00.04 00 — Ön Okuma
Bir davranışın kime ait olduğunu söylemek kolaydır. Bir insan karar verir, konuşur, öfkelenir, çalışır, alışveriş yapar, evlenir, oy verir, bir yere taşınır ya da bir işten ayrılır. Bütün bunlar bireylerin yaptığı şeylerdir. Fakat bir davranışın birey tarafından yapılması, onun yalnızca bireysel olduğu anlamına gelmez.
Bir insan işinden ayrıldığında karar ona aittir. Ama bu kararın hangi koşullarda verildiği yalnızca onun kişiliğiyle açıklanmayabilir. Ücretin düşüklüğü, başka işlerin bulunup bulunmaması, çalışma saatleri, aile içindeki sorumluluklar, borçlar, işyerindeki ilişkiler ve yaşadığı yerdeki ekonomik koşullar kararın çevresini oluşturur. Birey karar verir; fakat karar boşlukta verilmez.
Toplumsal olanı anlamanın en basit yollarından biri burada başlar. Toplumsal olan, bireyin dışında duran ve onu uzaktan yöneten büyük bir güç değildir. İnsanların birbirleriyle kurduğu ilişkiler, içinde yaşadıkları kurumlar, alışkanlıklar, kurallar, ekonomik koşullar ve geçmişten devraldıkları düzenler içinde ortaya çıkar. Bu nedenle bireysel olan ile toplumsal olanı iki ayrı kutu gibi düşünmek çoğu zaman yanıltıcıdır.
Örneğin bir insan pahalı bir telefon satın alabilir. İlk bakışta bu bütünüyle kişisel bir tercihtir. Rengi, modeli, bütçesi ve zevki kişiden kişiye değişir. Fakat aynı anda milyonlarca insanın benzer ürünleri istemesi, belirli markaların prestij taşıması, teknolojik ürünlerin kısa sürede eskimiş kabul edilmesi ve telefonun gündelik yaşamın birçok alanında zorunlu hale gelmesi yalnızca tek tek kişilerin zevkleriyle açıklanamaz. Kişisel tercih gerçektir; fakat tercihlerin oluştuğu alan da toplumsaldır.
Burada sık yapılan iki hata vardır. Birincisi, her şeyi bireyin özellikleriyle açıklamaktır. Bir insan yoksulsa yeterince çalışmadığı, başarısızsa yeteneksiz olduğu, yalnızsa iletişim kuramadığı, borçluysa parasını yönetemediği söylenebilir. Bu açıklamalar bazı durumlarda bir şeyler gösterebilir. Fakat ücret düzeyini, işsizliği, eğitim olanaklarını, konut fiyatlarını, aile ilişkilerini veya insanların erişebildiği kaynakları hesaba katmadığında bireyin çevresindeki koşullar görünmez hale gelir.
İkinci hata ise bunun tersidir: bireyi bütünüyle toplumsal koşulların ürünü saymak. Bu durumda insanların farklı kararları, dirençleri, hataları, yaratıcılıkları ve beklenmedik davranışları açıklanamaz hale gelir. Aynı ailede büyüyen iki insan aynı hayatı yaşamaz. Aynı işyerinde çalışan herkes aynı davranışı göstermez. Aynı ekonomik koşullar içinde yaşayan insanlar aynı siyasi görüşe sahip olmaz. Toplumsal koşullar insanların hareket alanını biçimlendirir; fakat her hareketi önceden belirleyen bir makine gibi çalışmaz.
Bu nedenle “Bu bireysel mi, toplumsal mı?” sorusu bazen yanlış kurulmuş olabilir. Daha yararlı soru şudur: Bu davranışın hangi kısmı kişinin kendine özgü deneyimiyle, hangi kısmı başkalarıyla kurduğu ilişkiler ve içinde bulunduğu koşullarla bağlantılıdır? Bu iki tarafı birbirinden tamamen ayırmak her zaman mümkün değildir. Zaten çoğu zaman mesele de onları ayırmak değil, aralarındaki ilişkiyi görebilmektir.
Bir öğrencinin sınavdaki başarısını düşünelim. Öğrencinin ne kadar çalıştığı önemlidir. Fakat aldığı eğitim, evdeki çalışma ortamı, ailesinin ekonomik durumu, okulun niteliği, öğretmenin yaklaşımı, sınavın neyi ölçtüğü ve öğrencinin sağlık durumu da önemlidir. Bunlardan yalnızca birini seçip diğerlerini yok saymak açıklamayı daraltır. Öğrencinin başarısı ne yalnızca onun iradesidir ne de yalnızca sistemin sonucudur. Bireysel çaba ile toplumsal koşullar aynı olayın içinde birlikte bulunabilir.
Toplumsal olanı görmek, bireyin sorumluluğunu ortadan kaldırmak anlamına da gelmez. Bir insanın davranışının hangi koşullarda ortaya çıktığını anlamaya çalışmak ile yaptığı her şeyi koşullara bağlayarak açıklamak farklı şeylerdir. Bir davranışın nedenlerini araştırabilir ve yine de kişinin yaptığı seçimin sonuçlarını tartışabiliriz. Açıklamak, otomatik olarak haklı çıkarmak değildir.
Aynı biçimde bireysel deneyimi önemsemek de toplumsal ilişkileri reddetmek değildir. İnsanlar toplumsal dünyayı yalnızca dışarıdan gözlemlemez; onu yaşarlar. İşsizlik bir ekonomik gösterge olabilir, fakat işsiz kalan kişi için aynı zamanda sabah kalktığında yapacak bir işi olmaması, gelir kaybı, aile içindeki ilişkilerin değişmesi ve gelecek kaygısıdır. Toplumsal bir süreç, bireyin hayatında somut bir deneyim olarak ortaya çıkar.
Bu yüzden ilerleyen derslerde “birey” ile “toplum” arasında sürekli gidip geleceğiz. Marx’ta insanların üretim ilişkileri içindeki konumlarına, Freud ve Lacan’da öznenin kendi içindeki çatışmalara, Gramsci ve Althusser’de kurumların ve ideolojinin insanlarla kurduğu ilişkilere bakacağız. Fakat bunları birbirinin yerine koymamaya çalışacağız. Ekonomik bir ilişki psikolojik olanı gereksiz hale getirmez; psikolojik bir açıklama da toplumsal koşulları ortadan kaldırmaz.
Bireysel olan ile toplumsal olan arasındaki sınır bu nedenle sabit bir çizgi değildir. İnsanların en kişisel görünen deneyimlerinde bile başkalarıyla kurdukları ilişkilerin izleri bulunabilir; en büyük toplumsal yapılarsa ancak insanların gündelik davranışları içinde yaşamaya devam eder.
Bir olaya baktığımızda şu iki soruyu birlikte sormak yararlı olabilir:
Burada kişinin kendine özgü deneyimi ve seçimi nedir?
Bu seçim hangi ilişkiler, koşullar ve kurumlar içinde mümkün hale gelmiştir?
Bu iki sorudan birini kaybetmeden düşünmeye başladığımızda, bireysel olan ile toplumsal olan arasındaki ilişki de daha görünür hale gelir.
Ayvalık Akademisi Ders Notları
Ön Okuma
- Kavram Nedir?
- Bir Şeyi Açıklamak ile Adlandırmak Arasındaki Fark
- Bir Soru Nasıl Kurulur?
- Nedenler Neden Tek Başına Yetmez?
- Bir Örnek Ne Kadar Şey Gösterir?
- Bireysel Olan ile Toplumsal Olan Nasıl Ayrılır?
- Bir Şeyin Tarihi Olması Ne Demektir?
- İlişki Nedir? Bir Nesneyi İlişkileri İçinde Düşünmek
- Çelişki Nedir?
- Yapı Nedir?
- Özne Nedir?
- İdeoloji Nedir?
- Söylem Nedir?
- Bağlam Nedir?
- Bir Metin Nasıl Okunur?
- Bir Kavramı Günlük Dile Çevirmek Neyi Kaybettirir?
- Aynı Olay Neden Farklı Kuramlarda Farklı Görünür?



