Üretime Ne Olur?
Burada kesin bir kavram önermek yerine bir çıkarsama yapmak daha doğru.
Üretim bütünüyle ortadan kalkmaz. Hatta teknik anlamda üretim hiç olmadığı kadar artabilir.
Fakat üretimin yönü değişebilir.
Platformlaşmış kültürel üretimde içeriklerin kullanıcı verisine göre sürekli yeniden işlenmesi ve paketlenmesi zaten gözlenebilir bir özellik. Yapay zekâ araştırmalarında ise bireysel performans artışıyla kolektif fikir çeşitliliğinin azalmasının aynı anda görülebilmesi, bu mekanizmanın başka bir ucuna işaret ediyor.
Dolayısıyla mesele “insanlar artık üretemiyor” değildir.
Daha rahatsız edici ihtimal şudur:
Üretim artarken, üretimin önemli bir bölümü mevcut dolaşımın daha başarılı varyasyonlarını üretmeye kayabilir.
Burada üretici de tüketici de aynı haritanın içinde hareket eder.
Özne göstergelerini üretir.
Platform bu göstergelerden ilişkiler çıkarır.
İlişkiler gelecekteki görünürlüğün düzenlenmesine katılır.
Düzenlenmiş görünürlük yeni üretimin malzemesini oluşturur.
Yeni üretim tekrar sisteme girer.
Döngü ilerledikçe sistem yalnızca neyin popüler olduğunu öğrenmez; popülerliğin gelecekte nasıl üretileceğini de giderek daha iyi öğrenebilir.
Bu nedenle yapay zekâ çağında ortaya çıkan büyük bolluğun neden aynı ölçüde yeni kültürel bağlam üretmediğini yalnızca modellerin “ortalama” üretmesine bağlamak yetersiz kalır.
Model zaten uzun süredir platformlaşmış, ölçülmüş, sınıflandırılmış ve birbirine bağlanmış bir kültürel alanın üzerinde çalışmaktadır.
Sorun yalnızca makinenin olasılık hesabında değildir.
Olasılık hesabına sunulan dünyanın kendisi çoktan belirli yakınlık haritaları tarafından düzenlenmiştir.
Sonuç Yerine
Belki bugün üretimin önündeki en önemli sorun üretim araçlarına erişim değildir.
Üretmek hiç olmadığı kadar kolay olabilir.
Daha zor olan, mevcut haritanın henüz tanımadığı bir ilişkiyi kurabilmektir.
Teşhir Yanılsaması bize öznenin göstergelerini kendisi sanmaya başlayabileceğini gösteriyordu. Sentez Kapanması farklı bağlamların ve karşıtlıkların tek bir açıklama içerisinde pürüzsüzleştirilebileceğini gösteriyor.
İkisinin arasına veri ekonomisini yerleştirdiğimizde daha uzun bir hareket ortaya çıkıyor:
Teşhir → veri → ilişkisel harita → sınıflandırma → dolaşım → sentez → özneye geri dönüş.
Bu döngünün sonunda öznenin ortadan kalktığını söylemek için hiçbir neden yok.
Çatışmanın ortadan kalktığını söylemek de fazla güçlü olur.
Fakat öznenin çatışmayla karşılaşma biçiminin değiştiğini söylemek mümkün görünüyor. Karşıtlıklar giderek onun önüne bağımsız otoriteler, ayrı dünyalar ve çözülemeyen ilişkiler olarak çıkmak yerine, aynı dolaşım rejiminin seçenekleri halinde gelebilir.
Burada tavır almak ile tercih yapmak arasındaki fark giderek önemli hale gelir.
Ve üretim açısından sorulması gereken soru belki tam da budur:
Kendi göstergelerimizden çizilmiş bir haritanın bize yeniden dünya olarak sunulduğu yerde, henüz haritada bulunmayan şeyi nasıl üreteceğiz?
Belki yapay zekâ çağının asıl kıtlığı görüntü, metin, müzik veya fikir değildir.
Belki kıtlaşan şey, bir şeyi mevcut açıklamaya hemen dahil etmeyen mesafedir.
Başka bir deyişle:
Üretim araçları çoğalırken üretimin sürtünmesi azalıyor olabilir.
Eğer öyleyse önümüzdeki mesele daha fazla üretmek değildir.
Bir şeyin hemen tanınmadığı, hemen sınıflandırılmadığı, hemen başka bir şeyle uzlaştırılmadığı ve bir süreliğine kendi pürüzüyle kalabildiği alanları yeniden kurmaktır.



