Fail Nerede? 1 Birileri Yapıyor Olmalı
Aşı karşıtlığı, düz Dünya inancı, uçakların gökyüzüne kimyasal püskürttüğü düşüncesi, HAARP’ın depremleri tetiklediği iddiası, 5G teknolojisinin hastalıklarla ilişkilendirilmesi ya da kimi ülkelerde görülen “15 dakikalık şehir” planlamalarının insanları belirli bölgelerde tutmaya yönelik bir kontrol projesi olarak yorumlanması, ilk bakışta birbirinden oldukça farklı olgulardır: birinde tıp ve biyoloji, ötekinde astronomi, bir başkasında atmosfer fiziği, jeoloji, telekomünikasyon ya da kent planlaması söz konusudur. Bunları aynı başlık altında toplamanın en yaygın yolu “komplo teorisi” kavramıdır.
Bu adlandırma yanlış değildir; fakat çoğu zaman açıklayıcı olmaktan çok sınıflandırıcıdır. Bir düşüncenin komplo teorisi olduğunu söylemek, henüz onun özne açısından neden çekici olduğunu açıklamaz. Üstelik bu tür inanışların marjinallik, eğitimsizlik, bilim karşıtlığı ya da yalnızca sosyal medyada yayılan yanlış bilgiler üzerinden okunması, birbirinden farklı toplumsal ve öznel süreçleri aynı kaba kategori içinde eritme tehlikesi taşır.
Marjinallik özellikle problemli bir açıklamadır, çünkü merkezden uzaklaşmak zorunlu olarak kapanma, gerileme ya da irrasyonellik üretmez; tarih boyunca merkezî kültürlerin dışında oluşmuş pek çok düşünce, sanat, yaşam biçimi ve siyasal hareket, tam tersine, mevcut düzenin göremediği olanakları görünür kılmıştır. Marjinal konum kimi zaman öznenin hâkim söylemin dayattığı kimlikten korunmasına, kendine başka bir dil kurmasına ya da yeni toplumsallık biçimleri geliştirmesine imkân verebilir. Bu nedenle düz Dünya inancını ya da chemtrail anlatısını yalnızca marjinalleşmiş insanların düşüncesi olarak tarif etmek, burada gerçekleşen daha özgül bir hareketi gözden kaçırır: bu hareket merkezden uzaklaşmaktan çok, parçalanmış merkezin yerine daha güçlü bir merkez kurmaya benzer.
Düz Dünya anlatısında NASA reddedilir, ama NASA küçülmez; tam tersine, Dünya’nın biçimine ilişkin gerçeği bilen, bunu onlarca yıldır saklayan, devletleri, üniversiteleri, bilim insanlarını, uzay programlarını ve iletişim araçlarını aynı yalan etrafında örgütleyebilecek olağanüstü güçlü bir aygıta dönüşür. Aşı karşıtlığının kimi biçimlerinde doktorlara ve sağlık kurumlarına güvenilmez; ama bunların dağınık, kendi içinde anlaşmazlıklar yaşayan kurumlar olduğu kabul edilmek yerine, ilaç şirketleriyle, devletlerle ve medya kuruluşlarıyla birlikte aynı gizli amaca hizmet ettiği düşünülür. HAARP anlatısında ise bir araştırma tesisi, yalnızca teknik kapasitesi yanlış değerlendirilen bir kurum olmaktan çıkıp doğa olaylarını üretme veya yönlendirme gücüne sahip bir merkeze dönüşür. Bütün bu örneklerde biçimsel olarak otorite reddedilir; fakat reddedilen otoritenin yerine çok daha güçlü bir otorite konur.
Bu nedenle meseleyi yalnızca otoriteye güvensizlik olarak tanımlamak yetersizdir. Daha ilginç ihtimal şudur: burada otoritenin ortadan kalkmasına değil, mevcut otoritenin yeterince güçlü olmamasına karşı bir tepki vardır. Başka bir deyişle sorun, Büyük Öteki’nin varlığı değil, Büyük Öteki’nin eksikliğidir.
Burada ileri sürülen düşünce kuşkusuz kuramsal olarak sıfırdan başlamıyor. Lacan’ın “Öteki’nin Ötekisi yoktur” önermesi, simgesel düzenin arkasında onu garanti eden son bir merci bulunmadığını söyler; Žižek’in ideoloji ve komplo teorileri üzerine çalışmalarında bu sorun daha doğrudan siyasal bir biçim kazanır. Komplo anlatısı, görünürdeki düzenin tutarsızlığına katlanmak yerine onun arkasına gerçeği bilen ve olayları birbirine bağlayan başka bir merci yerleştirir. Burada bu hattı başka bir yönde sürdürmek istiyoruz: soracağımız şey, öznenin yalnızca belirsizlik karşısında değil, yaşadığı toplumsal ve mekânsal ilişkileri okuyamadığı ve kendine bir muhatap bulamadığı durumda da neden böyle bir Büyük Öteki’ye ihtiyaç duyabildiğidir.
Büyük Öteki’nin eksikliği
Lacan’ın Büyük Öteki kavramını doğrudan devlet, yönetici, baba ya da belirli bir kurumla özdeşleştirmek yanıltıcı olur. Büyük Öteki, öznenin içine doğduğu dilin, kuralların, anlamların ve toplumsal yerlerin bulunduğu simgesel düzeni işaret eder: kişi konuşurken kullandığı sözcükleri kendisi icat etmemiştir, yasayı, akrabalık ilişkilerini, para sistemini, okulun ya da hastanenin nasıl işlediğini sıfırdan kurmaz; içine doğduğu bir düzen vardır ve özne kendini bu düzen içinde konumlandırır. Fakat bu düzen hiçbir zaman tam değildir; onu bütünüyle bilen bir merkez yoktur.
Doktor her şeyi bilmez, bir bilimsel araştırma başka bir araştırmayla çelişebilir, bir devlet kurumu kendi içindeki başka bir kurumdan habersiz davranabilir, bürokrasi hata yapabilir, şirketler ortak çıkarlara sahip oldukları kadar birbirleriyle rekabet edebilir. Kentlerin dönüşümü de tek bir planın değil; mülkiyet ilişkilerinin, yatırımların, belediye kararlarının, ulaşım ağlarının, göçlerin, tüketim biçimlerinin ve binlerce bireysel kararın üst üste binmesinin sonucudur. Modern toplumun önemli bir kısmı tam da bu tür merkezsiz süreçlerden oluşur.
Bu durum özne açısından kolay değildir, çünkü bir olayın nedenini bilmemek başka, olayın arkasında onu bütünüyle bilen hiç kimsenin bulunmadığını kabul etmek başka bir şeydir. Bir deprem meydana geldiğinde, eğer onu bir düşman üretmişse, ortada korkunç ama anlaşılır bir dünya vardır: birileri bunu istemiştir, bir teknoloji vardır, bir plan vardır, saldıran ve saldırıya uğrayan taraflar vardır. Aynı deprem tektonik hareketlerin sonucu olduğunda ise öznenin karşısında kendisine hiçbir şey söylemeyen, ona karşı herhangi bir niyet taşımayan bir doğa vardır; fay hattı muhatap alınamaz, ona soru sorulamaz, ondan hesap istenemez.
Chemtrail anlatısında da benzer bir dönüşüm gerçekleşir. Gökyüzünde bir uçağın ardından oluşan iz, belirli atmosfer koşullarında meydana gelen fiziksel bir oluşum olarak kaldığında herhangi bir mesaj taşımaz; fakat “bizi ilaçlıyorlar” biçiminde okunduğu anda iz işarete dönüşür, gökyüzü artık yalnızca gökyüzü olmaktan çıkar, birileri tarafından gönderilmiş bir belirtiye dönüşür. Burada komplo anlatısının önemli bir işlevi ortaya çıkar: komplo yalnızca neden üretmez, aynı zamanda muhatap üretir. Dünya yeniden konuşulabilir hale gelir.
Kötü bir Büyük Öteki
Buradaki paradoks şudur: komplo anlatılarında Büyük Öteki genellikle kötü niyetlidir, insanları kontrol etmekte, aldatmakta, hastalandırmakta, gerçeği saklamakta ya da toplum üzerinde deney yapmaktadır. Dolayısıyla bu anlatıların güven verici olduğunu söylemek ilk anda garip gelebilir. Ancak güven verici olan Büyük Öteki’nin iyi olması değil, onun var olmasıdır: birilerinin dünyayı kötü yönetmesi, dünyayı aslında hiç kimsenin bütünüyle yönetmediğini kabul etmekten daha kolay olabilir; birilerinin gerçeği saklaması, gerçeğin bütününün hiçbir yerde hazır halde bulunmadığını kabul etmekten daha dayanılabilir olabilir.
Bu nedenle komplo anlatısındaki iktidar çoğu zaman gerçek iktidardan daha kudretlidir. Gerçek devletler sık sık hata yapar; komplo devletleri hata yapmaz, hata gibi görünen şey bile planın parçasıdır. Gerçek bilim kurumlarında görüş ayrılıkları vardır; komplo anlatısında bu ayrılıklar çoğu zaman görünüşten ibarettir. Gerçek şirketler rekabet eder; komplo anlatısında hepsi aynı masada buluşabilir. Gerçek medya parçalıdır; komplo anlatısında binlerce gazeteci aynı sırrı koruyabilir.
Böylece sistemde görülen her çatlak bile sistemin gücünün kanıtına dönüşebilir: bir kurum iddiayı reddediyorsa zaten reddetmesi beklenmektedir, bir uzman karşı çıkıyorsa sistemin içindedir, bir belge bulunamıyorsa belgeler yok edilmiştir. Bu yapı yanlışlanmaya karşı olağanüstü dirençlidir, çünkü Büyük Öteki’nin görünmemesi bile onun ne kadar güçlü olduğunun işareti olarak okunabilir. Burada söz konusu olan şey Büyük Öteki’nin ortadan kaldırılması değil, onun kusursuzlaştırılmasıdır.
Kapitalizm neden kötü bir komplo hikâyesidir?
Marx üzerinden bakıldığında mesele başka bir boyut kazanır. Kapitalist toplumsal ilişkilerin önemli özelliklerinden biri, büyük sonuçların tek bir failin iradesi olmaksızın ortaya çıkabilmesidir: sermaye bir insan değildir, piyasa belirli bir binada oturmaz, mülkiyet ilişkilerinin tek bir yöneticisi yoktur. Kira fiyatlarının artması, işgücü piyasasının daralması, bir mahallenin dönüşmesi veya belirli bir sektörün çökmesi, çoğu zaman birbirini etkileyen pek çok ilişkinin sonucudur; elbette karar veren şirketler, belediyeler, hükümetler, mülk sahipleri ve yatırımcılar vardır, fakat bu aktörlerden hiçbirinin tek başına bütün sonucu üretmesi gerekmez.
Özne ise sonucu doğrudan yaşar: kira yükselir, mahalle değişir, çalıştığı işyeri kapanır, market fiyatı artar, çocuğunun okulu taşınır, hastanede randevu bulamaz, toplu taşıma güzergâhı değişir. Bütün bunlar öznenin hayatına somut biçimde müdahale eder, fakat nedenler aynı açıklıkta karşısına çıkmaz; toplumsal yapı etkisini gösterir, ama kendini bir kişi olarak tanıtmaz.
Komplo anlatısı bu noktada güçlü bir çeviri işlemi gerçekleştirir: yapısal nedenselliği niyete dönüştürür. Kapitalizmin merkezsiz ilişkileri yerine “küresel elitler” gelir; sağlık sistemindeki sermaye, devlet, uzmanlık, patent ve bürokrasi ilişkilerinin yerine “ilaç şirketleri” geçer; kentleşmenin çelişkilerinin yerine “insanları bir bölgede tutmak isteyenler” gelir. Böylece komplo anlatısı düzene karşı radikal bir eleştiri gibi görünse de, aslında yapının görünmesini engelleyebilir: çok sayıda ilişkinin bir araya gelerek ürettiği sonuç, birkaç güçlü failin niyetine indirgenmiştir.
Bu nedenle her “gizli güç” anlatısı iktidarın daha derin bir çözümlemesi değildir; bazen iktidarın en karmaşık tarafını ortadan kaldıran bir sadeleştirmedir. Kapitalist düzen kötü bir komplo hikâyesidir, çünkü ortada bütün ipleri tutan tek bir kötü adam bulunmayabilir.
Metropolün okunamazlığı
Bu noktada mekân meselesi önem kazanır. İç göç ile komplo inançları arasında doğrudan bir nedensellik kurmak için elimizde yeterli gerekçe yoktur ve böyle bir iddia kolaylıkla kültürelci bir açıklamaya dönüşebilir; “köyden gelen insan şehri anlayamaz, bu yüzden komplo teorisine inanır” şeklindeki bir şema hem indirgemeci hem de yanlış yönlendiricidir. Bunun yerine başka bir soru sorulabilir: öznenin yaşadığı mekânla kurduğu okunabilir ilişki zayıfladığında ne olur?
Daha küçük toplumsal yapılarda ilişkilerin baskıcı, hiyerarşik veya son derece muhafazakâr olması mümkündür; fakat aynı ilişkiler aynı zamanda okunabilir de olabilir. İnsan, kimin hangi aileden olduğunu, hangi dükkânın kime ait olduğunu, hangi kararın nerede alındığını, hangi yolu kimin kullandığını, mahallenin sınırlarının nerede başlayıp bittiğini bilir. Metropol bu okunabilirliği kolaylıkla dağıtabilir: kişi her gün kullandığı kentin nasıl üretildiğini bilmez, yaşadığı mahallenin birkaç yıl içinde neden pahalılaştığını görebilir ama sürecin tüm ilişkilerini takip edemez, otobüs hattının değiştiğini görür fakat planlama zincirini bilmez, bir fabrikanın kapanmasıyla yüzlerce kişinin hayatının değiştiğini görür fakat yatırım kararlarının nerede oluştuğunu takip edemez.
Yabancılaşma yalnızca kendini şehre ait hissetmeme anlamına gelmez; öznenin, kendisini etkileyen ilişkilerin nasıl çalıştığını okuyamaması anlamına da gelir. Burada Büyük Öteki arzusu yeniden ortaya çıkabilir: ben bu kenti okuyamıyorsam birileri okuyordur, ben bu sistemin nasıl çalıştığını bilmiyorsam birileri biliyordur, ben olup bitenleri birbirine bağlayamıyorsam onları birbirine bağlayan gizli bir merkez vardır. Bu varsayım yabancılaşmayı ortadan kaldırmaz; fakat ona bir biçim verir.
Foucault’nun iktidarı yalnızca merkezi egemenlik olarak değil, kurumlar, bilgi biçimleri ve gündelik pratikler boyunca işleyen ilişkiler içinde düşünmesi de önemli bir karşılaştırma sunar. Komplo anlatısının yaptığı hareket bunun neredeyse tersidir: dağılmış iktidar ilişkilerini yeniden merkezileştirir ve onları bilen, planlayan, isteyen bir öznenin iradesine bağlar. Böylece iktidarın nasıl işlediğini araştırmak yerine, iktidarın arkasındaki kişiyi aramaya başlarız.
Bunun ilginç örneklerinden biri, “15 dakikalık şehir” fikri etrafında ortaya çıkan komplo anlatılarıdır. Temel şehircilik önerisi gündelik ihtiyaçların konuta daha yakın hale getirilmesine dayanırken, bazı çevrelerde bunun insanları belirli bölgelerden çıkmasını engelleyecek bir kontrol sistemi olduğuna ilişkin düşünceler gelişmiştir. Buradaki terslik dikkate değerdir: modern metropolün temel sorunlarından biri gündelik hayatın mekânsal olarak parçalanması, işe, okula, sağlık hizmetine veya temel ihtiyaçlara ulaşabilmek için uzun mesafelerin kat edilmesiyken, tam da bu parçalanmayı azaltmayı hedefleyen bir öneri, başka bir bağlamda mekânsal hapsolma tehdidi olarak okunabilmektedir. Mesele şehir planlamasının doğru veya yanlış olması değildir; ilginç olan, bir düzenleme önerisinin özne tarafından nasıl bütünlüklü bir kontrol iradesinin göstergesine dönüştürülebildiğidir.
“Kendi araştırmanı yap”
Bu anlatıların yalnızca dış dünyayı düzenlemediğini, özneye de yeni bir yer verdiğini görmek gerekir. “Kendi araştırmanı yap” sözü bu bakımdan önemlidir. İlk bakışta son derece makul bir çağrıdır; bilgi kaynaklarını sorgulamak, otoriteye körü körüne teslim olmamak ve iddiaları incelemek bilimsel düşüncenin kendisine de yabancı değildir. Fakat bu çağrı bazı topluluklarda başka bir anlam kazanabilir: araştırmanın sonucu önceden belirlenmiştir; resmî açıklamanın arkasındaki gizli gerçeği bulmak.
Böylece bilgi edinme süreci bir kimlik edinme sürecine dönüşür: artık görenler ve görmeyenler, uyananlar ve uyuyanlar, kandırılanlar ve kandırılamayanlar vardır. Althusser’in çağrılma kavramıyla düşünürsek, burada özneye belirli bir konum teklif edilmektedir: “Sen diğerleri gibi değilsin.” Bu çağrının gücü küçümsenmemelidir, çünkü özne yalnızca yeni bir açıklama değil, yeni bir topluluk da edinir; dünyanın geri kalanının göremediği şeyi görebilenlerden biri haline gelir.
Bu aşamadan sonra karşı kanıt yalnızca önermeyi değil, öznenin kendini yerleştirdiği konumu da tehdit eder. Düz Dünya iddiasına karşı Dünya’nın küreselliğini gösteren bir kanıt sunulduğunda tartışılan yalnızca astronomi değildir; “ben kandırılmayanlardanım” konumu da tartışmaya açılmış olur. Freudçu açıdan burada düşüncenin libidinal yatırımı önem kazanır: bir fikir, doğru kabul edilen bir önerme olmaktan çıkıp kişinin benlik imgesinin, toplumsal bağlarının ve kendi hikâyesinin parçası haline geldiğinde, ondan vazgeçmek yalnızca “yanılmışım” demek değildir; bazen kişinin kendini yeniden kurmasını gerektirir. Bu nedenle “daha fazla doğru bilgi verirsek sorun çözülür” yaklaşımı her durumda yeterli olmaz, çünkü sorun yalnızca bilgi eksikliği değildir.
Aşı karşıtlığı neden aynı değildir?
Burada önemli bir ayrımı korumak gerekir. Aşı karşıtlığı, düz Dünya, chemtrail veya HAARP anlatıları aynı olgu değildir; bunların tarihsel kökenleri, toplumsal etkileri ve maddi sonuçları birbirinden farklıdır. Özellikle sağlık alanında kurumlara duyulan güvensizliğin tarihsel nedenleri olabilir: ilaç şirketlerinin kâr amacıyla hareket etmesi bir komplo değildir, sağlık hizmetlerinin sınıfsal olarak eşitsiz dağılması bir hayal değildir, devletlerin veya tıp kurumlarının geçmişte etik dışı uygulamaları vardır, bilimsel kurumların hatasız olduğu da söylenemez.
Dolayısıyla kuruma yönelik kuşkuyla bilginin tümden reddini birbirinden ayırmak gerekir. Sorun “ilaç şirketlerine güvenmiyorum” cümlesinin kendisinde değildir; sorun, şirketlerin ekonomik çıkarlarına ilişkin haklı bir eleştirinin, aşının biyolojik etkisine ilişkin her türlü bilimsel bilginin otomatik olarak geçersiz sayılmasına dönüşebilmesidir. Burada yine aynı geçiş ortaya çıkar: karmaşık, çelişkili ve parçalı kurumların yerine yekpare bir irade geçirilir. Gerçek eleştiri kurumların içindeki çıkarları, çatışmaları, bilgi üretme biçimlerini ve maddi ilişkileri göstermeye çalışırken, komplo anlatısı çoğu zaman bütün bunları tek bir niyet altında birleştirir.
Bu ayrım önemlidir, çünkü aksi durumda komplo eleştirisi kolaylıkla kurum savunusuna dönüşebilir. Oysa amaç kurumların güvenilir olduğunu ilan etmek değil, onların da eksik, tarihsel ve çelişkili yapılar olduğunu kabul ederek bilgi ile kurumsal otoriteyi birbirinden ayırabilmektir.
Büyük Öteki’ne karşı çıkmak başka, onu büyütmek başka
Aşı karşıtlığından chemtrail’e, HAARP’tan düz Dünya’ya kadar uzanan bu anlatılar bu nedenle basit biçimde otorite karşıtlığı olarak okunamaz. Otoriteye gerçekten mesafe almak, onun eksikliğini kabul etmeyi gerektirir: devletin bilmediği şeyler olabilir, bilim açık sorular bırakabilir, uzman yanılabilir, piyasanın merkezi olmayabilir, tarih amaçsız sonuçlar üretebilir, doğa kimseye mesaj vermeyebilir, toplumsal yapı onu bütünüyle yöneten tek bir özne olmadan da insan hayatını belirleyebilir. Bunların tümü Büyük Öteki’nin eksikliğini kabul etmek anlamına gelir.
Komplo anlatısı ise çoğu zaman tam tersini yapar: eksikliği kapatır, her boşluğun arkasına bir fail yerleştirir, her rastlantıyı plana, her yapısal sonucu niyete, her belirsizliği gizlenmiş bilgiye dönüştürür. Böyle düşünüldüğünde “bizi ilaçlıyorlar”, “depremi yaptılar”, “Dünya’nın biçimini saklıyorlar” ya da “bizi mahallelere kapatacaklar” cümlelerinin ortak tarafı iddiaların tuhaflığı değildir; ortak taraf daha temeldir, dünyanın arkasında birilerinin bulunması gerektiği varsayımıdır.
Belki de modern özne için en zor ihtimal bunun tersidir: bazı şeylerin arkasında gerçekten kimse olmayabilir. Bu, her şeyin kendiliğinden olduğu ya da iktidarın bulunmadığı anlamına gelmez; tam tersine, iktidarı tek tek kötü kişilerin iradesinde aramak yerine toplumsal ilişkiler içinde aramayı gerektirir. Bir mahalleyi kim dönüştürdü? Bir kişi olmayabilir. Bir sağlık sistemini kim bu hale getirdi? Bir kişi olmayabilir. İş güvencesizliğini kim üretti? Tek bir şirket olmayabilir. Tam da burada politik düşünce komplodan ayrılır: komplo bir adres ister, yapısal çözümleme ise ilişkileri görmek zorundadır.
Bu açıdan asıl mesele Büyük Öteki’ni yok etmek de değildir; özne zaten dilin, kurumların ve toplumsal ilişkilerin dışında yaşayamaz. Mesele, Büyük Öteki’nin eksiksiz olmadığı bilgisiyle ne yapacağımızdır: her şeyi bilen bir merci olmadığı halde ortak bilgi üretilebilir mi, hiçbir kurum kusursuz olmadığı halde kamusal kurumlar denetlenebilir ve yeniden kurulabilir mi, tek bir fail bulunmadığı halde yapısal sorumluluk tarif edilebilir mi, yaşadığımız kentin, ekonominin ve kurumların ilişkilerini yeniden okunabilir hale getirebilir miyiz?
Belki de komplo anlatılarının bize yönelttiği asıl soru budur. Çünkü Büyük Öteki’nin eksikliğine verilecek tek cevap, daha büyük bir Büyük Öteki icat etmek değildir. Başka bir cevap da mümkündür: fail aramaktan ilişki okumaya, gizli plan aramaktan yapıyı çözmeye ve kendimizi dünyanın dışında gerçeği keşfetmiş ayrıcalıklı gözlemciler olarak konumlandırmak yerine, eksik bilgiyle birlikte hareket edebilecek toplumsal biçimler kurmaya geçmek. Bu daha az rahatlatıcıdır. Ama belki politik olan tam da burada başlar.
Sözlük
Büyük Öteki: Lacan’da dilin, yasanın ve simgesel düzenin özne açısından taşıdığı merci. Belirli bir kişi ya da kurumla özdeş değildir.
Büyük Öteki arzusu: Bu yazıda kullanılan kavramsal ifade. Çelişkili, eksik ve merkezi olmayan toplumsal dünyanın arkasında onu bilen ve yöneten bütünlüklü bir merci bulunduğu varsayımına duyulan ihtiyacı anlatır.
Çağrılma: Althusser’in ideoloji kuramında bireyin belirli bir özne konumunda kendisini tanımasını sağlayan süreç.
Yapısal nedensellik: Bir toplumsal sonucu tek bir failin niyeti yerine, birbirine bağlı ilişkilerin işleyişi içinde açıklama biçimi.
Yabancılaşma: Bu yazıda yalnızca kişinin kendisini yalnız veya ait değil hissetmesi değil; içinde yaşadığı ve kendisini etkileyen ilişkilerin üretim biçimlerini okuyamaması ve bu ilişkiler üzerindeki belirleme gücünün zayıflaması anlamında da kullanılmaktadır.
Fail Nerede?



