“Özne” kelimesini ilk duyduğumuzda aklımıza genellikle insan gelir. Bir işi yapan, karar veren, konuşan ve düşünen kişi. “Ayşe kapıyı açtı” cümlesinde kapıyı açan Ayşe’dir; dilbilgisinde cümlenin öznesi de odur. Toplumsal düşüncede kullandığımız özne kavramı bu anlamdan bütünüyle kopuk değildir, fakat biraz daha geniştir. Burada yalnızca “bir şeyi kim yaptı?” diye sormayız. Bir insanın kendisini nasıl gördüğünü, hangi konumdan konuştuğunu, neleri yapabildiğini ve içinde bulunduğu ilişkilerin onu nasıl biçimlendirdiğini de düşünmeye başlarız.
Bir çocuk düşünelim. Evde kendisine adıyla seslenilebilir; aynı zamanda “oğlum”, “kızım”, “abla”, “kardeş” gibi başka adlarla da çağrılır. Okula gittiğinde “öğrenci” olur. Futbol takımında oyuncu, hastanede hasta, otobüste yolcu olabilir. Aynı insan vardır ama bulunduğu ilişkiler içinde farklı konumlara girer. Bu konumların her biri ondan farklı davranışlar bekler. Öğrencinin öğretmeninden, çocuğun ebeveyninden, hastanın doktordan beklediği şeylerle kendilerinden beklenenler aynı değildir. Özne kavramı, insanın bu ilişkiler içinde nasıl bir yer edindiğini düşünmemize yardım eder.
Bu nedenle kişi ile özne tamamen aynı şey değildir. “Kişi” dediğimizde çoğu zaman karşımızdaki insanın kendisini düşünürüz. “Özne” dediğimizde ise aynı insanın belirli bir ilişki, dil, kurum veya durum içindeki konumuna bakmaya başlarız. Bir insanın öğrenci olması onun bütün varlığını anlatmaz. Fakat sınıfa girdiğinde, sınava girdiğinde veya öğretmenle konuştuğunda öğrenci konumunun bazı sonuçları vardır. Ne yapabileceği, neyin kendisinden beklendiği ve davranışlarının nasıl değerlendirileceği bu ilişki içinde değişir.
Bir okulun ilk günü bunu kolayca gösterebilir. Çocuk daha önce evinde istediği zaman konuşabilir, ayağa kalkabilir veya odadan çıkabilir. Sınıfa girdiğinde bazı yeni kurallarla karşılaşır. Ders başladığında oturması, söz istemesi, belirli saatlerde teneffüse çıkması, ödev yapması ve sınava girmesi beklenir. Bir süre sonra bunların çoğu ona ayrıca hatırlatılmadan yapılmaya başlanabilir. Çocuk hâlâ aynı çocuktur; fakat artık kendisini “öğrenci” olarak da yaşamaktadır.
Burada yalnızca dışarıdan uygulanan bir baskı yoktur. Öğrenci zamanla kendi davranışlarını da bu konuma göre düzenleyebilir. “Yarın sınavım var, çalışmalıyım” der. Kimse o anda başında durmasa bile sınavı, notu ve öğrencilik konumunu hesaba katar. Özne kavramının önemli taraflarından biri burada ortaya çıkar: İnsanlar yalnızca başkalarının kendilerine söylediklerine cevap vermez; içinde bulundukları ilişkileri kendi davranışlarının bir parçası haline de getirebilirler.
Fakat buradan “insanlar çevrelerinin istediği şeyi yapan kuklalardır” sonucu çıkmaz. Aynı sınıftaki öğrencilerin hepsi aynı değildir. Biri ders çalışır, biri çalışmaz; biri öğretmenle tartışır, biri sessiz kalır; biri okuldan hoşlanır, diğeri nefret eder. Aynı kurallar içinde farklı davranışlar mümkündür. Özne olmak, hiçbir seçeneğimizin bulunmaması anlamına gelmez. Tam tersine seçim yapan, cevap veren, kabul eden, reddeden veya başka bir yol deneyen yine insandır. Fakat bu seçimlerin hiçbirinin bütünüyle boş bir alanda yapılmadığını da unutmamak gerekir.
Bir işyerinde durum daha belirgin hale gelir. Bir insan işe başladığında yalnızca adını ve kişiliğini işyerine getirmez; aynı zamanda “çalışan” haline gelir. Mesai saatleri, ücret, görev tanımı, yöneticiyle ilişkisi ve işyerinin kuralları onun hareket ettiği alanın bir bölümünü oluşturur. İşverenle konuşurken arkadaşına konuştuğu gibi konuşmayabilir. Bir işi yapmak istemediğinde bile işini kaybetme ihtimalini düşünür. Bunlar kişinin düşünme yeteneğini ortadan kaldırmaz; fakat hangi seçeneklerin kolay, zor veya riskli olduğunu etkiler.
Aynı insan akşam eve döndüğünde başka ilişkilerin içine girer. Birinin ebeveyni, eşi, komşusu veya arkadaşı olabilir. Sabah işyerinde sessiz kalan bir insan, evde son derece konuşkan olabilir. Bu durumda “Hangisi gerçek kişi?” diye sormak cazip gelebilir. Fakat belki de sorun sorudadır. İnsanların tek bir ortamdan bağımsız, hiçbir ilişki tarafından etkilenmeyen saf bir hali olmak zorunda değildir. Farklı ilişkiler, aynı kişinin farklı yönlerini ortaya çıkarabilir.
Özne bu yüzden yalnızca “rol” de değildir. Bir tiyatro oyuncusu rolünü çıkarıp sahneden iner. Toplumsal hayattaki konumlarımız ise çoğu zaman hayatımızın daha derin parçalarına dönüşür. Bir insan yıllarca öğretmenlik yaptıysa kendisini yalnızca çalışma saatlerinde öğretmen olarak görmeyebilir. Bir anne, çocuğu yanında olmadığı zaman da annedir. Bir insan vatandaşlık, sınıf, cinsiyet, aile veya meslek gibi ilişkilerle uzun süre yaşadığında bunlar kendisini nasıl düşündüğünün parçalarından biri olabilir.
Dil burada özellikle önemlidir. İnsan kendisini anlatırken hazır bulduğu kelimeleri kullanır: “Ben öğrenciyim”, “Ben babayım”, “Ben işçiyim”, “Ben başarılıyım”, “Ben başarısızım”, “Ben normalim”, “Ben böyle bir insanım.” Bu kelimelerin hepsini kendimiz üretmiş olmayız. Onları daha önce başkalarından duymuşuzdur. Bununla birlikte bu kelimeleri kullanarak kendimiz hakkında konuşuruz. Özne, yalnızca dış dünyanın bize verdiği bir isim değildir; bizim de kendimizi o isimler üzerinden tanımaya başladığımız bir yerde oluşabilir.
Bir çocuğa uzun süre “utangaç” dendiğini düşünelim. Başlangıçta bu yalnızca yetişkinlerin yaptığı bir tarif olabilir. Zamanla çocuk “Ben zaten utangacım” demeye başlayabilir. Kelime artık yalnızca dışarıdan yapılan bir tanımlama değildir; çocuğun kendisini açıklama biçimlerinden biri haline gelmiştir. Bu, çocuğun ömür boyu utangaç kalacağı anlamına gelmez. Fakat bir adlandırmanın insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye nasıl girebildiğini gösterir.
Aynı şey daha büyük kurumlarda da görülebilir. Devlet bize vatandaş, okul öğrenci, banka müşteri veya borçlu, sosyal medya platformu kullanıcı diyebilir. Bunların her biri belirli haklar, görevler, beklentiler ve davranış biçimleriyle birlikte gelir. “Kullanıcı” kelimesi ilk bakışta çok basittir; fakat platformun bizi nasıl gördüğünü de anlatır. Biz kendimizi arkadaşlarımızla konuşan, fotoğraf paylaşan veya bir şey araştıran insanlar olarak görebiliriz. Sistem ise bizi tıklamalar, tercihler ve davranış örüntüleri üzerinden bir kullanıcı olarak sınıflandırabilir. Aynı insan, farklı ilişkiler içinde farklı biçimlerde tanınır.
Burada öznenin yalnızca dışarıdan belirlenen bir konum olmadığını yeniden hatırlamak gerekir. İnsan kendisine verilen isimleri kabul etmeyebilir. Bu itiraz da ilişkilerin dışında duran saf ve önceden kurulmuş bir ben’den gelmez. “Ben başarısız değilim”, “Beni yalnızca müşteriniz olarak görmeyin”, “Benim adıma böyle konuşamazsınız” diyebilir. Hatta özne olmanın önemli taraflarından biri, içinde bulunduğumuz konumlarla aramızda her zaman tam bir uyum bulunmamasıdır. İnsan kendisinden bekleneni bilir ama yapmak istemeyebilir; kendisine verilen adı anlayabilir ama kendisini o adla tanımayabilir.
Bu nedenle “özne nedir?” sorusuna “toplumun ürettiği insandır” diye cevap vermek de fazla kolay olur. Böyle bir cevap bireyin hareketini, itirazını ve beklenmedik davranışlarını kaybeder. Tersine “özne tamamen kendi kararlarını veren bağımsız insandır” demek de ilişkileri görünmez kılar. Özne kavramı tam olarak bu iki kolay cevabın arasındaki sorunu düşünmemize yarar: İnsan hareket eder, fakat zaten kurulmuş ilişkilerin içinde hareket eder; bu ilişkiler tarafından biçimlenir, fakat onlarla hiçbir zaman bütünüyle aynı şey haline gelmez.
İlerleyen derslerde bu kavramın farklı anlamlarıyla karşılaşacağız. Marx insanı üretim ve sınıf ilişkileri içinde düşünmemize yardım edecek; Althusser kurumların insanları belirli özne konumlarına nasıl çağırdığını tartışacak; Freud insanın kendi zihninin bile bütünüyle hâkimi olup olmadığını sorgulayacak; Lacan ise konuşan kişinin, kullandığı dil içinde neden kendisiyle hiçbir zaman tam olarak örtüşmediğini gösterecek. Bu düşünürlerin “özne” konusunda aynı şeyi söylediklerini varsaymayacağız. Şimdilik onların sorularını anlayabilmek için daha basit bir zemine ihtiyacımız var.
Bu zeminde özneyi şöyle düşünebiliriz: İnsan yalnızca dünyanın karşısında duran ve istediğini yapan bağımsız bir “ben” değildir. Aynı zamanda aile, okul, iş, dil, kurumlar ve başka insanlarla ilişkileri içinde kendisini kuran, bu ilişkilerden etkilenen ve onlara cevap veren bir varlıktır.
Bir insanla karşılaştığımızda bu nedenle yalnızca “Bu kişi nasıl biri?” diye sormak yerine birkaç soru daha sorabiliriz:
Bu kişi burada hangi konumda bulunuyor?
Bu konum ondan ne bekliyor ve ona hangi olanakları veriyor?
Kendisine verilen bu konumla kendisi arasında tam bir uyum var mı?
Özne sorusu, insanı ortadan kaldırmak için değil; “ben” dediğimiz şeyin nasıl oluştuğunu biraz daha dikkatli görebilmek için sorulur.
Ayvalık Akademisi Ders Notları
Ön Okuma
- Kavram Nedir?
- Bir Şeyi Açıklamak ile Adlandırmak Arasındaki Fark
- Bir Soru Nasıl Kurulur?
- Nedenler Neden Tek Başına Yetmez?
- Bir Örnek Ne Kadar Şey Gösterir?
- Bireysel Olan ile Toplumsal Olan Nasıl Ayrılır?
- Bir Şeyin Tarihi Olması Ne Demektir?
- İlişki Nedir? Bir Nesneyi İlişkileri İçinde Düşünmek
- Çelişki Nedir?
- Yapı Nedir?
- Özne Nedir?
- İdeoloji Nedir?
- Söylem Nedir?
- Bağlam Nedir?
- Bir Metin Nasıl Okunur?
- Bir Kavramı Günlük Dile Çevirmek Neyi Kaybettirir?
- Aynı Olay Neden Farklı Kuramlarda Farklı Görünür?



