Marx’a yöneltilen en yaygın itirazlardan biri, insan hayatındaki her şeyi ekonomiye indirgediğidir. İnsan neden evlenir, hangi partiye oy verir, hangi dine inanır, hangi sanatı üretir, neden savaşır, neyi arzular? Bu okumaya göre Marx’ın cevabı hep aynıdır: ekonomi. Böyle anlatıldığında tarihsel materyalizm, insanların bütün düşüncelerinin ve davranışlarının arkasında gizlenen tek bir ekonomik neden arayan kaba bir açıklama yöntemine dönüşür. Oysa önceki derslerde kurduğumuz çerçeve bunun tersine işaret ediyor. Marx’ın müdahalesi “Her olayın gerçek nedeni paradır” demek değil, toplumsal hayatı açıklarken insanların yaşamlarını nasıl ürettikleri ve yeniden ürettikleri sorusunu açıklamanın dışında bırakamayacağımızı göstermektir.
Buradaki ilk karışıklık “ekonomi” kelimesinin gündelik anlamından kaynaklanır. Bugün ekonomi dendiğinde para, enflasyon, faiz, borsa, bütçe veya büyüme rakamları düşünülür. Marx’ın ilgilendiği alan ise bundan daha geniştir. İnsanların üretim araçlarıyla nasıl ilişki kurduğu, kimlerin emek gücünü sattığı, mülkiyetin nasıl örgütlendiği, toplumsal ürünün nasıl bölüşüldüğü ve yaşamın maddi koşullarının hangi ilişkiler içinde yeniden üretildiği bu alanın parçalarıdır. Bu yüzden “ekonomik ilişkiler önemlidir” demek, “insan davranışının gerçek nedeni paradır” demekle aynı şey değildir.
Bir insanın neden belirli bir dine inandığını yalnızca gelirine bakarak açıklayamayız. Aynı gelir grubundaki insanlar farklı inançlara sahip olabilir; aynı dine inananlar ise birbirinden çok farklı sınıfsal konumlarda bulunabilir. Bir sanat eserinin biçimini yalnızca sanatçının ekonomik durumundan çıkaramayız. Bir seçim sonucunu ücret seviyesinin basit bir fonksiyonu olarak düşünemeyiz. İnsanların aşk ilişkilerini, yaslarını, korkularını veya arzularını üretim ilişkilerinin doğrudan sonuçları haline getirmek de açıklamak değil, karmaşık bir toplumsal hayatı tek nedene indirgemektir.
Fakat buradan ekonominin önemsiz olduğu sonucuna da geçemeyiz. İnsanların siyasal tercihleri yalnızca gelirlerinden çıkmaz ama yaşadıkları işsizlik, borçluluk, barınma koşulları, çalışma biçimleri ve gelecek güvencesi siyasal deneyimlerinin dışında değildir. Din yalnızca ekonomik çıkarların maskesi değildir ama dini kurumlar da mülkiyet, eğitim, devlet ve sınıf ilişkilerinden bağımsız bir boşlukta yaşamaz. Sanat yalnızca ekonomik yapının yansıması değildir ama sanatçının nasıl geçindiği, eserlerin hangi kurumlar içinde dolaşıma girdiği, kimin sanat üretmeye zaman ayırabildiği ve sanat piyasasının nasıl örgütlendiği de sanatsal dünyanın maddi koşullarıdır. Tarihsel materyalizm, bu alanları ekonomiye çevirmek yerine onların maddi ve toplumsal koşullarını araştırır.
Bu nedenle önemli ayrım şudur: Bir olayın ekonomik koşulları olması ile ekonomik nedene indirgenmesi aynı şey değildir.
Bir gazetenin yayın politikasını düşünelim. Gazete reklam gelirine, sahiplik yapısına ve çalışanlarının ücretli emeğine bağlıdır. Bunlar ekonomik ilişkilerdir. Fakat gazetenin her manşetini doğrudan sahibinin kâr hesabından çıkaramayız. Editoryal gelenek, gazetecilerin siyasal görüşleri, mesleki normlar, devlet baskısı, okuyucu kitlesi ve dönemsel siyasal çatışmalar da etkili olabilir. Gazete ekonomik ilişkilerin dışında değildir ama ekonomik ilişkinin basitçe konuşan ağzı da değildir. Toplumsal çözümleme tam da bu iki uç arasındaki ilişkiyi araştırmak zorundadır.
Ekonomizm dediğimiz sorun burada ortaya çıkar. Ekonomizm, üretim ilişkilerinin önemini kabul etmekten daha fazlasıdır; farklı toplumsal alanların özgül işleyişlerini silerek onları ekonomik nedenlerin doğrudan sonuçları haline getirmektir. “İnsanlar yalnızca ekonomik çıkarları doğrultusunda davranır”, “siyasetin arkasında her zaman para vardır” veya “kültür egemen sınıfın ekonomik çıkarlarının yansımasıdır” gibi formüller Marx’ın açtığı araştırma alanını genişletmek yerine daraltabilir. Çünkü bunların cevabı çoğu zaman daha araştırmaya başlamadan bellidir. Ne incelersek inceleyelim sonunda ekonomi çıkacaksa araştırmaya da fazla ihtiyaç kalmaz.
Oysa tarihsel materyalizmin gücü cevabı önceden bilmekten değil, hangi toplumsal ilişkilerin hangi koşullarda etkili olduğunu araştırmaktan gelir. Ekonomik ilişkilerin belirleyici ağırlığını kabul etmek, her durumda aynı sonucu üreteceklerini söylemek değildir. Aynı ekonomik kriz farklı ülkelerde farklı siyasal sonuçlar doğurabilir. Aynı meslekte ve aynı gelir düzeyinde çalışan insanlar farklı ideolojik yönelimler geliştirebilir. Benzer üretim ilişkilerine sahip toplumlar aynı kültürü üretmez. Tarih, kurumlar, siyasal mücadeleler ve ideolojik biçimler sonucu değiştirir.
Althusser’in Marx okumasında bu ayrım özellikle önemlidir. Toplumsal bütün, bir merkezden geri kalan her şeyi yöneten tek katmanlı bir mekanizma değildir. Ekonomik, siyasal ve ideolojik ilişkiler farklı düzeylerde işler ve birbirlerini etkilerler. Ekonominin “son kertede belirleyici” olduğunu söylemek, her olayın doğrudan ekonomik nedenini bulabileceğimiz anlamına gelmez. Tam tersine, toplumsal bir olay çoğu zaman farklı çelişkilerin ve tarihsel süreçlerin kesiştiği yerde ortaya çıkar. Ekonomik ilişkiler bu alanın sınırlarını ve imkanlarını güçlü biçimde şekillendirir ama olayın bütün biçimini tek başına yazmaz.
Burada “belirlemek” kelimesinin kendisi yanıltıcı olabilir. Gündelik dilde belirlemek, sonucu önceden kesinleştirmek gibi anlaşılır. Bir hesap makinesinde iki ile ikiyi topladığımızda sonuç dört olarak belirlenmiştir. Toplumsal belirlenim bu kadar mekanik değildir. Örneğin bir kişinin ücretli çalışmak zorunda olması onun hangi siyasi görüşe sahip olacağını belirlemez. Fakat gününün büyük bölümünü işyerinde geçirmesi, gelirini ücret üzerinden elde etmesi, işini kaybetme ihtimali ve işverenle kurduğu ilişki yaşamının maddi sınırlarını oluşturur. Bu koşullar siyasi düşüncesinin içeriğini otomatik olarak üretmez ama o düşüncenin oluştuğu dünyanın parçalarıdır.
Aynı şeyi aile için de söyleyebiliriz. Aileyi yalnızca ekonomik ihtiyaçların sonucu olarak açıklamak yetersizdir. Sevgi, arzu, akrabalık, cinsellik, bakım, gelenek ve kültür burada kendi özgül ilişkilerini oluşturur. Fakat ailenin barınma, bakım emeği, çocuk yetiştirme, miras ve emek gücünün yeniden üretimiyle ilişkisi de göz ardı edilemez. Bir alanın kendine özgü mantığı olması, onun diğer toplumsal ilişkilerden bağımsız olduğu anlamına gelmez.
Bu nokta Marx ile Freud veya Lacan arasında neden doğrudan bir ikame kuramayacağımızı da gösterir. Bir insanın belirli bir davranışını sınıfsal konumundan çıkarmaya çalışmak ne kadar yetersizse, bütün toplumsal yapıyı da yalnızca bilinçdışı arzu üzerinden açıklamak aynı ölçüde sorunlu olabilir. Farklı kuramlar farklı sorular sorar. Marx üretim ve toplumsal ilişkilerin tarihsel örgütlenmesini araştırırken, Freud bilinçdışı süreçleri, Lacan ise öznenin dil ve simgesel düzen içindeki kuruluşunu başka bir analitik düzeyde ele alır. Birini diğerinin yerine geçirmek yerine, hangi soruya hangi düzeyde cevap aradığımızı ayırmak gerekir.
Bu ayrım bizim derslerin genel yöntemiyle de uyumludur. Meta fetişizminde fiyatı yalan ilan etmemiş, fiyatın hangi ilişkiler içinde oluştuğunu sormuştuk. Mülkiyette “Bu ev benim” cümlesini yanlış saymamış, sahiplik ilişkisinin nasıl toplumsal bir gerçeklik kazandığını araştırmıştık. Sınıf konusunda insanların kendilerini “orta sınıf” olarak tanımlamasını reddetmemiş, bu öznel tanımın üretim ilişkileri içindeki konumla aynı şey olmayabileceğini göstermiştik. Tarihsel materyalizm de benzer biçimde insanların fikirlerini değersizleştirmez; yalnızca fikirlerin kendi başlarına toplumsal dünyanın bütün açıklaması olmadığını söyler.
“İnsanlar fikirleri yüzünden tarih yapar” cümlesi bu nedenle hem doğru hem eksik olabilir. İnsanlar gerçekten fikirler uğruna örgütlenebilir, mücadele edebilir, fedakârlık yapabilir veya savaşabilirler. Fikirler maddi sonuçlar doğurur. Fakat bu fikirlerin neden belirli dönemlerde güç kazandığını, hangi kurumlar tarafından taşındığını, hangi toplumsal gruplarda karşılık bulduğunu ve hangi çatışmalar içinde biçimlendiğini araştırdığımızda yeniden tarihsel ilişkilere dönmek zorunda kalırız. Fikri ciddiye almak ile fikri kendi kendisinin nedeni saymak aynı şey değildir.
Ters yöndeki basitleştirme de aynı ölçüde sorunludur: İnsanların söylediklerini yalnızca gerçek ekonomik çıkarlarının maskesi olarak görmek. Bir işçi dini inancını gerçekten yaşayabilir; bunu “aslında ekonomik çıkarının farkında değil” diye açıklamak öznenin deneyimini gereksiz yere küçümser. Bir sermaye sahibi belirli bir ahlaki veya siyasal ilkeye gerçekten bağlı olabilir. Tarihsel materyalist çözümleme insanların samimiyetini ölçen bir dedektiflik değildir. Asıl soru, bu düşüncelerin ve pratiklerin hangi toplumsal ilişkiler içinde etkili hale geldiğidir.
Bu yüzden “çıkar” kavramını da dikkatli kullanmak gerekir. İnsanların sınıfsal konumlarından otomatik olarak tek bir bilinç veya tek bir davranış çıkmaz. Aynı sınıfsal konumdaki insanlar çıkarlarını farklı biçimlerde algılayabilir, birbirleriyle çatışabilir veya başka aidiyetleri daha önemli görebilirler. Sınıf ilişkisi gerçek olabilir ama sınıf bilinci kendiliğinden ortaya çıkmaz. Önceki derslerde gördüğümüz gibi, toplumsal konum ile öznenin kendisini nasıl tanıdığı aynı düzey değildir.
Marx’ı “her şey ekonomidir” biçiminde okumak başka bir açıdan da yanıltıcıdır: Ekonomiyi toplumun geri kalanından bağımsız, kendi başına çalışan bir alanmış gibi varsayar. Oysa kapitalizmi sistem olarak düşünürken tam tersini görmüştük. Üretim hukuk olmadan, mülkiyet siyasal kurumlar olmadan, emek gücü eğitim ve bakım süreçleri olmadan, piyasa para ve devlet düzenlemeleri olmadan aynı biçimde işlemez. Ekonomi diğer alanların altında tek başına duran bir motor değildir; kendisi de toplumsal bütünün içinde örgütlenir.
Dolayısıyla Marx’ın asıl müdahalesini “ekonomi her şeydir” değil, başka bir cümleyle ifade etmek daha doğru olur:
Toplumsal hayatın hiçbir alanı, insanların maddi yaşamlarını üretme ve yeniden üretme biçimlerinden tamamen bağımsız düşünülemez.
Bu cümle daha az gösterişli ama çok daha kullanışlıdır. Çünkü bizi ne kültürü ekonomiye ne ekonomiyi kültüre indirgemeye zorlar. Bunun yerine aralarındaki ilişkiyi araştırmaya çağırır.
Bir sanat eserine bakarken ekonomik ilişkileri hesaba katabiliriz ama eserin biçimini onlardan doğrudan türetmeyiz. Bir siyasal hareketi incelerken sınıfsal konumlara bakabiliriz ama insanların düşüncelerini yalnızca gelirlerine çevirmeyiz. Bir dini kurumun mülkiyetini ve toplumsal işlevini araştırabiliriz ama inancı yalnızca ekonomik çıkarların kamuflajı saymayız. Tarihsel materyalist bakışın gücü bu alanların özgüllüğünü ortadan kaldırmadan onları maddi toplumsal ilişkiler içine yerleştirebilmesidir.
Bu nedenle “Marx her şeyi ekonomiye indirger” eleştirisi, Marx’ın bazı kaba yorumları için geçerli olabilir; fakat tarihsel materyalizmin zorunlu sonucu değildir. Hatta Althusserci okumanın önemli bir kısmı tam olarak bu ekonomist yoruma karşı geliştirilmiştir. Ekonomik ilişkilerin merkezi önemini korurken siyasal ve ideolojik alanların özgül etkilerini düşünmek mümkündür. Sorun ekonomiyi hesaba katmak değil, onu her sorunun önceden verilmiş cevabına dönüştürmektir.
Bütün bu ayrımı oldukça basit bir soruyla koruyabiliriz. Bir toplumsal olayla karşılaştığımızda “Bunun ekonomik nedeni nedir?” diye hemen hüküm vermek yerine şunu sorabiliriz:
Bu olayın gerçekleştiği maddi, siyasal, ideolojik ve tarihsel ilişkiler nelerdir; bunlar birbirleriyle nasıl çalışıyor?
Tarihsel materyalizm açısından ekonomi bu sorunun dışına atılamaz. Ama diğer bütün cevapları yutan tek cevap da değildir.
Marx’ın söylediği şey “Her şey ekonomidir” değildir.
Daha güçlü iddia şudur:
İnsanların düşündükleri, inandıkları ve yaptıkları şeyleri anlamak istiyorsak, bunların gerçekleştiği maddi toplumsal ilişkileri de açıklamanın içine almak zorundayız.
Bu ayrım, bölümün son dersindeki başka bir soruna geçmemizi sağlıyor. Çünkü Marx’ın insanı yalnızca ekonomik ilişkilerin taşıyıcısına indirgediği düşüncesinin en güçlü dayanaklarından biri “yabancılaşma” tartışmasıdır. Fakat yabancılaşma kavramı Marx’ın bütün çalışmalarında aynı ağırlığı taşımaz.
Son ders:


