Marx’tan söz edilirken en sık kullanılan şemalardan biri “altyapı–üstyapı” ayrımıdır. Ekonomi altyapıdır; hukuk, siyaset, din, kültür ve ideoloji ise bunun üzerinde yükselen üstyapıdır. İlk bakışta öğretici görünen bu şema, toplumsal ilişkilerin birbirine bağlı olduğunu anlatmak için işe yarayabilir. Sorun, metaforu gerçekliğin kendisi sanmaya başladığımızda ortaya çıkar. Toplum sanki altında ekonomi bulunan bir bina, geri kalan her şey de onun üzerine sonradan eklenmiş katlarmış gibi düşünülür. Böyle okunduğunda Marx’ın tarihsel materyalizmi kolayca “ekonomi her şeyi belirler” düşüncesine dönüşür.
Bu yanlış anlamanın gücü, metaforun fazlasıyla kolay olmasından gelir. Bir binanın temeli üstündeki yapıyı taşır; temel değişirse bina da değişir. Buradan topluma geçildiğinde aynı ilişki kurulabilir: üretim biçimi değişir, siyaset değişir; ekonomik yapı değişir, hukuk değişir; ekonomik çıkarlar değişir, kültür de onları yansıtır. Fakat toplumsal hayat fiziksel bir bina gibi işlemez. Hukuk yalnızca ekonominin üzerine yerleştirilmiş bir kaplama değildir; siyaset yalnızca ekonomik çıkarların tercümesi değildir; ideoloji de insanların kafasına sonradan eklenen bir süs değildir. Bunların her biri toplumsal ilişkilerin nasıl kurulacağı ve yeniden üretileceği üzerinde gerçek etkiler yaratır.
Örneğin mülkiyet ilişkisini düşünelim. Bir fabrika özel mülkiyete konu olduğunda bunu yalnızca ekonomik bir olgu olarak tanımlamak zordur. “Bu fabrika şu şirkete aittir” cümlesinin işlemesi için mülkiyeti tanıyan bir hukuk, sözleşmeleri uygulayan kurumlar, ihtilafları çözen mahkemeler ve mülkiyet hakkını koruyabilecek siyasal bir düzen gerekir. Hukuk burada önceden oluşmuş ekonomik ilişkinin üzerine çekilmiş ince bir örtü değildir. Mülkiyet ilişkisinin belirli biçimde var olmasının koşullarından biridir. Buna rağmen hukuk tek başına mülkiyet ilişkisini yaratmaz; kendisi de üretim ve güç ilişkilerinin içinde işler.
Benzer biçimde iş sözleşmesini yalnızca ekonomik alana yerleştirmek de kolay değildir. İşçi emek gücünü satar, işveren satın alır. Fakat çalışma gününün uzunluğu, iş güvenliği, örgütlenme hakkı, işten çıkarma koşulları ve ücretin hangi kurallara tabi olacağı hukuki ve siyasal mücadelelerden geçer. Bu mücadelelerin sonucu üretim sürecinin kendisini değiştirebilir. Çalışma gününün sekiz saat olması ile on dört saat olması aynı üretim ilişkisini aynı biçimde yeniden üretmez. Dolayısıyla “ekonomi önce gelir, siyaset sonra onu yansıtır” biçimindeki düz çizgi, gerçek hareketi açıklamakta yetersiz kalır.
Althusser’in altyapı–üstyapı tartışmasına müdahalesinin önemi burada ortaya çıkar. Althusser, Marx’ın ekonomik belirlenim fikrini terk etmez; fakat toplumsal bütünü tek merkezden yönetilen basit bir mekanizma olarak düşünmeye karşı çıkar. Ekonomik, siyasal ve ideolojik düzeyler birbirlerinden ayrılabilir, farklı işleyişlere ve zamanlara sahip olabilirler. Birbirlerini etkilerler; ama biri diğerinin doğrudan kopyası değildir. Bu nedenle ekonomik belirlenim, “ekonomide ne olduysa siyaset ve kültürde aynısı olur” biçiminde okunamaz.
Bu ayrımı somutlaştırmak için ekonomik krizleri düşünebiliriz. Aynı ekonomik daralma farklı ülkelerde veya farklı dönemlerde aynı siyasal sonucu üretmez. Bir yerde hükümet değişebilir, başka bir yerde otoriterleşme yaşanabilir, başka bir yerde güçlü sosyal politikalar uygulanabilir, başka bir yerde ise siyasal sistem büyük ölçüde değişmeden kalabilir. Ekonomik koşullar önemlidir; fakat siyasal kurumlar, örgütlenme düzeyi, tarihsel deneyimler, ideolojik mücadeleler ve güç dengeleri sonucu biçimlendirir. Ekonomik kriz vardır ama onun siyasal tercümesi önceden yazılmış değildir.
Bunun tersi de mümkündür. Siyasal kararlar ekonomik ilişkilerin biçimini değiştirebilir. Vergi sistemi, kamulaştırmalar, özelleştirmeler, iş hukuku, para politikası veya sosyal güvenlik düzenlemeleri üretim ve bölüşüm ilişkilerine gerçek müdahalelerde bulunabilir. Bu, siyasetin ekonomiden tamamen bağımsız olduğu anlamına gelmez; fakat siyasal alanı ekonomik yapının pasif gölgesi olarak düşünmenin de yanlış olduğunu gösterir.
İdeoloji konusunda sorun daha da belirginleşir. Basit altyapı–üstyapı şemasında ideoloji bazen ekonomik çıkarların insanlar tarafından yanlış anlaşılması gibi görünür. Sanki aşağıda gerçek ekonomik hayat vardır, yukarıda ise insanların onun hakkında kurduğu yanlış düşünceler. Althusser’in itirazı tam da buradadır. İdeoloji yalnızca insanların kafasındaki fikirlerden ibaret değildir; kurumlarda, pratiklerde ve gündelik davranışlarda işler. Okul, aile, hukuk, medya ve siyasal kurumlar insanların toplumsal ilişkileri nasıl yaşayacağını etkiler. İdeoloji ekonomik dünyanın üzerine çizilmiş bir resim değil, toplumsal yeniden üretimin parçalarından biridir.
Bu nedenle okul örneği önemlidir. Bir kapitalist toplumun üretim yapısı belirli niteliklere sahip çalışanlara ihtiyaç duyabilir. Fakat okul yalnızca şirketlerin doğrudan emirlerini yerine getiren bir fabrika değildir. Kendi kurumları, sınavları, mesleki hiyerarşileri, değerleri ve tarihsel yapısı vardır. Buna rağmen eğitim sistemi toplumsal işbölümünün yeniden üretimine katılabilir; insanları farklı mesleki konumlara hazırlayabilir, belirli davranış biçimlerini normalleştirebilir ve mevcut toplumsal ayrımların devamına katkıda bulunabilir. Burada ne “ekonomi okulu doğrudan yönetiyor” demek yeterlidir ne de “okul ekonomiden tamamen bağımsızdır”.
Altyapı–üstyapı metaforunun ikinci büyük sorunu, toplumsal alanları sanki fiziksel olarak birbirlerinden ayrılabilirmiş gibi göstermesidir. Gerçekte aynı kurum aynı anda ekonomik, siyasal ve ideolojik işlevler taşıyabilir. Bir şirket ekonomik bir örgüttür ama içinde hiyerarşi, disiplin, değerlendirme, otorite ve davranış normları da üretir. Devlet siyasal bir kurumdur ama vergi toplar, altyapı yatırımı yapar, kamu işletmeleri kurar ve ekonomik faaliyetleri düzenler. Aile özel yaşam alanı gibi görünür ama emek gücünün yeniden üretiminde, bakım işlerinde ve mülkiyetin kuşaklar arasında aktarılmasında önemli bir role sahip olabilir.
Dolayısıyla “hangisi altyapı, hangisi üstyapı?” sorusu bazı durumlarda bizi doğru sorudan uzaklaştırabilir. Daha verimli soru şudur: Bu kurum hangi toplumsal ilişkilerin içinde çalışıyor ve bu ilişkilerin yeniden üretimine nasıl katılıyor? Böyle sorduğumuzda kategorileri birbirine karıştırmadan aralarındaki bağı görebiliriz.
Metaforun üçüncü sorunu zaman meselesidir. Basit şemada önce ekonomik yapı değişir, ardından siyaset, hukuk ve kültür buna uyum sağlar gibi bir sıra oluşur. Oysa tarihsel süreçlerde bu alanların değişim hızları farklı olabilir. Ekonomik ilişkiler dönüşürken hukuk eski biçimini koruyabilir; siyasal kurumlar ekonomik dönüşümü hızlandırabilir veya yavaşlatabilir; kültürel biçimler eski toplumsal ilişkilerden uzun süre izler taşıyabilir. Toplum aynı anda ve aynı hızda hareket eden tek parça değildir.
Bu noktada “son kertede ekonomi belirler” gibi formüller de kolayca yanlış anlaşılabilir. Bu ifade, her olayın doğrudan ekonomik bir nedeni olduğu anlamına gelmez. Daha çok, bir toplumun üretim ve yeniden üretim biçimlerinin diğer toplumsal ilişkilerin gerçekleşebileceği alan üzerinde güçlü sınırlar ve koşullar oluşturduğunu anlatır. Fakat bu koşullar tek tek olayların sonucunu mekanik olarak belirlemez. Ekonomik belirlenim, toplumsal hayatın her ayrıntısını önceden yazan bir senaryo değildir.
Bir futbol karşılaşması örneğiyle düşünelim. Sahanın büyüklüğü, oyunun kuralları ve oyuncuların yerleşimi karşılaşmanın imkanlarını sınırlar. Fakat bunları bilmek maçın kaç kaç biteceğini söylemeye yetmez. Oyuncuların kararları, stratejileri, hataları ve karşılaşmanın kendi tarihi sonucu etkiler. Toplumsal yapıyla insan eylemi arasındaki ilişki de buna benzetilebilir: koşullar hareket alanını belirler ama sonucu tek başına üretmez.
Bu ayrım, tarihsel materyalizmi ekonomizmden ayırmak için önemlidir. Ekonomizm, toplumsal olayları tek bir ekonomik nedene indirgeme eğilimidir. Bir seçim sonucunu yalnızca gelir dağılımıyla, bir dinsel hareketi yalnızca ekonomik çıkarla, bir sanat akımını yalnızca sınıf konumuyla açıklamaya çalışmak buna örnek olabilir. Ekonomik ilişkiler bu olayların ortaya çıktığı tarihsel alanın önemli parçalarıdır; fakat açıklamanın tamamı değildir. Toplumsal olaylar çoğu zaman farklı belirlenimlerin kesiştiği noktalarda ortaya çıkar.
Althusser’in “üstbelirlenim” kavramı bu problemi anlatmak için geliştirilmiştir. Bir toplumsal çelişki hiçbir zaman yalnızca tek başına işlemez; başka siyasal, ideolojik, ulusal, tarihsel veya kurumsal çelişkilerle birlikte biçimlenir. Bu nedenle aynı temel üretim ilişkileri farklı tarihsel toplumlarda farklı sonuçlar verebilir. Kapitalizm İngiltere’de, Fransa’da, Türkiye’de veya Japonya’da aynı ekonomik mantıkların bazılarını taşısa bile aynı siyasal ve kültürel biçimleri üretmez. Tarihsel geçmişler, devlet yapıları, sınıf mücadeleleri ve ideolojik biçimler farklıdır.
Bu, “her şey her şeyi etkiler” gibi belirsiz bir sonuca da götürmemelidir. Eğer bütün ilişkileri eşit derecede önemli ilan edersek tarihsel materyalizmin açıklayıcı gücünü kaybederiz. Marx’ın temel müdahalesi hâlâ önemlidir: İnsanların yaşamlarını üretme ve yeniden üretme biçimleri toplumsal düzenin kurulmasında merkezi bir ağırlığa sahiptir. Fakat “merkezi ağırlık” ile “tek neden” aynı şey değildir. Ekonomik ilişkilerin belirleyici olması, hukuk, siyaset ve ideolojinin gerçek etkilerini ortadan kaldırmaz.
Burada geçen dersteki sistem kavramına dönebiliriz. Kapitalizmi sistem olarak düşünmemizin nedeni zaten meta, para, emek gücü, sermaye, mülkiyet, hukuk, devlet ve ideolojinin birbirinden kopuk alanlar olmamasıdır. Bunlar arasında hiyerarşiler ve belirlenim ilişkileri vardır ama toplumsal bütün bunların basitçe üst üste konulmasından oluşmaz. Kapitalizmin yeniden üretimi, üretim ilişkilerinin siyasal, hukuki ve ideolojik koşullarla birlikte işlemesini gerektirir.
Altyapı–üstyapı metaforu bu ilişkileri hatırlatmak için kullanılabilir. Bize toplumun fikirlerden ibaret olmadığını, hukuk ve siyasetin belirli maddi üretim ilişkileri içinde ortaya çıktığını hatırlatır. Fakat metaforu fazla ciddiye aldığımızda, açıklamak istediğimiz hareketi dondurur. Ekonomiyi aşağıya, geri kalan her şeyi yukarıya koyar; sonra aralarındaki ilişkinin yalnızca aşağıdan yukarıya doğru işlediğini varsayar.
Oysa tarihsel materyalist çözümlemede daha yararlı hareket, katları ayırmak değil ilişkileri izlemektir. Bir yasa üretimi nasıl etkiliyor? Bir ekonomik kriz siyasal mücadeleyi hangi koşullarda değiştiriyor? Bir eğitim sistemi hangi işbölümünün yeniden üretimine katılıyor? Bir ideolojik biçim insanların mevcut sınıfsal ilişkileri nasıl yaşamasını sağlıyor? Bir siyasal mücadele mülkiyet ilişkilerini nasıl değiştirebiliyor? Bu sorular bize statik bir bina yerine hareket eden bir toplumsal bütün gösterir.
Bu nedenle altyapı–üstyapı ayrımını tamamen terk etmek zorunda değiliz. Onu bir harita gibi kullanabiliriz; fakat haritayı araziyle karıştırmamak gerekir. Metafor bize ekonomik üretim ilişkilerinin toplumsal hayat içindeki ağırlığını hatırlatabilir. Ama hukuk, siyaset, ideoloji ve kültürü ekonomik yapının otomatik sonuçları olarak görmeye başladığımız anda açıklama gücünü kaybeder.
Asıl ders şudur: Tarihsel materyalizm, toplumu ekonominin üzerine kurulmuş pasif katlardan oluşan bir bina olarak değil, farklı düzeylerin birbirini etkilediği ve üretim ilişkilerinin bu bütün içinde belirleyici bir ağırlık taşıdığı tarihsel bir ilişki ağı olarak düşünür.
Bu ayrım bizi bir sonraki dersteki daha doğrudan soruya getiriyor:


