Olasılık rejimi, canlıların, zihinlerin, kurumların ve teknik sistemlerin dünyayı eşit ağırlıkta değil; en hızlı, en olası, en işlevsel ya da en az maliyetli seçenekler üzerinden algılama ve düzenleme eğilimini tarif eden Ayvalık Akademisi kavramıdır.
Bu rejim, başlangıçta bir hata değildir. Aksine, hayatı mümkün kılan temel bir kısayoldur. İnsan dünyayı bütünüyle algılayabilecek, bütün veriyi aynı anda değerlendirebilecek ya da her karşılaşmanın sonucunu bekleyebilecek bir varlık değildir. Bir bedeni vardır; bu beden sınırlı, yaralanabilir ve ölümlüdür. Bu yüzden dünya karşısında yalnızca bilmekle değil, eksik bilgiyle zamanında karar vermekle de yükümlüdür.

Bir çalılıktan hışırtı geldiğinde, zihnin bunu rüzgâr sesi olarak değil de tehlikeli bir hayvan ihtimali olarak öne alması boşuna değildir. Rüzgâr ihtimali daha yüksek olabilir; fakat hayvan ihtimali daha işlevseldir. Çünkü rüzgârı yanlış değerlendirmek bedelsizdir, yırtıcıyı rüzgâr sanmak ölümcül olabilir.
Bu nedenle olasılık rejimi, yalnızca istatistiksel olarak en sık görüleni değil, hayatta kalma bakımından en kritik olanı da öne çıkarır. Zihin, dünya karşısında tarafsız bir kayıt cihazı gibi çalışmaz. Seçer, eler, hızlandırır, tahmin eder, tamamlar. Bazen eksik veriyi doldurur; bazen fazlalığı atar; bazen de henüz görmediği şeyi çoktan tanıdığını sanır.
Fakat burada daha temel bir zorunluluk vardır. Doğal olan, insan için kendiliğinden yaşanabilir olan demek değildir. Açlık, hastalık, yaralanma, iklim, yırtıcılık, kayıp ve rastlantı da doğanın içindedir. İnsan bu nedenle yalnızca dünyayı algılamaz; içinde yaşayabileceği bir bağlamlar zinciri kurar ve kavramlarını bu zincir üzerinde düğümler. Dil, bakım, hukuk, teknik, kurum, güvenlik, mülkiyet, normal davranış ve tehlike gibi ayrımlar, çıplak dünyanın içinde hazır bulunmaz; onun içinde hareket edebilmek için kurulur.
Bu kurulmuş dünyanın ilk ölçüsü çoğu zaman hakikat değil, işlevdir. Bir varsayım işe yaradığı, bedeni koruduğu, davranışı hızlandırdığı ya da ortak yaşamı mümkün kıldığı ölçüde yerleşir. Tehlike de tam burada belirir. İşe yarayan varsayım tekrarlandıkça varsayım olduğunu unutturabilir. “Böyle düşünmek işe yarıyor” cümlesi, fark edilmeden “Genellikle böyledir”, oradan “Dünya böyledir” ve nihayet “Böyle olmak zorundadır” cümlesine dönüşebilir.
İnsan böylece dünyayı olduğu haliyle bütünüyle karşısına alamaz; yaşayabileceği kadarını seçerek kendisi için bir dünya kurar. Sorun bu dünyanın kurulmuş olması değildir. İnsan zaten başka türlü yaşayamaz. Sorun, işe yarayan düzenlemenin kendi varsayımsallığını unutmasıdır.
Buraya kadar henüz siyasal bir sorun yoktur. Fakat siyasal sorunun bütün malzemesi hazırdır.
Sorun, yaşamak için kurulmuş bu algı ekonomisinin kendi sınırlarını unutması ve toplumsal öznelere değişmez hakikatler gibi uygulanmaya başlamasıyla doğar. Çalılıktaki hışırtı için kurulmuş olan dikkat mekanizması, insana yöneldiğinde tehlikeli bir siyasal makineye dönüşebilir. “Ne olabilir?” sorusu yavaşça “Kim böyledir?” sorusuna kayar.
Olasılık rejimi tam da bu kayma anında karanlıklaşır.
Bir beden, bir aksan, bir kıyafet, bir mahalle, bir yaş, bir sınıf, bir cinsiyet, bir hastalık, bir engellilik hali, bir yabancılık belirtisi ya da bir davranış biçimi, zihnin hızlı tahmin sistemi içinde anlamlandırılır. Kişi henüz konuşmadan, sistem onun hakkında olası bir hüküm üretir. Bu hüküm çoğu zaman kendini önyargı olarak değil, “tecrübe”, “sezgi”, “hayat bilgisi”, “istatistik”, “güvenlik”, “sağduyu” ya da “pratik akıl” olarak sunar.
Olasılık rejiminin en tehlikeli yanı budur: Kendi kestirmelerini hakikat gibi gösterir.
Bir kurum için de durum farklı değildir. Kurumlar da olasılık rejimiyle çalışır. En sık gelen yurttaşı, en yaygın bedeni, en kolay anlayan öğrenciyi, en hızlı form dolduran kullanıcıyı, en sorunsuz ziyaretçiyi, en ortalama müşteriyi esas alırlar. Sonra bu ortalama figürü görünmez bir norm haline getirirler.
Ortalama öznenin tercih edilmesi yalnızca zihinsel bir alışkanlık değildir. Aynı zamanda maddi bir ekonomidir. Tek tip giriş, standart form, standart beden, standart kullanıcı ve standart ihtiyaç; kurumun zamanını, emeğini ve maliyetini azaltır. Farklılık ise ek açıklama, ek personel, ek süre, başka bir tasarım ve bazen başka bir bütçe gerektirir. Bu nedenle olasılık rejimi, kapitalist ve bürokratik örgütlenme içinde yalnızca düşünsel değil, ekonomik bir teşvik kazanır. Sistem çoğunluğu tercih ettiği için ucuz değildir; çoğunluğu norm haline getirerek ucuzlamaktadır.
Böylece gören, duyan, yürüyen, okuyan, düzgün konuşan, hızlı anlayan, belgeyi doğru getiren, sıraya doğru giren, talimatı ilk seferde kavrayan insan “normal” kabul edilir. Bu normal, insani bir gerçeklik değil; kurumun işletme maliyetini düşüren idari bir konfordur.
Olasılık rejimi burada norm rejimine dönüşür.
Norm rejimi kendini doğallaştırdığında, artık kimse onun kurulmuş bir varsayım olduğunu hatırlamaz. Kurum şöyle düşünür: “İnsan zaten böyledir.” Müze ziyaretçisi zaten görür ve duyar. Öğrenci zaten okur ve anlar. Yurttaş zaten formu doldurur. Hasta zaten randevu sistemini çözer. Kullanıcı zaten arayüzü kavrar. Okur zaten metnin diline yetişir.
Bu “zaten”, olasılık rejiminin en sessiz şiddetidir.
Yanlış atfedilmiş eksiklik bu noktada devreye girer. Normdan sapan kişi, kurumun kendi varsayımındaki açığı görünür kıldığı halde, eksiklik onun bedenine, diline, hızına, bilgisine ya da kapasitesine yazılır. Kurum kendi olasılık hesabını sorgulamaz; muhatabını eksik ilan eder.
Bir müze rehberi “Burada Van Gogh’un sarısının çığlık attığını görüyoruz” dediğinde, karşısındaki grubun aynı sarıyı gördüğünü, aynı sesi duyduğunu ve aynı kültürel zeminden baktığını varsayar. Bu varsayım genellikle işler. Zaten tehlike de buradadır. Olasılık rejimi çoğu zaman çalıştığı için, çalışmadığı anlarda bile masum görünür.
Ziyaretçi “Sarı ne?” diye sorduğunda rehber yalnızca bir bilgi boşluğuyla değil, kendi olasılık rejiminin çöküşüyle karşılaşır. Çünkü soru şunu açığa çıkarır: Rehber, karşısındaki kişiye değil, kendi varsaydığı ziyaretçiye konuşmuştur.
Olasılık rejimi yalnızca insan zihnine ya da kuruma ait değildir. Yapay zekâ arayüzleri de bu rejimin teknik biçimleridir. Büyük dil modelleri olasılık dağılımları üzerinden devam üretirken en makul kullanıcıyı, en düzgün niyeti, en anlaşılır komutu ve en tanıdık bağlamı varsaymaya yatkındır. Bu yüzden yapay zekâ çoğu zaman kullanıcının pürüzünü, yerel bağlamını, kekemeliğini, ironisini, kırık niyetini ya da travmatik dağınıklığını “eksik girdi” gibi okuyabilir.
Teknik sistem, kendi olasılık rejimini “yardımseverlik” olarak sunar. Fakat yardım çoğu zaman kullanıcıyı ortalamaya doğru düzeltme işlemidir. Kırık cümle tamamlanır, dağınık düşünce toparlanır, yerel ifade standartlaştırılır, pürüzsüz metin üretilir. Böylece sistem, muhatabın dünyasını anlamak yerine onu okunabilir hale getirir.
Olasılık rejimi ile kavanoz edebiyatı bu noktada birbirine yaklaşır. Kavanoz edebiyatı, dünyanın pürüzünü dışarıda bırakır; olasılık rejimi ise o pürüzü daha baştan düşük olasılıklı, maliyetli ya da işlevsiz sayarak kenara iter. İkisinde de dünya, metnin ya da sistemin konforuna göre düzenlenir.
Kavramsal sterilizasyon da olasılık rejiminin dilsel devamıdır. Kurumun varsayımı çöktüğünde, ortaya çıkan yara hızlıca yönetilebilir terimlere çevrilir: erişim sorunu, kullanıcı deneyimi, farklı ihtiyaç grubu, kapsayıcılık modülü, risk analizi, davranış kalıbı, güvenlik hassasiyeti. Böylece olasılık rejiminin siyasal çekirdeği görünmez hale gelir.
Olasılık rejimi, denetlenmediğinde yalnızca pratik bir algı ekonomisi olarak kalmaz. İnsanları tasnif eden, risk gruplarına ayıran, norm dışı olanı şüpheli kılan bir makineye dönüşür. En sık görülen, olması gereken sanılır. En kolay anlaşılan, en doğru kabul edilir. En hızlı uyum sağlayan, en makbul özne ilan edilir.
Üstelik olasılık rejimi yalnızca mevcut örüntüleri okumaz; onları yeniden üretir. Bir kurum belirli bir grubu sorun çıkarma ihtimali yüksek olarak işaretlediğinde, o gruba daha fazla denetim uygular. Daha fazla denetim daha fazla kayıt üretir; daha fazla kayıt ise başlangıçtaki varsayımı doğrulayan yeni istatistiklere dönüşür. Böylece olasılık, gerçeği tahmin etmekle kalmaz; kendi gerçeğini üretmeye başlar.
Teknik sistemlerde bu döngü daha da görünürdür. Geçmiş veriden öğrenen sistem, geçmişteki eşitsizliği olasılık dağılımı olarak devralabilir; ardından verdiği kararlarla geleceğin verisini üretir. Dün sık görülen, yarın daha sık görülmeye başlanır. Rejim böylece yalnızca betimleyici olmaktan çıkar, üretici hale gelir.
Döngü giderek kapanır:
İstatistiksel tekrar, kültürel kalıba dönüşür.
Kültürel kalıp, psikolojik öze çevrilir.
Psikolojik öz, politik kadere yazılır.
Olasılık rejiminin faşizan imkânı burada belirir: İstatistiksel fark, değişmez insan tipine çevrildiğinde.
Bir grup artık yalnızca “sık görülen bir örüntü” olarak değil, doğası gereği şöyle ya da böyle olan bir varlık türü gibi okunur. İnsan, davranışından önce sınıflandırılır. Kişi, kendi tekilliğiyle değil, ait sayıldığı ihtimal kümesiyle karşılanır.
Buradaki kritik dönüşüm yeniden doğallaştırmadır. İnsan, başlangıçta doğanın çıplak sonuçları içinde yaşayabilmek için bağlamlar ve kurumlar kurmuşken, şimdi kendi kurduğu toplumsal ayrımları doğanın değişmez yasaları gibi geri getirir. Tarihsel olan doğal, olası olan zorunlu, sık görülen ise olması gereken gibi görünmeye başlar.
Bu nedenle olasılık rejimiyle mücadele, olasılığı inkâr etmek değildir. Belirsizlik ortadan kaldırılamaz; zihin kestirme yollar kullanır; kurumlar belli varsayımlar kurmadan hareket edemez; teknik sistemler tahmin üretmeden işleyemez. Sorun olasılığın varlığı değil, olasılığın kendini hakikat, norm ve kader olarak sunmasıdır.
Olasılık rejimi, yalnızca bilişsel yanlılıkların başka bir adı değildir. Bir zihnin yanlış tahmin üretmesinden daha geniş bir yapıyı tarif eder. Tahminin kuruma, kurumun norma, normun teknik sisteme ve bunların yeniden toplumsal özneye dönmesiyle oluşan dolaşımı konu edinir. Burada mesele yanlış hesap değil; hesabın toplumsal düzenleme yetkisi kazanmasıdır.
Ayvalık Akademisi için mesele, olasılık rejimini ortadan kaldırmak değil; onu görünür, tartışılır ve sorumlu hale getirmektir. Çünkü her rehberlik, her metin, her kurum, her arayüz ve her yazar bir olasılık varsayımıyla başlar. Asıl soru, bu varsayımın farkında olup olmadığıdır.
Olasılık rejimi denetlenmediğinde eksikliği muhataba yazar.
Denetlendiğinde ise şu soruyu açık tutar:
“Ben şu anda kimi normal kabul ederek konuşuyorum?”
Ayvalık Akademisi’nin geçici hükmü şudur:
En sık görülen, hakikatin kendisi değildir.



