Bir toplum hakkında düşünmeye başladığımızda çoğu zaman insanlardan başlarız. İnsanların ne düşündüğüne, ne istediğine, hangi değerlere sahip olduğuna, nasıl davrandığına bakarız. Bir işçinin neden çalıştığını sorarsak “para kazanmak için” diyebiliriz. Bir işverenin neden yatırım yaptığını sorarsak “daha fazla kazanmak istediği için” cevabını verebiliriz. Bir insanın neden ev aldığını, başka birinin neden borçlandığını, bir başkasının neden başka bir şehre göç ettiğini açıklarken de benzer biçimde kişilerin kararlarına, ihtiyaçlarına ve tercihlerine başvururuz. Bu açıklamalar bütünüyle yanlış değildir. İnsanlar gerçekten karar verir, tercih yapar, korkar, umut eder, hesaplar ve bazen yanılır. Fakat Karl Marx’ın düşüncesi bizi daha başta başka bir soruyla karşı karşıya bırakır: Bir toplumu anlamak için insanların ne düşündüğünü bilmek yeterli midir, yoksa onların düşüncelerini ve davranışlarını mümkün kılan ilişkileri de araştırmak gerekir mi?
Bu soru ilk bakışta küçük bir yöntem değişikliği gibi görünebilir. Oysa Marx’ın düşüncesinin en önemli sonuçlarından biri burada ortaya çıkar. İnsan artık toplumu açıklarken kendiliğinden kabul edilen başlangıç noktası değildir. İnsanların davranışlarını yalnızca onların kişiliklerinden, ahlaklarından, niyetlerinden veya düşüncelerinden hareketle açıklamak yerine, hangi tarihsel ilişkiler içinde yaşadıklarına bakmak gerekir. Bir kişinin ne yaptığı kadar, bunu hangi koşullarda yaptığı; neye sahip olduğu kadar, neye erişebilmek için kime bağımlı olduğu; hangi kararı verdiği kadar, önünde hangi seçeneklerin bulunduğu önem kazanır.
Bir işyerini düşünelim. İşletmenin sahibi sabah dükkânı açıyor, çalışanlar geliyor, gün boyunca müşterilere hizmet veriliyor ve akşam herkes evine dönüyor. Bu sahneyi kişilerin özellikleri üzerinden anlatabiliriz. İşletme sahibi çalışkan olabilir veya olmayabilir. Çalışanlardan biri işini sevebilir, diğeri sevmeyebilir. Bir müşteri cömert, bir başkası kaba olabilir. Bunların hepsi o işyerinde gerçekten yaşanan şeylerdir. Fakat Marx’ın sorusu başka bir düzeyde başlar. İşletmenin sahibi neden işletmenin sahibidir? Çalışan neden emeğini ücret karşılığında sunmaktadır? İşyerinde kullanılan araçlara, mekâna ve üretilen gelire ilişkin kararları kim vermektedir? Çalışanın yaşamını sürdürebilmesi için ücret elde etmesi neden gereklidir? Bu ilişkiler yalnızca oradaki insanların kişiliklerinden mi kaynaklanmaktadır, yoksa onlar gelmeden önce kurulmuş daha geniş toplumsal ilişkilerin bir parçası mıdır?
Burada önemli bir değişiklik meydana gelir. Soruyu “Bu insan neden böyle davranıyor?” biçiminde kurmak yerine, “Bu insanın böyle davranabileceği veya böyle davranmak zorunda kalabileceği ilişki nasıl kurulmuş?” diye sormaya başlarız. Bir işçinin işe gitmesini yalnızca çalışkanlıkla, bir işverenin yatırım yapmasını yalnızca hırsla, bir kiracının kira ödemesini yalnızca bir evde yaşama isteğiyle açıklamak artık yeterli görünmez. Çalışmak, yatırım yapmak, kiralamak, satmak, satın almak veya borçlanmak belirli toplumsal ilişkiler içinde gerçekleşir. İnsanların niyetleri bu ilişkilerin içindedir; fakat ilişkilerin kendisi yalnızca insanların niyetlerinden oluşmaz.
Ön Okuma bölümünde bir ilişkiyi düşünürken, bir şeyi tek başına ele almak yerine başka şeylerle kurduğu bağlara bakmaya çalışmıştık. Marx’ın düşüncesi bu yaklaşımı toplumu çözümlemek için çok güçlü biçimde kullanır. Bir işçiyi yalnızca geliri düşük bir insan olarak görmek yeterli değildir. Bir patronu yalnızca çok parası olan bir insan olarak görmek de yeterli değildir. İki kişinin banka hesaplarını karşılaştırmak bize gelir eşitsizliği hakkında bilgi verebilir; fakat onların toplumsal konumlarını bütünüyle açıklamaz. Marx açısından önemli olan, bu insanların üretim süreci içinde birbirleriyle nasıl bir ilişki kurduklarıdır.
Bu nedenle sınıf, mülkiyet, emek, sermaye ve ücret gibi kavramlar yalnızca kişilerin sahip olduğu özellikleri anlatmaz. Bunlar insanlar arasındaki belirli ilişkileri anlamamıza yarayan kavramlardır. Bir insanın cebinde para bulunması onu tek başına kapitalist yapmaz. Bir insanın gelirinin düşük olması da onu kavramsal olarak işçi yapmaya yetmez. Asıl mesele insanların üretim araçlarıyla, emekle ve birbirleriyle kurdukları ilişkidir. Marx’ın düşüncesinde toplumsal çözümlemenin giderek bireysel özelliklerden ilişkilere doğru kaymasının nedeni budur.
Bu yaklaşım, insanı önemsiz hale getirmek anlamına gelmez. Tam tersine, insanların yaşamlarını yalnızca kendi kişiliklerinin sonucuymuş gibi açıklamaktan vazgeçmek anlamına gelir. Bir insan borç içindeyse bunun nedeni gerçekten kötü kararlar vermiş olabilir. Fakat bütün bir toplumda milyonlarca insan benzer biçimde borçlanıyorsa artık yalnızca milyonlarca ayrı kişiliği incelemek yeterli olmayabilir. Ücretlerin düzeyi, konut fiyatları, kredi sistemi, çalışma koşulları, mülkiyet biçimleri ve ekonomik örgütlenme de açıklamanın içine girmek zorundadır. Bireysel davranış ortadan kalkmaz; fakat artık daha geniş bir ilişkiler alanı içinde düşünülür.
Aynı durum yoksulluk konusunda da görülebilir. Yoksulluğu yalnızca bazı insanların yeterince çalışmamasıyla açıklarsak, sorunu bireylerin özelliklerine bağlamış oluruz. Fakat bir toplumda düzenli biçimde çalışan insanların önemli bir bölümü yine de yoksul kalıyorsa başka sorular ortaya çıkar. Ücret nasıl belirlenmektedir? Üretilen değer nasıl paylaşılmaktadır? Kim hangi kaynaklara sahiptir? İnsanların yaşamlarını sürdürebilmek için ihtiyaç duydukları şeylere erişimleri nasıl düzenlenmektedir? İşte Marx’ın düşüncesi, toplumu bu tür ilişkiler üzerinden okumaya başladığında güçlü hale gelir.
Burada kolayca başka bir hataya düşebiliriz. Marx’ın insanlardan ve düşüncelerden uzaklaşıp “gerçek neden” olarak ekonomiyi bulduğunu düşünebiliriz. Bu durumda toplum ikiye ayrılır: aşağıda gerçek ekonomik ilişkiler, yukarıda ise insanların fikirleri, inançları ve kültürü. Fakat bu kadar basit bir ayrım Marx’ın açtığı problemi yeniden kapatır. İnsanların kendileri hakkında düşündükleri, dünyayı nasıl anlamlandırdıkları, hukuk, siyaset, aile, eğitim ve kültür önemsiz değildir. Bunlar toplumsal hayatın dışında duran süslemeler değildir. Daha sonraki derslerde özellikle ideoloji, devlet ve yeniden üretim üzerine düşünürken, bu alanların toplumsal ilişkilerin devam etmesinde nasıl etkin olduğunu daha ayrıntılı göreceğiz.
Bu nedenle Marx’ın müdahalesini “fikirler yanlıştır, ekonomi gerçektir” biçiminde anlamamak gerekir. Daha dikkatli bir ifade şudur: Toplumun kendisi hakkında söyledikleri, toplumun nasıl işlediğini açıklamak için tek başına yeterli değildir.
Bir toplum kendisini özgür insanların karşılıklı sözleşmeler yaptığı bir düzen olarak anlatabilir. Bu anlatının tamamen uydurma olması gerekmez. İnsanlar gerçekten sözleşme imzalayabilir, iş değiştirebilir, alışveriş yapabilir ve hukuken birbirlerinden bağımsız kişiler olarak davranabilirler. Fakat Marx bu noktada başka sorular sorar. Sözleşme yapan taraflar hangi koşullarda karşı karşıya gelmektedir? Bir tarafın geçimini sağlayabilmek için emeğini satması gerekirken diğer taraf üretim araçlarına sahipse, bu karşılaşmanın toplumsal anlamı nedir? Hukuki eşitlik ile maddi koşullar arasındaki ilişki nasıl düşünülmelidir?
Böylece Marx’ın yöntemi bize görünür olanı inkâr etmeyi değil, görünür olanın hangi ilişkiler tarafından üretildiğini araştırmayı öğretir.
Bir kafeyi örnek alalım. Aynı mekânda işletme sahibi, garson ve müşteri bulunabilir. Üçü aynı müziği dinleyebilir, aynı siyasi görüşü savunabilir, aynı mahallede yaşayabilir ve hatta iş bittikten sonra aynı masada oturabilir. Yalnızca kişilerin düşüncelerine veya yaşam tarzlarına bakarsak aralarındaki fark bazen oldukça küçük görünebilir. Fakat üretim ilişkisi açısından baktığımızda farklı konumlar ortaya çıkar. Müşteri hizmeti satın alır. Çalışan ücret karşılığında çalışır. İşletme sahibi işletme üzerinde tasarruf sahibidir ve üretim sürecinin örgütlenmesine ilişkin farklı bir konumdadır. Bu konumlar kişilerin karakterlerinden bağımsız olarak kurulmuş belirli ilişkileri ifade eder.
İşletme sahibi çok iyi bir insan olabilir. Çalışanını sevebilir, ona yardımcı olabilir ve piyasadaki başka işletmelerden daha yüksek ücret ödeyebilir. Marx’ın çözümlemesi bu kişisel özellikleri inkâr etmez. Fakat iyi niyet, ilişkinin yapısını tek başına ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde kötü bir işverenle karşılaşmamız da kapitalizmi işverenlerin kötü kişiliğiyle açıklamamıza izin vermez. Eğer bütün açıklamayı insanların ahlakına bağlarsak, toplumsal ilişkinin kendisini gözden kaçırabiliriz.
Bu ayrım Marx’ı okurken özellikle önemlidir. Kapitalizmin eleştirisi, bazı insanların açgözlü olması üzerine kurulmaz. Açgözlülük kapitalizmden önce de vardı ve kapitalizm ortadan kalksa bile insanlar çeşitli biçimlerde açgözlü davranabilir. Marx’ın ilgilendiği soru daha farklıdır: İnsanların kişisel özelliklerinden bağımsız olarak belirli davranışları sürekli üreten ve tekrar eden toplumsal ilişkiler nasıl kurulmaktadır?
Bu nedenle Marx’ın düşüncesinde tarih de önem kazanır. Bugün bize son derece doğal görünen birçok ilişki her zaman aynı biçimde var olmamıştır. Ücret karşılığında çalışma, özel mülkiyetin belirli biçimleri, piyasa ilişkileri, şirketler, bankalar veya modern fabrikalar insan toplumunun değişmez özellikleri değildir. Belirli tarihsel süreçlerde ortaya çıkmış ve dönüşmüş kurumlardır. Bir şeyin tarihsel olduğunu görmek, onun gerçek olmadığını söylemek değildir. Tam tersine, bugünkü biçiminin nasıl oluştuğunu ve başka biçimlerin mümkün olup olmadığını sormaktır.
Ön Okuma bölümünde bir şeyin “tarihi olması” üzerine düşünürken tam da bu ayrımı kurmaya çalışmıştık. Bir toplumsal ilişki bugün çok güçlü, yaygın ve hatta kaçınılmaz görünebilir. Fakat onun nasıl ortaya çıktığını araştırdığımızda doğal sandığımız birçok şeyin tarihsel olduğunu görürüz. Marx’ın topluma bakışı bu nedenle yalnızca ilişkisel değil aynı zamanda tarihsel bir bakıştır.
Burada artık “toplum nedir?” sorusunun kendisi de değişmeye başlar. Toplum, yan yana duran çok sayıda bireyin toplamı değildir. İnsanların birbirleriyle kurdukları üretim, mülkiyet, sınıf, hukuk, siyaset, aile ve başka birçok ilişkinin tarihsel olarak örgütlenmiş alanıdır. İnsanlar bu ilişkileri kurar, sürdürür ve değiştirebilirler; fakat aynı zamanda kendilerini zaten kurulmuş ilişkilerin içinde bulurlar.
Hiçbirimiz dünyaya geldiğimizde kullanacağımız dili, mülkiyet düzenini, para sistemini, çalışma biçimlerini veya sınıfsal yapıyı seçmeyiz. Bunlar bizden önce vardır. Fakat yaşamımız boyunca onların içinde hareket eder, onları yeniden üretir, bazen değiştirir ve bazen onlara karşı çıkarız. Dolayısıyla toplum ne insanların dışında işleyen dev bir makinedir ne de yalnızca bireysel kararların toplamıdır. Marx’ın düşüncesinin bizi götürdüğü zor alan tam olarak burasıdır: İnsanlar tarih yaparlar, fakat onu kendi seçtikleri koşullarda yapmazlar.
Bu noktada özne meselesine de geri dönebiliriz. Ön Okuma’da özneyi tamamen özgür ve kendi kendisinin kaynağı olan bir birey olarak düşünmenin sorunlarını görmüştük. Marx’ın toplumsal çözümlemesi bu soruna başka bir taraftan yaklaşır. Birey belirli ilişkilerin dışında duran ve sonra bu ilişkilere katılan bağımsız bir başlangıç noktası değildir. Doğduğunda zaten bir aileye, bir sınıfsal konuma, belirli mülkiyet ilişkilerine, belirli kurumlara ve belirli tarihsel koşullara girmiştir. Bu koşullar kişinin her davranışını otomatik olarak belirlemez; fakat hangi seçeneklerle karşılaşacağını, hangi kaynaklara ulaşabileceğini ve hangi konumlarda hareket edeceğini etkiler.
Daha sonra Althusser bu noktayı çok daha ileri götürecektir. Toplumsal yapının yalnızca bireylerin dışında duran koşullar yaratmadığını, belirli özne biçimlerinin üretilmesinde de rol oynadığını tartışacaktır. Fakat şimdilik bu sonucu ileriye bırakabiliriz. Marx’a giriş için önemli olan daha temel hareketi görmek: İnsanı açıklamanın başlangıç noktası kabul etmek yerine, insanın içinde bulunduğu ilişkileri de açıklamanın konusu haline getirmek.
Bu değişiklik küçük görünür fakat sonraki bütün kavramları etkiler. Üretim artık yalnızca insanların eşya üretmesi değildir. Emek yalnızca çalışmak değildir. Meta yalnızca satılan bir nesne değildir. Para yalnızca alışverişi kolaylaştıran bir araç değildir. Sermaye yalnızca çok miktarda para değildir. Sınıf yalnızca gelir düzeyi değildir. Mülkiyet yalnızca bir şeye sahip olmak değildir. Bütün bu kavramlar insanlar arasındaki belirli tarihsel ilişkileri düşünmenin araçlarına dönüşecektir.
Bu nedenle Marx’a başlarken ilk öğrenmemiz gereken şey bir tanım değildir. Bir bakış yönüdür.
Bir olayla karşılaştığımızda yalnızca “Bu insan neden böyle yaptı?” diye sormak yerine, bir soru daha ekleyebiliriz:
Bu davranışın ortaya çıkabildiği toplumsal ilişki nedir?
Bir toplum kendisini bize anlattığında da hemen inanmak veya hemen reddetmek zorunda değiliz. Başka bir soru sorabiliriz:
Bu anlatıyı mümkün kılan ilişkiler nelerdir?
Marx’ın toplumu okuma biçimi tam burada başlar. İnsanların söylediklerini susturarak değil, söyledikleriyle yetinmeyerek. Bireyi ortadan kaldırarak değil, bireyi de açıklanması gereken tarihsel bir ilişkinin içine yerleştirerek. Ekonomiyi her şeyin tek nedeni haline getirerek değil, insanların yaşamlarını üretme ve sürdürme biçimlerinin toplumsal hayatın diğer alanlarından ayrı düşünülemeyeceğini göstererek.
Bu yüzden Marx’ın ilk müdahalesi bize yeni bir cevap vermekten önce, açıklamaya nereden başladığımızı değiştirir.
Bir sonraki soru kendiliğinden ortaya çıkar:
Eğer bir toplumu insanların yaşamlarını sürdürürken kurdukları ilişkilerden okumaya başlayacaksak, “üretim” dediğimiz şey tam olarak nedir?



