00.05 00 — Ön Okuma
Bir şeyin tarihi olduğunu söylemek, yalnızca onun eskiden beri var olduğunu söylemek değildir. Bir kurumun, bir alışkanlığın, bir kelimenin, bir mesleğin ya da bir toplumsal ilişkinin tarihi olması; onun bugünkü biçiminin kendiliğinden, değişmez ve zorunlu olmadığını kabul etmek demektir. Bugün bize doğal görünen bir şey geçmişte başka türlü olabilir, zaman içinde değişebilir ve gelecekte yeniden başka bir biçim alabilir.
Bunu görmek önemlidir, çünkü gündelik hayat içinde birçok şeyi sanki hep böyleymiş gibi yaşarız. Çalışma saatleri, okul düzeni, aile biçimleri, kentlerin kullanımı, mülkiyet ilişkileri, kadınlarla erkeklerden beklenen davranışlar, çocukluk fikri, boş zamanın nasıl geçirildiği veya bir işin “saygın” kabul edilmesi bize çoğu zaman doğal görünür. Oysa bunların büyük bölümü belirli dönemlerde, belirli koşullar altında ortaya çıkmış ve zaman içinde değişmiştir. Bir şeyin tarihini araştırmak, onun ilk kez ne zaman ortaya çıktığını bulmaktan çok, bugünkü biçimine nasıl geldiğini anlamaya çalışmaktır.
Örneğin sekiz saatlik çalışma gününü düşünelim. Bugün birçok insan için işgününün ölçüsü olarak kabul edilir. Bu nedenle sekiz saat çalışmak doğal, on iki saat çalışmak ise aşırı görünebilir. Fakat sekiz saatlik işgünü doğanın verdiği bir ölçü değildir. İşçilerin mücadeleleri, işverenlerin ihtiyaçları, devlet düzenlemeleri, üretim tekniklerindeki değişimler ve siyasal çatışmalar içinde ortaya çıkmış tarihsel bir düzenlemedir. Bu tarih unutulduğunda, elde edilmiş bir toplumsal sonuç kendiliğinden var olan bir kural gibi görünmeye başlar.
Tarihi görmek bu nedenle geçmişe merak duymaktan biraz farklıdır. Geçmişi bilmek bize olayların sırasını verebilir: şu tarihte şu oldu, ardından başka bir gelişme yaşandı. Tarihsel düşünme ise bu olayların hangi ilişkiler içinde ortaya çıktığını, neyi değiştirdiğini ve hangi olanakları kapatıp hangilerini açtığını sorar. Tarih yalnızca “önce ne vardı?” sorusuyla değil, “bu şey nasıl böyle oldu?” sorusuyla başlar.
Bir kentin tarihini de yalnızca eski binalar, savaşlar, yöneticiler ve önemli tarihler üzerinden düşünmeyiz. Limanın nasıl kullanıldığı, kimin nerede yaşadığı, hangi işlerin yapıldığı, toprağın kime ait olduğu, insanların hangi yolları kullandığı, hangi grupların kente geldiği veya kentten ayrıldığı da tarihin parçasıdır. Bugünkü bir mahalle, yalnızca binaların bir araya gelmesiyle oluşmamıştır; mülkiyet değişimleri, göçler, ekonomik faaliyetler, belediye kararları, ulaşım ağları ve insanların gündelik kullanımları içinde biçimlenmiştir. Bu nedenle bugünkü mekâna baktığımızda geçmiş bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Bazı eski ilişkiler biçim değiştirerek yaşamaya devam edebilir.
Bir şeyin tarihini bilmek, onun geçmişteki “gerçek” halini bulup bugünkü halini bozulma olarak görmek anlamına da gelmez. Geçmiş her zaman daha saf, daha doğal veya daha doğru değildir. Bir kurum değiştiğinde mutlaka özünden uzaklaşmış olmaz. Çünkü çoğu zaman aradığımız o değişmez öz zaten yoktur. Tarih bize tam tersini gösterebilir: Bir şey, farklı dönemlerde farklı insanlar tarafından farklı amaçlarla kullanılmış ve her değişimde yeniden kurulmuş olabilir.
Örneğin “aile” dediğimizde sanki bütün dönemlerde aynı şeyi anlatan tek bir yapıdan söz ediyormuşuz gibi düşünebiliriz. Oysa aile içinde kimlerin yaşadığı, ekonomik üretimin evle ilişkisi, miras düzeni, evlilik yaşı, çocuk sayısı, kadınların ve erkeklerin üstlendiği roller, boşanmanın hukuki ve toplumsal koşulları zaman içinde değişmiştir. Bu durumda “aile vardır” demek yanlış değildir; fakat tek başına çok az şey söyler. Hangi dönemin ailesinden, hangi sınıfın, hangi coğrafyanın ve hangi ekonomik koşulların içindeki aileden söz ettiğimiz önem kazanır.
Burada tarihsel düşünmenin başka bir yararı ortaya çıkar. Bir kavramın bugünkü anlamını geçmişe olduğu gibi taşımamızı engeller. Bugün kullandığımız “işçi”, “vatandaş”, “çocuk”, “ulus”, “özel hayat” veya “kamusal alan” gibi kelimeleri geçmişte yaşayan insanlar aynı biçimde anlamamış olabilir. Bugünkü kategorilerimizi geçmişe yerleştirdiğimizde, geçmişi açıklamak yerine onu bugünün diliyle yeniden düzenleme tehlikesi ortaya çıkar.
Aynı dikkat geçmişten bugüne doğru bakarken de gerekir. “Eskiden insanlar böyle düşünüyordu, şimdi ise böyle düşünüyor” demek çoğu zaman yeterli değildir. Düşüncelerin değişmesi yalnızca insanların fikir değiştirmesiyle gerçekleşmez. Ekonomik koşullar, üretim biçimleri, eğitim, hukuk, teknoloji, savaşlar, göçler, kurumlar ve gündelik yaşam da değişir. İnsanların dünyayı anlama biçimleri bu ilişkilerin dışında oluşmaz. Bu yüzden bir fikrin tarihini araştırırken yalnızca kitaplara değil, o fikrin ortaya çıktığı hayata da bakmak gerekir.
Fakat burada başka bir kolaycılığa düşmemek gerekir. Bir şeyin tarihi olduğunu söylemek, onun geçmiş tarafından bütünüyle belirlenmiş olduğu anlamına gelmez. “Böyle oldu, çünkü geçmişte bunlar yaşandı” cümlesi de tek başına açıklama değildir. Tarih bir olayın arkasına yerleştirdiğimiz uzun bir neden listesi değildir. Geçmiş, bugüne kadar kesintisiz uzanan tek bir yol da değildir. Bazı ihtimaller gerçekleşir, bazıları gerçekleşmez; çatışmalar çıkar, kararlar alınır, beklenmedik olaylar olur ve yön değişir.
Bu nedenle bugünden geçmişe baktığımızda yaşanmış olanı kaçınılmaz sanmamak önemlidir. Bir olay gerçekleşmiş olduğu için gerçekleşmek zorunda değildi. Bir seçim başka türlü yapılabilir, bir mücadele başka türlü sonuçlanabilir, bir kurum farklı biçimde kurulabilirdi. Tarihsel düşünme yalnızca “nasıl buraya geldik?” sorusunu değil, “başka hangi yollar mümkündü?” sorusunu da açık tutar.
Bu ayrım özellikle toplumsal konularda önemlidir. Bir eşitsizlik uzun zamandır devam ediyor olabilir. Onun eski olması, doğal olduğu anlamına gelmez. Bir kurum yüzlerce yıldır var olabilir. Bu, değişemeyeceğini göstermez. Bir davranış kuşaklar boyunca tekrarlanabilir. Bu da insanların doğasında bulunduğunu kanıtlamaz. Uzun süre devam etmek ile zorunlu olmak birbirinden farklı şeylerdir.
Tarihsel düşünmek böylece bugünü biraz yabancılaştırır. Her gün gördüğümüz bir şeyi ilk kez sorulabilir hale getirir. “Bu neden böyle?” sorusunun yanına “Ne zamandan beri böyle?”, “Daha önce nasıldı?”, “Hangi değişimler bunu mümkün kıldı?” ve “Kimler bu değişimden yararlandı ya da zarar gördü?” sorularını ekler. Bu sorular bize tek başına cevap vermez; fakat bugünün düzenini değişmez bir zemin olarak kabul etmemizi zorlaştırır.
İlerleyen derslerde sınıf, devlet, aile, kültür, mekân, özne, teknoloji ve başka birçok kavramla karşılaşacağız. Bunların hiçbirini yalnızca bugünkü biçimleriyle ele almak yeterli olmayacaktır. Çünkü kavramların gösterdiği ilişkiler de tarih içinde kurulmuş, değişmiş ve çatışmalar yaşamıştır. Bir şeyi anlamanın yollarından biri, onun nasıl ortaya çıktığını ve hangi dönüşümlerden geçtiğini görebilmektir.
Bu nedenle bir şeyin tarihi olduğunu söylediğimizde en azından şu üç soruyu açık tutabiliriz:
Bu şey her zaman bugünkü biçiminde miydi?
Hangi ilişkiler ve mücadeleler içinde bu hale geldi?
Bugünkü biçimi zorunlu değilse, başka türlü olması mümkün mü?
Tarih, geçmişi kapatan bir kayıt değil; bugünün neden böyle olduğunu ve neden başka türlü olabileceğini düşünmenin yollarından biridir.
Ayvalık Akademisi Ders Notları
Ön Okuma
- Kavram Nedir?
- Bir Şeyi Açıklamak ile Adlandırmak Arasındaki Fark
- Bir Soru Nasıl Kurulur?
- Nedenler Neden Tek Başına Yetmez?
- Bir Örnek Ne Kadar Şey Gösterir?
- Bireysel Olan ile Toplumsal Olan Nasıl Ayrılır?
- Bir Şeyin Tarihi Olması Ne Demektir?
- İlişki Nedir? Bir Nesneyi İlişkileri İçinde Düşünmek
- Çelişki Nedir?
- Yapı Nedir?
- Özne Nedir?
- İdeoloji Nedir?
- Söylem Nedir?
- Bağlam Nedir?
- Bir Metin Nasıl Okunur?
- Bir Kavramı Günlük Dile Çevirmek Neyi Kaybettirir?
- Aynı Olay Neden Farklı Kuramlarda Farklı Görünür?



